Üniversiteler Kimindir ?

12 Eylül’ün kasvet yüklü “eğitim”inden sonra, birer kâr odağı ve depolitizasyon yuvası hâline getirilen üniversitelerde üretmek, düşünmek, sorgulamak suç gibidir.

Immanuel Kant, her ne kadar “kendi aklını kullanma cesaretini göster!” emrivakisini yapsa da, YÖK ve üniversite yönetimleri Brecht’in, ”akıl, uygun araçlar kullanılırsa köreltilebilir.” sözünden “ilham alarak”, tektip insan yaratma misyonlarının hakkını vermeye azim ve coşkuyla devam ediyor. Adı geçenlerin, öğrencileri kendi akıllarını kullanamayan sürülere dönüştürmek için kullandıkları “uygun araçlar” ise, anti bilimsel, paralı, fotokopi tomarlarına bağımlı, ezberci bir eğitim ve soruşturmalar, uzaklaştırmalar, okuldan atmalar olarak sıralanabilir.

12 Eylül’ün kasvet yüklü “eğitim”inden sonra, birer kâr odağı ve depolitizasyon yuvası hâline getirilen üniversitelerde üretmek, düşünmek, sorgulamak suç gibidir. Bazı istisnaî akademisyenlerin dersleri dışında her şey “dostlar alışverişte görsün” mantığıyla yapılan, ilkokuldan beri beynimizde onulmaz yaralar açmış, ezberlere dayalı, talibe istediğini arz  etmekten yoksun, “yükte ağır, pahada hafif” bir yığın tekrar ve gereksizliktir. Öyle ki, “dar’ül-fünun”ları (bilimler evi), “dar’ül-aceze”leştiren (acizler evi) ağır darbeler sonucunda karşımızda beliren görüntüden, -biraz da abartıyla- üniversitelerin liselerden tek farkının ders aralarında zil çalmaması, okula sivil kıyafetle girilebilmesi ve yerleşke içinde sigara tüketilebilmesi olduğunu çıkarabiliriz. “Yok devenin nalı!” dediğinizi duyar gibiyim, sakin olun ve üniversitelerin hâline bir bakın, sonuç: YÖK, deveye de nal taktırır!

Yeni dönemin başlamasıyla birlikte her senenin başında olduğu gibi geleneksel kayıt çilemizi doldurduk, elimizin cebimizle temasının sık yaşandığı süreci ağır kayıplarla da olsa kapattık yani. Hacettepe Üniversitesi Beytepe Yerleşkesi’nde kayıt günlerinde,  üniversitelerin gerçekliğiyle ilgili bildiri dağıtan öğrencilere yapılan Ö”G”B* saldırısıysa, üniversite emriyle yapılmış, “üniversitelerin ne kadar da eğlenceli” ve “ekşın”lı mekânlar olduğunu kanıtlamak amaçlı “fight club” gösterileriydi. Yoksa üniversiteler, “ilim irfan yuvasıdır”; öyle kavga dövüş olmaz. Tüm gördükleriniz sadece bir “oyun”dur, tabii yerseniz!

Piramidin en üstünde olanlar, insanları bireycileştirme peşinde; çünkü günümüzün makûl insanı “gemisini kurtaran kaptan”lardır. Ve doğaldır ki bundan en çok nasibini alan, toplumsal muhalefetin itici gücü üniversite öğrencileri oluyor. Türkiye üniversitelerinde,  sosyologlarımız ve psikologlarımız için eşi bulunmaz bir araştırma sahası, sayısız denek ve bolca “malzeme” mevcut.  Sırf çeşitli üniversitelerdeki fakülte kantinlerinin kapatılıp, büyük ve fakültelere uzak tüketim merkezlerinin açılması bile muazzam bir örnektir. Açık işlevi, bilindiği üzere yeme içme ihtiyacını karşılamak olan kantinlerin, örtük işlevi ise  insanların ortak bir alan içinde, paylaşım ilişkilerine girebilmelerine; yani sosyalleşebilmelerine olanak sağlamasıdır.  Tüketim çılgınlığının cazibesi ve devletlûlara sağlayacağı kâr dururken öğrenciler neden sosyalleşeler ki? Ne demişler(!): “Bugün sosyalleşenin, yarın komünist olması kaçınılmazdır!

12 Eylül karanlığının unutulmaz siluetlerinden olan, üniversitelerin görece özerk yapısını bir kalemde değiştirip, yürekli öğretim görevlilerini kapıya koyan, okullarımızı bir mengene gibi sıkıştıran YÖK’ün baş mimarı, ilk özel üniversite Bilkent’in kurucusu, tüccar ve Prof. Dr. İhsan Doğramacı’ya, “onur ödülü” verilen Türkiye’de, üniversitelerin  bizim olmadığını, para kimdeyse onun olduğunu anlayabilmek için beş üniversite bitirmeye(!) gerek yoktur. Zengin bir ailenin çocuğu ÖSS’de, yoksul bir ailenin çocuğunun aldığı ham puandan bile düşük bir puan almasına rağmen, o yoksul çocuktan çok daha iyi şartlarda, üstelik istediği bölümde (tıp, hukuk ne isterse) okuyabiliyor; ama yoksula hemen tüm kapılar kapanıyor. Ki bu zihniyet, açıkça “eğitim tüketilebilir bir maldır” diyebildiğine göre, biz de artık buna yüksek desibelden birHAYIR! diyebilmeliyiz. Bizi tüketim, yozlaşma, sapkınlık, kültürsüzlük, yarınsızlık, örgütsüzlük bataklığına saplamaya çalışanlara karşı  yapabileceğimiz ilk şey, onların tüm yasaklarına baş kaldırmaktır. Bugün üniversiteler bizim değildir; ama birleşirsek,  reddedersek, egemenlerin değil, halkın acılarından yana olabilirsek, belki değil mutlaka bu kara yazgıyı ağartırız. İşte o zaman üniversiteler de yarınlar da hayatımız da bizim olur.

 

*Ö .”G”. B.: Özel “Güvenlik”  Birimi

Not: Bu yazı “Ayrıkotu” adlı derginin Kasım 2008 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

KronikMuhalif.Com

Ankara Güz 2008