Ya kimlik, ya sınıf (mı?)

“Ya sınıf, ya kimlik” önkabulü değil, sınıf siyasetini kimliklerin sınıf kardeşleriyle aynı kavgada buluşturabilecek bir akıl ve kudret gerek. Yoksa Demirkubuz filmlerinin kapanmayan kapı sahneleri gibi, bizim hikayemiz de bir türlü kapanmayan bazı kapıları kapatmaya çalışma gayretiyle aynı tekrarda döner durur.

 

Yazının konusu son haftalarda en azından sosyal medyada muhalefetin bir kesiminin hararetli gündemlerinden biri hâline gelen trans aktivizm – radikal/ liberal/ sosyalist feminizm tartışması olmayacak. Bunun sebebi fikrimizin bir önemi olmadığının peşinen kabul edilmesini savlayanların hoşuna gideceği gibi “solcu e*kek” olmam değil, meseleye dair yeterli bir ilgi ve dolayısıyla bilgiye sahip olmayışım.

Zaten, dünyanın temel çelişkisini kendi biricik varlıkları üzerinden okuyanların, incir çekirdeği sahnesinde dublajlı bir Türkçe ve amentü bilinmiş saldırgan, kibirli bir lehçeyle performe ettikleri tartışmanın gerçek hayatta pek bir karşılığı olduğunu da sanmıyorum.

Yine de süregiden polemik, kimlikçi siyasetin mücadelede “uzmanlık sahaları” belirleme, siyasal alan tekelciliğini savunma gibi öne çıkan arızaları için önemli bir veri sunması açısından değerlendirilebilir. Git gide kendi kendini de yemeye başlayan bir arıza.

Kimlik derdi bir bela mı?

Kimlik meselesi üzerinden sola yapılan eleştirilerin çoğu kez haklı ama öte yandan abartılı ve acımasız olduğunu teslim etmeliyiz. Haklıdır çünkü solun kimlik sorunlarında tutuk, isteksiz hatta yer yer (ve bilhassa kimi kümeler özelinde) önemsemez bir tavır takınabildiği doğrudur. Abartılı ve acımasızdır çünkü yine sol hareket olmasaydı kimlikler meselesi de bu kadar güçlü ve meşru bir görünme, bilinme, duyulma imkanı bulamayacaktı.

Kimlik hareketleri bu kanal açma kolaylığı sebebiyle elbette sola teşekkür borçlu değil ama sağlıklı bir siyasal akıl, solculuk ile gericilik arasında hiçbir fark bırakmayıp solu itibarsızlaştırma dalgasına şevkle katılmadan önce on, on beş kere düşünmelidir.

Çelişki gibi görülebilir ama değil, kimlik meselelerine karşı sol içinde bir direnç durumu vaki olmuşsa da, bu meselelerin görünürlüğü yine solun çabaları ve(ya) sol örgütler içinde örgüte rağmen çabalar sayesinde artmıştır.

Sol açısından bakıldığında kimlik derdi bir bela değil bir gerçek ve bir olanaktır, devrimci bir olanaktır. Hele Türkiye gibi kendi gerçeğine yabancılaşmanın had safhada olduğu, Kürt inkarı ve kadın düşmanlığının (ve benzerinin) yakıcı bir gerçek olduğu bir ülkede kimlik hakikati ve bu hakikatin yıkıcı/ kurucu potansiyeli görülmeden siyaset yapılamaz. Ya da yapılan siyaset kendi varlığını bir şekilde sürdürme odaklı olabilir ancak. Hâlbuki solun kimlikleri görebilmesi için bir “açılım” filan yapmasına gerek yoktur, özünde var olanı geliştirme gayretinde olması kâfi.

Alışkanlıkların, “gelenekler”in, kolaycılığın, isteksizliğin üzerine yine devrimci bir yıkıcılıkla gidilir. Eskiden, kültürden alınan, yer yer de devletle benzeşen refleksler devrimci gelişmeyle iyileştirilir, solun gen haritasından silinir. Tabiî burada gelişmeden kastımız “yeni” olan her şeyin üzerine atlamak, bir genişleme fırsatı var diye bu kez zıt yönden yozlaşma, solu sol yapan temellerden uzaklaşma değil.

Solun üzerindeki ulusalcılık ve liberallik kara bulutlarının bir madalyonun iki yüzü olduğunu, solu kendi olmaktan, varlık sebebinden, meşruiyet zaviyesinden tepetaklak eden birer virüs olduklarını söylüyoruz.

E ortada bir viral salgın riski olunca da “anti-virüs” dozajının abartılması, başka bir sapma olarak “steril”, “risksiz” bir siyasetin vücut bulmasına da şaşırmamak gerekiyor.

Yani bizce mesele bir “orta yol” bulmakta düğümleniyor. “Orta yolculuğun” lügatimizde menfi bir mânâsı olsa da, bunu müspet anlamıyla, açıklık olarak alıp bir orta yol, bu ifade hoşa gitmediyse bir başka yol açmak gerekiyor. Bu ara sık sık “ne o, ne o’culuğun” itici bulunduğunu görsem de böyle bir tutum kendin olmak adına bazen gerekli olur.

Yani “solculuk” adına Kürdistan sorununu talileştirmek – bu yolla unutuvermek – ne ise, yine “solculuk” adına Kürt hareketini her koşul ve durakta bir ağabey belleyip, onun kuyruğuna takılmak da odur bence. Yahut evet, ABD’nin bilmem hangi devlet/ eyalet kurumu gökkuşağı bayrağını göndere çekti diye kendimizden geçip göbek atacak değiliz elbette ama eşcinsel gerçeğini , mazlum eşcinsellere “cinsiyet belası”ndan çektirilenleri neme lâzım diye görmezden gelerek mi solculuk yapacağız?

