Uzak Penceremizden Suriye’ye Bakmak

SSCB'nin sahneden çekilmesiyle ABD, yaşanan iki Irak savaşıyla açık işgal hareketlerine de geri dönmüş oldu. Fakat bugün Suriye'deki iç savaşta rejime muhalif silahlı güçlere aktif destek gibi farklı bir siyaset uyguluyor.

Ortadoğu, yirminci yüzyıla doğru dağılan Osmanlı İmparatorluğu mülklerindeki çatırdama ve depremlerle sarsılmaya devam ediyor. Bu büyük sarsıntılar aynı zamanda bölgedeki bitmemiş bir oluşum sürecinin devamına da delalet. Uyanan milliyetçilikler ve emperyalist işgaller döneminde İngiliz ve Fransız sömürgen erklerinin elleriyle çizilen yapay devlet sınırlarında tutmayan yamaların patlayıp durması, bu süreğen çatışma ikliminin baş müsebbibi.

On dokuzuncu yüzyılda Ortadoğu’daki Arap toplulukları Osmanlı sömürüsüne baş kaldırdılar.

Ancak genel olarak Arap isyan(lar)ı, bilinen “anti-emperyalist” hareketlerden farklı olarak sırtını emperyal bir güce dayamadan kendini güvende ve zafere yakın hissetmeyen oldukça yanaşmacı bir karakterdeydi. Sonuç olarak, İran’ın batı, Türkiye’nin güney topraklarından itibaren batıda Kuzey Afrika’nın Atlas Okyanusu kıyılarına dek uzanan geniş Arap sahası, yeni yabancı süper güçlerin dilediği şekilde sömürebileceği ve yerel komprador hükümran ailelerin “yönetimindeki” devletlerle bölük pörçük açık/gizli işgal şantiyelerine evrildi. Arap halklarında “Arap Sosyalizmi”ni savunan BAAS ve ondan önceki -kısa bir süre Kemalistlerle de ortak çalışmış olan- bazı hareketlerle antiemperyalist bir damar kendine yol bulsa da, Arap devletlerinin çoğundaki emperyalizmle işbirlikçilik kompetanlığı hiç değişmedi.

Irak, Libya gibi memleketlerden sonra Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) ve küçük sömürgen kardeşlerinin yeni hedefi olan Suriye de, aynen Beşar Esad’ın dediği şekilde en özet ifadeyle “Esad’ın kendi ülkesine Amerikan üssü yapılmasına izin vermemesi” (1) sebebiyle şimşekleri üzerine çekmişti. Esad’ın bu sözü anlayan idraklere çok şey ifade ediyor olmalı. Malumun ilamıysa da, kayda geçirelim; Suriye’nin bu kadar gündemde olmasının sebebi, ne Esad’ın diktatörlüğü; ne de ülke halkının zulüm altında olması. “Böyle bir diktatörlük ya da insan hakları gaspı yok!” gibi bir iddiam elbette söz konusu değil.

Ancak, eğer propaganda edildiği şekilde Amerika ve onun suflörlüğündeki şürekanın bayatlamış “demokrasi yoksunluğu” söylemi birazcık sahici olsaydı, söz konusu kuvvetlerin evvel emir bağlaşıkları Suudi Arabistan’a bir “çöl tilkisi operasonu” düzenlemeleri gerekirdi şüphesiz.

Ya da ülkesindeki Şii çoğunluğu canından bezdiren minik ortakları Bahreyn’deki Sünni diktatörlüğe bir “dur!” demeliydiler. Ne var ki, ABD ve destekçileri Bahreyn’deki demokrasi isyanını Suudi askerlerini ülkeye göndererek kanla bastırmayı tercih ettiler! (2)

Suriye’ye Bakmak …

Suriye, kırk bir yıl önce Hafız Esad’ın bir askeri darbeyle iktidarı aldığı günden bugüne ülkenin yüzde 11’ini bulan Alevi nüfustan bir ailenin, köklü Sünni aristokrasisinin de desteğiyle  “tartışılmaz” liderliğinde yönetiliyor.

İnsanın akıl ve politik iradesine yöneltilmiş en has küfürlerden olan, bir ülkenin, bir aileden insanlar tarafından yönetilmesi bugün oğul Esad’la Suriye’de süren bir gerçeklik.

Bu saçmalığa baş kaldırmak da insanların en tabii hakları ki geçmişte, özellikle de seksenli yıllarda Müslüman Kardeşler’in bu yönetime karşı reaksiyonları görülmüş ancak bu hareketlerin karşılığı Hafız Esad’ın 1982’de binlerce insanı öldürerek yaptığı katliamla ortaya çıkan gazabı olmuştu.

