Yerli ve milli motor: Hamaset

Ortada elinde hamasetten başka motoru kalmamış bir iktidar var. Emperyalizmin suflelerine yaradılıştan muhtaç olanlar yıllardır bir “millilik”, “yerlilik” oyunu sahnelemekteler. Fakat toplumdaki kitlesel ve “klasik” odağını/ mecmuasını aşan memnuniyetsizlik gözle görülür, elle tutulur. İktidarla tam kopuşmaya cesareti olmayan muhalefet, her “milli” gündemde iktidar vagonlarına atlasa da, bu böyle.

 

Yoksulluk, yolsuzluk, adaletsizlik, burjuva hukukunun kendi içinde dahi itibarsızlaşması, açlık sınırı altındaki milyonlar, siyaset ve örgütlenme haklarının durmadan budanması, korkunun hegemonisi, cehaletin tahakkümü, boş vermişlik/ umutsuzluk salgını, lüks, şatafat ve yeni zenginler, eski ve yeni zenginlerin savaş ekonomisi, tek adamın ağzına bakan yedi yüz bilmem kaç binlik koca coğrafya… Konuşulması, tartışılması, üzerine gidilmesi gereken bunca şey varken, iktidar, elindeki – tüm hayata egemen olan – erkin acı gücüyle kendi sunî gündemlerini konuşturmayı beceriyor.

Süreklileşen kabus, normalleşti, vasatımız oldu. Sıkıştığımız fanusları kıramamak bir yana, kırmayı da düşünmüyoruz, hayal edemiyoruz artık. O fanuslarda görece izole, nispeten rahat, kurtarılmış bir hayat kâfi. Eskiden mahallelerimiz vardı, şimdi fanuslarımız. Mahalleler işgal edildi, fanuslar da tehdit altında.

İdeoloji itibarsızlaştırıldı, doğruyu söylemek köyden kovulma sebebi hâline geldi, “muhalefet etmek”, iktidara benzemek, onun düşünü kurduğu toplumsal formasyonu ürkütmemek diye kodlandı. Hemen herkes bunu yedi. Yemeyenler de ya birbirlerini yemekle ya da zokayı yutmaya/ yutturmaya hazırlanmakla meşgul.

Kimlik siyasetine kimlik siyasetiyle mukabele etme vasatı var bir de. Doğru, bu siyaseten, fiziken bir sürdürülebilirlik imkânı yaratabilir. Fakat sosyoloji haritasında onlar çoğunluk olduklarına göre, onlar iktidar, siz muhalefet olmayı sürdürürsünüz. “Haydi biz de onlara öykünelim” derseniz de, hem aslı varken imitasyona teveccüh gösterme ihtimali düşük ve genişleme olanağı için güvenilmezdir, hem de taklitler aslını yaşatır.

Ortada elinde hamasetten başka motoru kalmamış bir iktidar var. Emperyalizmin suflelerine yaradılıştan muhtaç olanlar yıllardır bir “millilik”, “yerlilik” oyunu sahnelemekteler. Fakat toplumdaki kitlesel ve “klasik” odağını/ mecmuasını aşan memnuniyetsizlik gözle görülür, elle tutulur. İktidarla tam kopuşmaya cesareti olmayan muhalefet, her “milli” gündemde iktidar vagonlarına atlasa da, bu böyle.

Burjuva muhalefetinin de genleri böyledir. İktidarla hem küfürleşir, hem şakalaşırlar. “Aynı gemi”de kendilerine öyle veya böyle bir yer bulanlar, gemiden atılma riskiyle karşılaşmadan kaptan kamarasını işgale meyledemezler. Atılırken de cüret edip edemeyecekleri meçhuldür gerçi, zira onlara da bir “sufle” gerekebilir.

AKP’yi hiçbir şey, fabrikalardan, işyerlerinden öfkeyle ve sloganlarla çıkan işçiler, emekçiler kadar korkutamaz.

Açık ki şu an Türkiye’de görece diri olan tek küme kadın dinamiğidir. Ancak bu dinamiğin de en azından şimdilik süreklileşemedeği, farklı kümeleri de tetikleyerek öncüleşemediği ve bir iç bütünlüğe/ tutarlılığa sahip olmadığı tartışmadan vareste. Yine de Kürt dinamiğinin dahi sustuğu bir düzlemde, bir itiraz sesinin var olabilmesi tek başına değerlidir.

