Yaşadığımız günler: Bir distopya fragmanı

Biz, ya bu distopyada tecessüd edecek cehennemi göğün altında sırtımızda kırbaç şaklamalarıyla anlamsız bir varlığın sürdürücüsü olacağız; ya da buradan bir ütopyaya doğru savaştan bir çizgi çekeceğiz.

Hepimiz intikamını almak istediğimiz gizli bir yara uğruna savaşıyoruz.

Italo Calvino, Örümceklerin Yuvalandığı Patika

Sultanahmet Katliamı’nda yaşamını yitiren canların anısına…

Kendilerine açık destek vermeyen herkesi öldürmek istiyorlar.

Geçtiğimiz hafta Beyaz Şov’da canlı yayına bağlanan Ayşe Çelik’in “çocuklar öldürülmesin” feveranından sonra yaşananların, adım adım içine sokulduğumuz kapkaranlığın (zaten karanlıktı) en somut sinyali olduğu söylenebilir.

20 yıldır Türkiye’nin en büyük medyasında program yapan, renksiz, tatsız bir şovmenin terör destekçisi ilan edildiği; ilgili kanal ve şovmenin yayınlarında, çocukların öldürülmemesi istendiği için özür dilemek zorunda kaldığı bir kabus (*).

Yetmezmiş gibi, özür dileyen “polis çocuğu” Beyaz’ın bedel ödemesi ve üstüne Ayşe öğretmeni alkışlayan izleyiciler için de gereğinin yapılması isteniyor (**). Zaten AKP’nin cevval savcıları bir gram uyku uyumadan harekete geçip, Beyaz’a terör örgütü propogandasından soruşturma açtılar bile.

“Beyaz’a terör soruşturması açıldı”… Kulakta nasıl tınlıyor? Eminim ki 40 yıl düşünseniz böyle bir cümle duyacağınız aklınıza gelmezdi. Hem de Zaytung haberi filan değil, ciddi ciddi.

Halbuki Ayşe öğretmenin söyledikleri o kadar normaldi ki, vakanın vuku bulduğu anda ne Beyaz; ne de izleyicilerden en ufak bir tepki geldi. Beyaz Şov’a izleyici olarak giden kitlenin bir tür Türkiye ortalaması olduğunu göz önünde tutarsak orada bir reaksiyon gelişmemiş olması kuşkusuz önemli bir veridir.

Tersine önemli bir kalabalık Ayşe öğretmenin sözlerine alkışlarla destek verdi. Konuşmanın sonunda da Beyaz seyirciyi alkışa davet etti. Zira o bir şovmen, o biiiirr sadece “polis çocuğu” değil bir “televizyon çocuğu” da. Alkışı duyunca “iyi bir şey oldu”ya kilitlenen ezberler ve güdülerle kodlanmış zihin, sıkıyı görünce de “ihanet”i gösterdi. Bu kadar.

Beyaz’la ilgili çok söz söylemeye gerek yok. Burada açık olan Beyaz üzerinden tüm topluma bir hiza mesajı verildiği. Çocukların kim tarafından öldürüldüğünün adresinin bile verilmediği vicdani bir konuşmadan fail olarak kendini alan devlet, burada hiddetini hem mevzuyu tartıştırmamak; hem de toplumu kendi safında mobilize etmek için araçsallaştırdı.

Bu araç, şimdi çeşitli yollarla bileylenip keskin bir bıçak haline getiriliyor. Kutuplaşma siyaseti üzerinden var olan ve yükselen AKP, sağı avucunun içinde konsolide etmek için her fırsatı hiçbir ayar, sınır gözetmeden şehvetle kullanıyor.

Sultanahmet’teki kanlı saldırıdan sonra ekranlara çıkan Erdoğan’ın, saldırıya kısaca değinip, konuşmanın geri kalanını “barış” için imza veren akademisyenleri tahkire ayırması -intihar eylemcileri akademisyenler olmadığına göre- devleti asıl enterese edenin ne olduğunu ortaya koyuyor.

Zaten IŞİD’in, gerici örgütlerin her saldırısından sonra vaziyet bu şekildedir.

İnsanlar mı ölmüş, sağ kalanların acısı mı var… Ne gam, mühim olan oligarkların ali menfaatleri ve hesapları. Öyle ki küçücük bir keder taklidine dahi aşina değiller.