Ancak, Hasan el-Benna ve Seyyid Kutub’un öğrencileri olan İhvan’ın, o zamanlar ABD ile arası iyi olmadığı için bu büyük katliam dünya kamuoyunda pek yankı yaratmamıştı. (3)

Bugünse durumlar farklı. Yeni konjonktürde iki karşıt cephe yeni mesele Suriye üzerinden yığınaklarını yapıyor. Cephelerden birini Suriye, İran, Rusya, Çin “H.C.”, Hizbullah (“utangaç” destekçi Irak merkezi yönetimini de saysak mı?) dururken, öte tarafta ABD, İngiltere, İsrail, Türkiye, Suudi Arabistan, Müslüman Kardeşler ve daha bir yığın Garbi ve Arabi odak silahlarına mermiyi hep beraber aynı hedefe doğru sürüyor.

Bir saf elinde olanı koruma telaşındayken, diğer paktın öncüleri, “henüz sahip olamadığı son kaleleri” ele geçirmek için silahtan, paraya, dezenformasyondan, psikolojik savaşa her türden aparatı kullanıyor. Jeostratejik ekonomik, politik ve ekonomik kaygılar son yıllarda temcit pilavı gibi sıkça servis edilen “demokrasi götürmek için kutsal ittifak” söylemiyle perdelenerek, bu ittifakın baş bileşeni ve “insanlığın en büyük icadı” ABD tarafından yeni uzun vadeli ve büyük oyunlar kurgulanıyor.

Günümüz koşullarında üçüncü bir yol açmak “zor” yahut “imkansız” gözüktüğü için de tüm dünya bu saflaşmada tarafını belirleme zorundalığı içinde kendini hissediyor. Ama samimi, ama zaruri …

Suriye meselesi ve genel olarak “Arap Baharı” muhalif sol kesimlerde de derin bir kafa karışıklığına da yaratarak saflaşmalara yol açıyor. Türkiye sosyalist hareketinden kimi gruplar, Özgür Suriye Ordusu’na ve diğer Arap ülkelerindeki muhalif aktivistlere “özgürlük savaşçısı” söylemiyle destek verirken, kimileri buna birçok açıdan itiraz edip, Esad’a (en azından açıkça) taraf ol(a)masa da muhaliflere çatıyor.

Mesela DHKP-C, çoğu yapının tavrından ayrışıp, daha önce Çavuşesku ve Saddam’ı da desteklediği gibi, “emperyalist müdahalelerde, antiemperyalist safta her kim varsa onun safında yer alınır!” diyerek Esad’a açık desteğini sunarken, Partizan, 1 Mayıs’ta “Arap Baharı”nı selamlıyor.

Elbette her devlet, örgüt ve kişi bu mesele dahilinde kendince bir tavır geliştirip, onu savunacak ya da içine düştüğü çelişkiler sebebiyle ketum kalmayı tercih edecektir. Ancak bu yazı bir “şöyle düşünmeli/ böyle yapmalıyız!” yazısı olmayacak.

Somut Durum ve Olasılıklar

Bugün Suriye’de yaşanan iç savaş, hemen tüm dünyanın ilk gündem maddesi, her yerde bu mesele üzerine kafa yoruluyor, tartışılıyor. Ancak bu mevzu üzerine sağlıklı düşünebilme önünde dizilmiş yığınla empedans da mevcut. Emperyalizm, İkinci Paylaşım Savaşı sonrası süreçte içine düştüğü üçüncü bunalım dönemi yıllarında kendi güdümüne almayı arzuladığı ülkelere açık işgalle girme politikalarını bir süre genel eğilim olarak rafa kaldırmış ve gizli işgal metoduyla “yeni sömürge” kavramı çerçevesinde şekillenen yeni bir uydu yönetimler siyaseti üretmişti.

Ancak Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin (SSCB) sahneden çekilmesiyle ABD, “yeni sömürge” politikalarını da bir yandan biteviye sürdürmekle beraber, yaşanan iki Irak savaşıyla açık işgal hareketlerine de geri dönmüş oldu. -Önceki dönem için Vietnam ve Kore savaşlarının altını önemli bir istisna olarak çizmek gerek.-

Fakat bugün Suriye’deki iç savaşta rejime muhalif silahlı güçlere aktif destek gibi farklı bir siyaset uyguluyor. Türkiye de bu desteğin çok önemli parçalarından. Türkiye’nin Irak’ta da olduğu gibi “kırmızı çizgileri” de var elbette, bu da “Suriye’nin bölünmez bütünlüğü” üzerine kurulu. Zaten Türk devletinin, daha sürecin başında “Özgür” Suriye Ordusu’yla Kürt karşıtı bir anlaşma imzaladığı da biliniyor. Yani özetle “herkese ‘özgürlük’, ama Kürtlere olmaz!”. (4)

“Kuzey Suriye” deyip dursalar da, bu ülkedeki Kürt halkının yaşadığı toprak parçaları, ülkenin kuzey doğusundaki oldukça yamuk bir “üçgen”den ve Antakya’nın doğusunda kalan Kürt Dağı’ndan ibaret. Suriye’de vatandaş olan iki milyon Kürt’ün yanısıra vatandaşlık verilmemiş de sanırım yüz binlerce  “haymatlos” Kürt yaşıyor.

