Türkler, Kürtler

Halklarımızın kardeş değil ama iyi komşular olduğu günleri umarım görebiliriz. Bu “ütopya”ya ulaştıracak tek bağlaç da sosyalizm

Hasip Kaplan’ın, “Selahattin Demirtaş’ın yerine bir Türk göz dikmesin” sözü, hem ciddi bir tepki çekti; hem de çok yönlü bir tartışmaya sebep oldu. Burada, bu tartışmanın bizim ilgilendiğimiz tarafı solun içine, sola dair olan cüzüdür.

Çok uluslu, çok halklı bir ülke olan Türkiye’de, ulusal, etnik, kimliğe içkin meseleler pek tabii solun önemli, sürekli gündemlerinden, inceleme ve polemik konularından biri olageldi. İçeriden, dışarıdan haklı, haksız birçok eleştirinin hedefi olsa da, sol, halklar meselesinde yarattığı birikim ile, enerji ile büyük bir katkı sağladı, tartışmada ön açıcı oldu. Kıvılcımlı’dan, TKP’den bu yana ve özellikle ’70’lerden beri solun külliyatı, halklar meselesinde kritik, mühim bir yekûnu temsil ediyor.

Türkiye solu, solun merakı, duyarlılığı, desteği olmasa, halklar meselesi, özelde Kürt meselesi, kuşkusuz daha netameli, daha karanlık ve üzerine konuşulması daha da zor bir mevzu olacaktı.

Burada sol eleştirilecekse ilk olarak geç kalmış olmakla suçlanabilir. “Unutulmuş” eski metinleri saymazsak, solun Kürtlüğü, Kürdistan’ı bir analiz konusu olarak seçmesi, bir sorun olarak tespit etmesi esasen geç ’60’larda ve ’70’lerdedir. Ve bu da Kürtlerin ’60’lardaki uyanışıyla, uyanan Kürt aydınlarının, halkının örgütlenmek için, mücadele için öz örgütlerden ziyade (ya da öz örgütleriyle birlikte) Türkiye sol hareketini tercih etmesiyle ilişkili.

Başta TİP bu açıdan bir çekim yaratmıştı, sonra da hızla gelişen Türkiye devrimci hareketi. PKK dâhil, 12 Mart sonrası ortaya çıkan Kürt örgütlerinin (TKDP kökenli KUK gibi) birkaç yapı hariç hemen hemen hepsinin Türkiye solu menşeli olduğunu söylersek tablo net bir biçimde ortaya çıkar.

Bu “geç kalma” temeli dışındaki eleştiriler ise, gruptan gruba ve birbirine karşıt olarak “hevessizlik” ve/ya “mesafeli olma” ile “fazla öne çıkarma” yahut “üstten bir dil kurma” versus “tâbi olma” gibi saikler üzerinden çeşitlendirilebilir.

Fakat biz şimdi, tabii bunları da kapsayan daha geniş ölçekli bir tartışmaya gireceğiz.

Rollerin değişimi

Ara başlıktaki “rol değişimi”nden kastımız ’90’lı yıllardan itibaren Türkiye solu ile Kürt hareketi arasındaki -eril ifadeyi bağışlayın- “ağabeylik” rolünün özne değiştirmiş oluşudur. Ülke içindeki ezilen ulus hareketi, o ülke içindeki sol/devrimci hareketin nicel ve nitel anlamda önüne geçince siyasette gerek kimya; gerek dengeler bozuldu.

Türkiye sol hareketinin silahlı kanadının ana dörtlüsü de (DHKP-C, MLKP, TKP-ML, MKP), legal sosyalist bölüğün “dört büyükler”i de (ÖDP, EMEP, Halkevleri, üçe bölünen SİP/TKP) toplamda PKK’yle nicel mânâda “yarışamaz”. İsterseniz ölçeği bu hareketlerin çoğunun çok daha güçlü olduğu ’90’lar olarak koyun, netice değişmeyecektir.

PKK değerlendirmemiz olumlu, olumsuz ya da ortada, her nasıl olursa olsun, PKK’nin örgütlenme ve yaygınlık açısından elde ettiği muazzam başarıyı teslim etmeliyiz. Karşımızda varlığını uluslararası çapta ortaya koymuş, milliyetçi “terör uzmanları”na dâhi “orta ölçekli bir devlet gücünde” değerlendirmesi yaptıran bir gerçeklik var.

