“Bir şeyi düzeltmek için ters yönde eğmek gerekir; aksi takdirde doğrultmak mümkün olmaz.”(Mao)

“Ve biz varlıklıların direncini onların proletaryayı ezdikleri araçlarla ezeceğiz.” (Lenin)

“Soma’yı unutmadık, unutturmayacağız” sözü hepimizin dilinde. Fakat, ben yaşanan katliamı unutup, unutmadığımız hususunda pek emin değilim. Evet, “unutmama”yı klasik anlamıyla ele aldığımızda biz bu vahşeti unutmadık, doğru.

Zira yaşanan ciddi bir travmaydı.

Fakat, meseleyi unutmamayı örgütlemek olarak değerlendirdiğimizde beliren cevap farklı olacaktır.

Resmî rakamla 301 maktul işçinin hesabı ne düzen içi hukukî yollarla; ne de meşru devrimci yöntemlerle sorulabilmiş değil. Dahası sokakta örgütlenebilen tepki ve onun süreğenliği de yeterlilikten fersah fersah uzakta.

Her şey bir yana, Soma’da işçi yakınını tekmeleyen bir Başbakanlık müşavirinin görevinin başından alınabilmesi dâhi sağlanamadı. Bırakın olay yerinde ve anında cezalandırılmasını… Böyle bir şey için bile bir baskı kuvveti oluşturulamadı.

Üstelik;

AKP, Soma’yı da, -tıpkı diğer bütün suçları gibi- kendi lehine kullanmaya çalıştı ve bunda kısmen de başarılı oldu. Alınan oy ve Erdoğan’a verilen destek, duyulan sevgi ortadadır. “Bir provokasyon olarak Soma”ya inanan geniş bir kitlenin var olduğu bir ülkede “unutmamak”tan, hesap sormaktan, teşhir etmekten, kazanmaktan ne yazık ki pek söz edemeyiz.

“Ne Gezi, ne TOMA, ne Soma” diyebilen -TOMA burada ne alâka ben de anlamadım; fakat, bilindiği üzere AKP propagandasında bir illiyete ihtiyaç duyulmuyor- milyonlar düşman tarafından kazanılmış, halktan yığınları imliyor. Bu imler de bizi, haklı olmamıza karşın yoksulların ezici çoğunluğunu neden safımıza katamadığımız, hiç değilse tarafsızlaştıramadığımız, aksine düşman edindiğimiz sorusuna doğru iteliyor.

Sorunun cevabı; rıza üreten dev propaganda, dezenformasyon ve yabancılaştırma aygıtının kudretinin peşi sıra solun kayıpları, yeteneksizlikleri, cesaretsizliği ve atıllığı olmalı.

Burada Soma katliamının devrim gibi bir altüst oluşa direkt sebep olmasından bahsetmiyoruz, düzenin içinden ileriye doğru adımlar atılabilmesini sağlayabilecek, biraz olsun “başardık” hissi yaratıp, moral kazandıracak yüz akı yengilerin ucundan kıyısından dâhi geçemememizden söz ediyoruz.

Soma’yı unutmadık… Sahiden mi?

Öyleyse Soma’dan sonra nasıl oldu da yine yüzlerce işçi iş cinayetlerinde sessiz sedasız öldü?

Hesap sorulamadı.

Dediğimiz gibi ne devrimci yöntemlerle bir cezalandırma faaliyetine gidildi; ne de düzen hukukuyla failler köşeye sıkıştırılabildi. Hükümetin topyekûn alaşağı olması gerekirken, suçu birbirine atan sorumlu bakanlardan tek biri bile istifa etmedi.

Hükümet tersine pert edilen arabalarından yakındı.

Soma’dan bir nebze olsun yürek soğutan görüntüler, AKP binasının Somalı gençlerce yıkılması ve makam aracı konvoylarının yumruklanması oldu… O kadar.

Gerçi bu noktada devrimcilerden beklendiği sık sık dillendirilen işlerin devrimci hareket tarafından gerçekleştirilmesi durumunda da buna karşılığın ne olacağı konusunda pek emin değilim. Öyle ya vazifeye koşması beklenen devrimcilerin işleri de zor; hem aparatlar, nitelik ve nicelik bakımından çok zayıflar; hem de hesap sorulduğu takdirde devletten önce başka yerlerden karşı tazyikle karşılaşabilirler: “Taşeron”, “derin devlet”, “kime yaradı?”…

Buradan da şu çıkıyor; bizim kendi içimizde bile çok ciddi ve çözülmesi de artık neredeyse imkânsızlaşmış bir algı ve ortaklaşma problemimiz var.

Solun ya da “sol”un mühim bir paydasındaki samimiyet krizi de bir sır değil.

Bir yanda geniş kitlelerce devrimci şiddet çağrılırken, öte yanda aynı küme içinden kimisinin eylemi görünce feveranı basması başka bir olguya delalet sayılamaz.

Farz-ı muhal sokağa 50-100 kişi çıkmışken, söz konusu eylemin 1000-1500 kişi tarafından tweet’lenebiliyor oluşunu da aynı samimiyetsizlik hanesine yazabiliriz. Böylece, eylem bir olgudan çıkıp, biteviye bir algıya dönüşüyor; hashtag’lere, tweet’lere, profil fotoğrafları karartmaya doğru evriliyor.

Sözümüz yavanlaşıyor, salt olabilecek en kolay yerden “ses çıkarma”ya doğru ilerliyor yönümüz, her şey hızla poplaşıyor, artık tek derdimiz göstermek.

Kötüsü; eylemler bile günümüzde birer check in vesilesi. Çoğumuz için her şey, “önemli günler”de, orada bir görünmüş olmaya çoktan indirgendi. Daha sonra ortadan kaybolsan, bir cafe’de oturup çay, çorba içsen de olur. Bir de selfie patlattık mı, like, fav, rt kollamaktan başka müşkülat düşünülemez zaten:

Direniş qeyfi!

Fakat yine de, fakat hiçbir vakit, umutsuzluğa yer yok.

Kurtuluş ellerimizdedir.

Ve tuşlara uzanan eller; şaltere uzanan elle, halkın adaleti için soğuk demire uzanan elle birleşti mi, işte biz hürriyet manifestomuzu o zaman yazabilmeye başlayacağız.

www.sendika.org