Kürtler, bu yüzde 10’u geçen nüfusuyla ülkedeki en büyük etnik azınlık.(5) Bugünlerde Suriye’nin Kürt bölgesi (Güneybatı Kürdistan ya da Küçük Güney Kürdistan), PKK/PYD’nin Kürt illerinde yönetimi ele geçirip, bayrağını çekmesiyle, Türk jetinin düşürülmesi olayını da unutturarak gündeme geliyor.

Burada bilinmesi gereken mühim nokta, Suriye’de çeşitli küçük Kürt grupları olsa da asıl gücün PKK ve PDK olduğudur. PKK özelinde bakarsak eğer, bölge Kürtleri içinde oran olarak Türkiye Kürtleri üzerindeki etkisinden dahi daha yüksek bir güce sahip bir yapıyla karşılaşırız.

Bu noktada Suriye Kürdistanı meselesini giriftleştiren unsurlardan biri de “Özgür” Suriye Ordusu, Esad, Türkiye, ABD gibi faktörlerle birlikte “dört parçalı” Kürdistan’ın kadim gücü Barzani’nin PDK’sinin tavrının ne olacağı. PDK’nin yanı başında PKK’nin yoğun etkisinde olan bir Kürt yönetimine razı olacağı pek muhtemel değil. Ancak ihtimaller, Türk işgalinden, yeni bir “birakuji”ye (“kardeş” kavgası), mevcut koalisyonun sürdürülmesine dek uzuyor. (6)

Suriye’de görünen o ki, Rusya ve Çin’in müdahaleye karşı geliştirdiği güçlü tavır, Libya’dakine benzer bir oldu bittiye getirilip boşa düşürülecek. Kısa ya da orta vadede Esad yönetimi daha fazla direnemeyecek gibi görünüyor. Ancak, Saddam ve Kaddafi’den çok daha pragmatik bir lider olduğu düşünülen  Esad’ın, Hatay’la Lübnan arasındaki sahil şeridindeki Alevi bölgesine çekilip yönetimini orada devam ettirmesi de ihtimal dahili.

Bu olası “Alevi devleti”, sınırlarını Lübnan hudut hattına paralel bir çizgide güneye doğru, bir Sünni şeriatından çekinen Hıristiyan (ülkenin yüzde 10’u), Şii (yüzde 1-2) ve Dürzi (yüzde 3) cemaatlerine doğru da genişletebilir. Ki “demokrasi gelen” ülkelerdeki uygulamalar ve yeni erklerin Müslüman destekçilerinin koyu Sünniliği, bu “şeriat korkusu”na mantıki bir temel hazırlıyor.

Ayrıca Türkiye’nin olası Alevi oluşumlarına karşı geliştireceği negatif tutum da Antakya’daki ve çevre illerdeki tahmini 1.5 milyon Türkiyeli Alevi Arap’ta da hoşnutsuzluk yaratacaktır.

Bu Alevi nüfusun çoğunun, Esad’a muhabbetle baktığı, Grup Yorum’un Antakya’da örgütlediği “Suriye’de Emperyalist İşgale Hayır” konser/mitinginde açıkça görüldü. Yani Türkiye, Suriye siyasetiyle kendi Kürtleriyle birlikte, politik bir gücü olmayan Alevi Arapları da gücendirebilir. (7)

Ve evet, biz şimdi uzak pencerelerimizden Suriye’ye bakıyoruz. Belki de 60’larda Sovyetlerin aldığı “kapitalizmle barış içinde yan yana yaşama” ve türevi kararların açtığı ve giderek ABD’yi tek egemen eyleyen yeni çağın, “Karanlık Çağ”ın kafası karışık çocuklarıyız biz. Sosyalizmin “antika”, komünistlerin “bednam” olduğu bu yeni çağda bize ya dünyanın bu kadar çirkin olmasının müessiri olan emperyalistlerin yerli paralı askerlerini ya da bir diktatörü desteklemeyi içeren iki seçenek bırakılıyor.