Hâl böyleyken, sol da bu gerçekle muhtelif biçimlerde ilişkilendi ve bu ilişkilenme de gayet tabii birtakım sorunları beraberinde getirdi. Bu sorunlar yumağı sadece devletin ve sokaktaki sıradan milliyetçiliğin baskısıyla değil, PKK’nin bizzat kendi sorunlu siyaseti sebebiyle de büyüdü ve büyüdü.

Kürt hareketine mesafeli olanların bir bölümünde milliyetçiliğe (Kemalizan çizgiye) yatkınlık/ açıklık; Kürt hareketiyle yakın olanlardaysa Kürt hareketine iltihak ve kendi özgünlüğünü, kimliğini yitirme olgusu veya riski bir kılıç olarak solun başının üzerinde sallanmaktadır.

HDP’nin iki kırılma noktası

Tabii, PKK ile ilişkilenim sadece Türkiye sosyalist akımında değil (sosyalist hareketten de birçok grubu, kişiyi içinde ve çevresinde barındıran) HDP’de de çeşitli problemlere yol açıyor. Burada problemin iki ana ekseni var: 1- Savaş ve barış çelişmesi, 2- HDP tabanının ciddi bir bölümünün Türkiye soluyla ortak iş yapılmasından, bu kesimden gelen insanların yönetimde önemli noktalara gelmesinden rahatsız olmaları. Hasip Kaplan yalnız değildir!..

HDP tabanındaki bu rahatsızlık salt milliyetçilikle değil, onunla birlikte Türkiye solunu mücadele, ödenen bedel, nicelik açısından Kürt hareketiyle eşit görmemeyle ilişkili. Bunu ister kibir, ister duygusallık, ister hakikat, ister kompleks, isterseniz duygusallık olarak yorumlayın.

Partinin milliyetçi seçmeninin andığımız tepkiselliği, abartılı gelebilir fakat ileride Kürt hareketi içinde belki farklı arayışlara bile yol açabilir. (Bu kesim, HDP’ye eleştirisini sanırım “Kürdistan’da Sinn Féin, Türkiye’de SYRIZA olmak” şeklinde adlandırıyor. Gerçi Sinn Féin – IRA ilişkisiyle, HDP – PKK ilişkisi farklıdır.)

İşbu memnuniyetsizlikten daha yakıcı olan varoluşsal sorunsa, birinci madde olarak saydığımız açmaz. Savaşan bir örgütle aynı tabanı paylaşan, savaşçıyla bağlantılı bir barış siyaseti… Bu tabloda, HDP, her ne kadar Kürt hareketinin yarattığı en başarılı kitle partisi olsa da (Türkiye’nin en güçlü üçüncü partisi), savaş gerçeği sebebiyle silinme tehdidinin soğuk nefesini hep ensesinde hissedecek.

İçinde bulunduğumuz ve önümüzde duran, sürecek olan bu sarsıntılarla dolu büyük altüst oluş döneminin tetikleyeceği değişimlerden Kürt hareketi de azade olmayacak. Hendek savaşlarıyla tabanda meydana gelen moral gerileme ve suspus oluş durumuyla, yine tabanın bir kısmında uç veren PKK’den soğuma zuhuru, Türkiye’nin Rojava’da savaşa girmesiyle belki daha da büyüyecek, belki de savaş, bir kopuşla PKK’yi güçlendirecek.

Başkası olma kendin ol!

Türklük, Kürtlük, sol mevzuuna dönelim.

Bir kere en başta belirtelim ki, bu “Türkler ve Kürtler” genellemesi, iki halklılık indirgemeciliği, -en azından benim gibi Türk ya da Kürt olmayanlar için- bayağı can sıkıcı. Kaplan, “Türkler” derken aslında sadece Türkleri kast etmiyor. Türklerle birlikte Çerkesleri, Lazları, Gürcüleri vesaire de aynı torbaya koyuyor. İlgili “de facto”, “gayr-ı ihtiyari” tasnif solda da vardır: “Kürt değilse Türk’tür.”