Bu dört başı mamur distopik evrenin insanı en fazla çıldırtan noktasıysa, Yeni Türkiye’nin “kanaat önderi” olarak yeniden ortaya çıkan Sedat Peker adlı vasıfsızın, barış bildirisine imza atan akademisyenlerin kanından duş alma fantezilerini açıklaması oldu. Bu, kan dökmekle kafayı bozmuş ve uzayda yer kaplamaktan başka hiçbir özelliği olmayan kütlenin ilk beyanı da değil…

Bu arada, bizim “mafya bozuntusu” deyip hiçe saydığımız Sedat Peker’in saçma sapan sözlerini ve katıldığı düğünleri filan paylaştığı sayfasını beğenen insan sayısınınsa 1.430.283 olduğunu da belirtelim… Ülkenin hal-i pür melali…

Topyekun saldırı/topyekun direniş

7 Haziran seçimleri ve Suruç Katliamı’ndan sonra startı verilen muhalefeti ezme operasyonunun ağırlığı şu sıra Kürdistan’da direniş hareketini tasfiye etmekte olsa da, bunun alabildiğine genişliyor olduğu ve genişleyeceği net. Bu genişlemeden kastımız salt sol/demokrat muhalefet değil. Türkiye, yeni ve kapsamlı bir siyasî dönüşüm hamlesine sahne olmaya hazırlanıyor.

’99-2002 sürecinin daha ağır ve sarsıcı bir benzeri yaşanacaktır.

Kürdistan’daki savaşın daha da büyütülmesi, bu savaşın kopyalarının devrimci mahallelere de uygulanması mümkün.

Küçükarmutlu’da devrimcilerle polis arasında günlerdir -şu sıra daha çok “sinir harbi” biçiminde olsa da- süren çatışmalar, gelecek büyük saldırının habercisi olarak görülmeli. Zaten Kürdistan dışındaki “mimli” mahallelere kalekol yapımından, özel harekat güçleri yerleştirmeye kadar pek çok adım gündemde.

Öte yandan legal Kürt hareketinin tamamen “itibarsızlaştırıldığı” ve tasfiye edildiği bir iklim de öyle pek uzak görünmüyor. Üniversitelerden, meslek örgütlerine, yasal sol partilere, düzen içi muhalefete kadar bu ablukadan, dönüştürme operasyonundan nasibini almayacak odak yok.

Belki yeni bir “barış süreci”ne kadar bu böyle gidecek. Belki de artık geri dönüşü olmayan bir yola girilmiştir. Biz, Kürt sorunu özelinde şimdilik ilkinin daha geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu olacaksa bile cephede, cephe gerisinde, demokratik alan siyasetinde çok çok ağır kayıplardan, bedellerden sonra olacak. Halihazırda işin bedel kısmı yaşanıyor zaten.

Mevzu ödenen bedelin, akan kanın ne için ödenip, aktığı.

Devrimci hareket ve sol muhalefet açısından bakacak olursak eğer, topyekun bir saldırı karşısında bu kesimin ne kadar hazırlıklı olduğu, oradan ne kadar az yarayla ve ne kadar ayakta çıkabileceği çok su götürür bir tartışma. Solu bekleyen yeni “19 Aralık”ın, bu kez çok daha genel, çok daha sarsıcı, hırpalayıcı ve çok daha “ısrarcı” olacağını düşünüyoruz.

Elbette tedarik ve insicam da buna göre olmalı.

Bu karanlık büyüyüp, derinleşecek. Bizim ise buna alışmamız ve bizden bunun bir parçası olmamız istenecek. Distopyanın sıradan yurttaşları olarak mankurtlaşıp çürümemizdir umut edilen. Tüm plan, program bunun için, tüm şevk bu kanala doğru sevk ediliyor. Bütün algılar hızla buna konsantre ediliyor.

Biz, ya bu distopyada tecessüd edecek cehennemi göğün altında sırtımızda kırbaç şaklamalarıyla anlamsız bir varlığın sürdürücüsü olacağız; ya da buradan bir ütopyaya doğru savaştan bir çizgi çekeceğiz.

Ütopayaya varamasak bile bir direniş ordusu olarak topluca düşmek yeğdir. Tohum olmuş oluruz böylece.

Bunun için de Cizre’den Okmeydanı’na uzanan vicdani, akli ve sınıfsal hattın yarenlerinin çok sesli bir a capella şarkının sesleri gibi birbirine sarılıp, yükselmesi gerekiyor.

Dönemin parolası: Hercümerc değil ahenk.

(*) Solun, ünlü bir şovmenin, programında “çocuklar ölmesin” denildi diye özür dilemesini önleyecek bir gücü ve kudreti olmaması pek çok anlamı kendi içinde acı ve derslerle barındırıyor.

(**) Bir AKP tetikçisinin konuyla ilgili yazısı http://www.diken.com.tr/starin-sahin-yazari-cem-kucuk-eksik-kalmadi-beyaz-bedel-odemeli/

www.sendika.org