Sahi, sizin gönlünüz hangisine kayıyor? (İGY/HK)

(1)  Beşar Esad röportajı. Ropörtaja erişimle ilgili sıkıntı yaşayanlar için bir diğer link. Tüm metni okumak istemeyenler için yahut zamanı olmayanlar için ropörtajdan en “çarpıcı” bölüm; “Ben kişisel olarak koltuğu düşünmüş olsaydım Amerikan telkin ve talimatlarını yerine getirirdim. Petro-dolarların peşinde koşardım ve kendi ilkelerim ve ulusal tutumumdan vazgeçerdim. Ama daha önemlisi ülkemde füze kalkanı kurmasına izin verirdim.”

(2) Bahreyn meselesi için bkz: Bahreyn’da olaylar bölgesel krize dönüşüyorBasında çifte standardın adı: BahreynABD’nin Bahreyn Olayları DeğerlendirmesiBahreyn’de F1 ve demokrasi gerginliğiBahraini uprisingBahreyn’de Halk Ayaklanması: Tarihin Tekerrürü ,Bahreyn’in Suriye’den Farkı; Sünni-İslamcı bir okuma için bkz.: Bahreyn’de olaylar ve perde arkası

(3) Müslüman Kardeşler için bkz.: http://www.ikhwanweb.com/,http://en.wikipedia.org/wiki/Muslim_Brotherhood,http://en.wikipedia.org/wiki/Freedom_and_Justice_Party_(Egypt).

(4) Bilgesam’ın anketindeki “Türkiye için hangi savaşı daha muhtemel görüyorsunuz?” mealindeki soruyu yanıtlayan deneklerin yüzde 41’i “Türk-Kürt iç savaşı”nı daha muhtemel buluyor. Ancak bunun yalnızca “bir ihtimalin ihtimali” olarak değerlendirmek gerek.

(5)     Suriye’nin etnik yapısı: yüzde 77 / 83 / 90 Arap, yüzde 10 Kürt, 877 bin – 1,2 milyon Asuri/Süryani, 190 bin Ermeni, birkaç yüz bin Türkmen (Azeri) (Türkiye “doğal” olarak 3,5 milyona varan abartılı rakamlar veriyor.) ve 100 bin Çerkes. (Bu Çerkes nüfusun çoğu çatışmalar şiddetlenince Rusya’ya geri döndü.)

(6) Suriye Kürt Ulusal Konseyi’nin bileşenleri: PYD (Yekîtî), PDK-S (Barzani), Suriye Kürt Demokratik Ulusal Partisi, Suriye Kürt Demokratik Eşitlik Partisi, Suriye Kürt Demokratik İlerleme Partisi, Kürt Birlik  Partisi, Kürt Özgürlük Partisi (Azadî/Mustafa Oso), Kürt Özgürlük Partisi (Mustafa Jumaa),Suriye Demokratik Kürt Partisi, Suriye Kürt Solu Partisi, Yekiti Kurdistani (Kürdistan Birliği), SuriyeKürt Demokratik Partisi (Abu Rahman Aluji), Suriye Kürt Demokratik Partisi (Yusuf Faisal), Kürt Demokratik “Wifaq” Partisi (wifaq, Arapça: Uzlaşma,uyum. Parti, 2005’te PYD’den koptu). Konseyin başkanı PDK’den, “Dış ilişkiler başkanı”nın hangi yapıdan olduğunu çözemedim. Konseyin kalaniki üst düzey üyesiyse PYD ve Azadî’den. (bkz. http://carnegie-mec.org/publications/?fa=48502ve http://kurdistancommentary.wordpress.com/2011/06/). Yeri gelmişken,Suriye Ulusal Konseyi’nin bileşenlerini de sayalım; Müslüman Kardeşler, Asuri Demokratik Örgütü ve özellikle İslamcı kimi Kürt gruplar. Esad rejimine karşı savaşan tüm gruplarsa şöyle; Özgür Suriye Ordusu (ana damar Müslüman Kardeşler ve dolayısıyla Sünni Araplar olsa da içinde Türkmen birliği gibi yapılar da bulunduruyor), Suriye Kurtuluş Ordusu ve topluca “Mücahitler” adıyla anılan Selefi yapılar Al-Nusra “Levant” (Ortadoğu kıyısı) Koruma Cephesi, El-Kaide, Fatah-al Islam (Lübnan merkezli) ve Ahrar el-Sham (yani “Şam’ın özgürlükleri” bkz. http://en.wikipedia.org/wiki/2011_Syrian_uprising#Local_coordination_committees)

(7)  Konuya dair açıklayıcı bir yazı için bkz.

11.08.2012

Bianet.Org – 25.07.2012-Xunari/Atina