Bu, Türkiye’de başka halkların da olduğunu bilmezlikten değil, bir tür “rahatlık”tan kaynaklanıyor. Kürt olmayanların asimilasyona, Türklüğe daha meyyal olmaları, politik taleplerle öne çıkmamaları onların görünmezliğine yol açıyor, yok sayılmalarını kolaylaştırıyor. Zaten bırakın bir ulusal kurtuluş mücadelesini, basit dil, kimlik, kültür talepleri dahi birçok solcumuz tarafından “bir Lazlar eksikti!” şeklinde karşılanabiliyor. Ek bir “külfet” olarak görülüyoruz yani ve kulakta küçümser bir tınlama bırakan “mikro milliyetçilik” yaftasıyla etiketleniveriyoruz.

Hasip Kaplan’ın HADEP’in Çerkes genel başkanını unutuşu gibi, bazı solcular da kendi kimliğinin de farkında, peşinde olan birçok Laz, Çerkes, Arap devrim şehidini unutuyor.

Solcu Türklere bir başka mercek daha tutalım. Daha doğrusu, Marksist Türklerin bir kesiminde görülen Türklük fobisine, “Türk’üm” demekten utanmaya. Bu fobi, çok uçtaki bazı kişilerde öyle bir vaziyet almıştır ki, olmadığı hâlde Kürt’üm, Ermeni’yim, Rum’um, ne bileyim işte Laz’ım diyenler (*) bile görülür. Tam bir bunalım hâli, kendini ulusal ekseriyetten değil, azınlıkta tanımlama isteği. Türk’ün tarihindeki katliamlardan, Türk devletinin baskıcılığından dolayı, sanki “Türk’üm” deyince suça ortak olunacakmış hissi.

Bu elbette yanlış ama solda var -faşistlerin “Türk’üm diyemiyoruz artık!” saçmalığıyla çok farklı bir durum elbet. Kendi Türklüğüyle barışamamak, kendini ulusal kimlikler üstü bir yere koyma kaçışına götürüyor. Hâlbuki sol, herkesin kendi rengiyle; dayanışma, mücadele, herkesin kendi olarak katılmasıyla güzel.

Türk’ün Türk, Kürt’ün Kürt, Laz’ın Laz, Çerkes’in Çerkes, Zaza’nın Zaza, Arap’ın Arap, Ermeni’nin Ermeni olabildiği, herkesin gönül rahatlığıyla “ben buyum” diyebildiği, kimsenin başka bir kimliğe zorlanmadığı ya da kendini zorlamadığı bir iklim gerek. Bizim bugün tek üst kimliğimiz ve ülkenin ekseriyetiyle ayracımız iyi kötü solcu olmamız, demokratlığımız, kimseye doğuştan gelen özelliklerinden dolayı düşman olmamamızdır.

Başka da bir yapışkana ihtiyacımız yok.

Halklarımızın kardeş değil ama iyi komşular olduğu günleri umarım görebiliriz. Bu “ütopya”ya ulaştıracak tek bağlaç da sosyalizm.

Bayrağını yükselt.

“Başkası olma” çağrısıyla tek kastımız ulusal, etnik kimliğin farkındalığı değil, ideolojik mânâda da kendin olma, sağcılıklardan sağcılık beğenip başka politik kümelere yanlamama temennisidir de.

 

İsmail Güney Yılmaz

Dipnot: 

(*) Hassas arkadaşlar için bu dipnotu koymadan edemedim. Herkesi aynı kefeye koymadık. Laz kimliğiyle ilgili şöyle bir durum da var. Anadili Lazca olmayıp, etnik Lazistan’lı (Pazar – Batum arasından) olmadığı hâlde kendini antik referanslarla Laz olarak tanımlayan kişiler de vardır. Hatta bu durumda olup (yani bugünkü etnik Lazistan’dan olmayıp), kendini hareketinin arşivine “Laz milliyetinden” diye yazdıran Karadeniz’li (özellikle Trabzon’lu) devrimciler olduğunu da biliyoruz. Benzer biçimde sonradan bir şekilde Ermeni, Rum vesaire olduklarını keşfedip, bu kimlikleri benimseyenleri de “Türklük fobisi olanlar”a dâhil etmiyorum elbette.