Suriye’deki iflasıyla yetinmeyip, Libya’da kaybetmeye daha başından mahkum olduğu yeni bir oyuna girişen, “çılgın” Kanal İstanbul projesiyle bir yandan da sanki daha kolay yutulabilir bir “Gezi”yi kışkırtmaya hevesli, dışarıdan gelen ve önü, arkası pek düşünülmemiş gibi duran “yerli araba” kartıyla yeniden genişleme ve konsolidasyon muradındaki – sahi birkaç sene önce prototipi gösterilen yerli oto ne oldu?- AKP’nin hiç olmadığı kadar zayıf bir durumda olduğu aşikârdır.

Hâlihazırda görece zayıf, özgüvensiz olmalarını, dezavantajlı olduklarına, buradan çıkamayacaklarına yormaksa yanıltacaktır. Oyunu onların yazdığı gibi oynamaya devam edilirse, bir karşı oyun kurulmazsa bir şekilde yine onlar kazanırlar. En fazla belki bazı tavizler koparılabilir, muhatabın akabinde toparlanabilmesi mümkün bazı darbeler indirilebilir.

İktidarın millilikle, dinilikle cilalanan, gürbüz görünen hamasetten başka bir motoru, silahı kalmadığını da söyledik. Üstelik bu motoru çalıştırabilen, o silahı patlatabilen tek bir kişiye sahipler: Tayyip Erdoğan. Liberalleri ve sol liberalleri yanlarına alabildikleri dönem hariç zaten oldukça sönük oldukları entelektüel/ kültürel alanda iyice ayağa düştükleri ortada. Televizyondaki tartışmalardan da izleyebiliyoruz bunu, karşılarında sert bir muhalefet, hatta kimi zaman hiçbir muhalefet olmamasına karşın sadece bağırıp çağıran, hakaret eden, küçümseyen ama iki lafı da bir araya getiremeyen abuk sabuk adamlar.

Öyle bir tükenme hâli ki, o büyük, ahtapot medyalarını kendi tabanları bile takip etmiyor. Öyle bir tükenme ki, İslamî hareketin aslında biraz meraklı olduğu entel damarını tamamen sökmüş, silmiş, tasfiye etmiş. Ranttan başka hiçbir şeyi göz görmüyor.

Medyaları kendi tabanlarında da alay konusu, adaletlerine güvenen bir tane Allah kulu kalmamış, eğitim karneleri herkese göre fecaat, sağlık sistemleri ve ekonomik politikaları yavaş yavaş herkesin tepkisini çekmeye başladı, dış siyasette milliyetçilikle, “fetih” nostaljisi, romantizmiyle biraz idare etseler de yoğun bir memnuniyetsizlik geri dönüşü de alıyorlar. Partideki ranttan, parti çevrelerindeki lüks ve şatafat sarhoşluğunun sebep olduğu kızgınlık zaten ayyuka çıkmış (“Reis”inki hariç).

Dindar nesil” yaratacaklardı, onu da beceremediler. İnsanlar dinden ya soğudular (ki tek olumlu “icraat”larıdır*), ya da dini kendilerine bir örtü, bir anahtar, bir şov enstrümanı bellediler.

İktidarın elinde kala kala bir Tayyip Erdoğan “karizma”sı, bir alnı secdeye değme “avantaj”ı, bir de MHP “sigorta”sı kalmış. Tek parti döneminden sonra ilk kez bir siyasi kliğin devlete, en azından onun görünen yapısına tümüyle hakim olması da ciddi bir mecal istinadı, mühim bir “ecel geciktirici” faktör elbet.

Hamasete, gerçeğin güçlü kollarıyla, gerçeğin sesini cesaretle örgütleyecek bir siyasi hamleyle karşılık verilemediği sürece de bu yalan, inkar, riya sefahatının ömrü de uzadıkça uzayacaktır. Ama yalpalar, ama güçlenir fakat sürer. Cehaletin tahakkümü toplumun her hücresinde kesifleştikçe, yozlaşma virüsü tüm bedene ilerledikçe, müdahale gecikip, umutsuzluk kendini örgütledikçe sağaltma olasılığı daha da düşecektir.

İsmail Güney Yılmaz

(*) Elimi vicdanıma koyarak söylüyorum, AKP’nin yaptığı iyi bir şey yok. Hayır, ideolojimizi bir kenara koyarak da konuşamayız. “İdeolojiyi bir kenara koymak”, AKP’nin ideolojik aygıtının talebidir.