Kimlik hareketlerinin sol/ devrimci harekete yaptıkları eleştirilerde haklılık payı olduğunu fakat bunun abartı ve düşmanlıkla malul olduğunu söyledik. Kim bilir belki de – çoğu sol çıkışlı bu akım ya da kişiler – başka bir hareket olabilmek adına bu abartı/ düşmanlık besleme yoluna gidiyordur. Zira solun kimlik mücadelelerine yönelik yaklaşımında “özerklikçi” bir öz vardır. Sol hareket bu sorunları tanır ama mücadeleyi doğal olarak kendi büyük gövdesinin bir uzvu olarak görmeye teşnedir.

Bu durum sol hareket açısından yalnızca ulusal kurtuluş hareketleri bağlamında kimi örneklerde aşılmıştır. Zulmün odağına karşı kavgayı ayrı ayrı örgütlenerek sürdürmenin ne kadar faydalı ve nereye kadar varabileceği, bunun nerelere sapabilme potansiyeline haiz olduğu ayrı bir tartışma konusuysa da, bazen realite kendini dayatır.

Yani Kürt hareketinin kütlesinin solun zayıf varlığı karşısındaki gücü ve imkanları ortadayken, Kürt halkına “gelin bizim saflarımızda örgütlenin” demek şimdilik ancak bâki kalan gökkubbede hoş bir seda bırakır. – Elbette Kürt hareketinin çizgisini beğenmeyen bir hareket, Kürtlere “gelin” demeyi realiteyi de tanıyarak sürdürecektir-. (*)

Kürt ulusal kurtuluş hareketi demişken… Kimlik hareketlerinin ve sol ilişkisinin, kimlik hareketlerinin devrimci dönüştürme potansiyeli tartışmaları açısından münbit bir kaynaktır bu. Sol TKP dönemini bazen ulusal meseleye şöyle kabaca bir değinerek, bazen devletle benzer tutumlar alarak, bazen de Kürdistan ve Lazistan gerçeklerinden bahsederek geçirmiştir. Doktor’un 30’lardaki çalışmaları ise “erken” ve önemli, ayrıksı bir bilinci, uğraşı temsil eder.

Eninde sonunda, şu veya bu ölçüde Kürtlerin ve diğer halkların gerçeğinden – ve tabiî kadın sorunundan da – bahseden yine solculardır.

Kürtlerin Ağrı isyanları ve Dersim katliamından sonraki uzun suskun dönemin nihayetindeki biraz utangaç ama örgütlü derlenip, toparlanmaları da yine sol içinde, solun da çabasıyla gerçekleşmiştir. TKDP ve ondan kopan KUK dışında bütün bir Kürt hareketi TİP ve Dev-Genç kaynaklarından yeşerip serpildi. Hem solun bu meselede yeterince yetkin, cesur görülmemesi, hem de ayrı örgütlenme olanağının bereketinin sezilmesiyle Kürt akımları soldan koparak ama solcu kalarak kendi yollarını açtı. Sol ideolojiden uzaklaşma ’80 ortaları – ’90’dan sonradır ve bu fenomen diğer (mülteci) örgütlerde PKK’ye göre çok daha belirgindir.

Kürt hareketinin bu yükselişinden sonra Türkiye solunda Kürtler ve Kürdistan’a dair tezler üretmeyen örgüt kalmadı. Ki zaten bir temel de mevcuttu. Kimi akl-ı evvellerin “ulusalcı” diye lanet ya da takdir ettiği Mahir’de Kürt halkının kaderini tayin hakkı, erken THKO’nun tek yazılı metninde Kürdistan’a bir çeşit özerklik formülü vardı.

İdam sehpalarında, geride kalanlara bıraktığı son sözünde Kürt halkının adını haykıranlar da yine devrimcilerdi.

Kolaycılık, genelleme, linç, tartışma hakkını küçümseme, abartı, küfür, inkar, reddiye karnavalları günümüzün geçer akçesi olsa da bu böyle.

Kendini solcu addeden kimlik meselelerini bir dert, bir “bir de bunlar mı çıktı” ezberiyle bir çıban başı olarak değerlendiremez. O tarafa bakan, orada devrimci/ yıkıcı bir enerji görür, meseleye böyle eğilir. Kimliklerden laf açılınca akla şak diye “sınıfın bölünmesi” değil, sınıfın savaşını ezilen kimliklerin öç kavgasıyla da güçlendirme için manevralar gelmeli.

Ya sınıf, ya kimlik” önkabulü değil, sınıf siyasetini kimliklerin sınıf kardeşleriyle aynı kavgada buluşturabilecek bir akıl ve kudret gerek. Yoksa Demirkubuz filmlerinin kapanmayan kapı sahneleri gibi, bizim hikayemiz de bir türlü kapanmayan bazı kapıları kapatmaya çalışma gayretiyle aynı tekrarda döner durur.

İsmail Güney Yılmaz

(*) Son yıllarda feminist hareketin Türkiye’nin en güçlü hareketlerinden olduğu yönündeki söylemi doğru bulmuyorum. Sanırım bunun tek verisi görkemli 8 Mart gece yürüyüşleri. Tek bir eylem veri olsa Yorum’un Bakırköy konserlerine bakarak Cephe’nin Türkiye’nin AKP, CHP ve Kürt hareketinden sonra en büyük dördüncü siyasi akımı olduğunu söylerdik.