Türkiye’nin Suriye politikası için bir vesika

Madem bu “Esed” bu kadar kötüydü, biz daha birkaç sene evvel AKP’nin istekli politikaları neticesinde Suriye’yle neredeyse aradaki tüm sınırların kaldırıldığı iki ülke hâline neden/nasıl gelmiştik?

Aslına bakarsınız Türkiye’nin Suriye politikasını özetlemek için geçen gün AA’nın girdiği “Rakka’da bayram ‘qeyfi’” haberinin tweet’lerini buraya alt alta dizmek de kâfiydi. Kaldı ki bu sitenin okuyucuları da bu konuya gayet vâkıflar. Fakat yine de bu yazıda doğrudan resmi bir belge üzerinden bu politikanın neliği hakkında biraz konuşmaya çalışacağız.

Meseleye ilişkin olarak göz atacağımız “vesika”, T.C. Dış İşleri Bakanlığı’nın sitesinde yer alıyor. Çok alakâsız bir şey için -Gürcistan’ın güncel siyasî durumu vs.- internette aranırken, ilgili siteye girmiş bulundum. Buradan sonra, Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan derken, “ooo asıl bura için ne demişler?!” iç sesi eşliğinde Suriye başlığına da tıklamak bir “zaruret” oldu.

“Suriye’nin siyasî görünümü” başlıklı belge Suriye’nin bağımsızlık sonrası tarihiyle başlıyor. Buraya kadar bir şey yok, hatta ülkenin biraz “karışık” olan yakın tarihinin oldukça iyi özetlendiğini bile söyleyebiliriz. Metnin devamında birkaç paragraf boyu, ülkenin anayasal durumundan, siyasal/yönetimsel özelliklerinden ve BAAS ile Ulusal İlerici Cephe’den (BAAS ve onunla ittifak hâlinde olan 9 parti [*]. Sitedeyse ilgili başka bir bölümde “toplam 10 parti” denilip, BAAS’la birlikte 9 parti sayılmış) kısaca söz ediliyor.

Bizzat dikkat çekeceğimiz nokta Hafız Esad’ın ölümüyle birlikte başlayan paragrafla işaretleniyor. Buradan sonra tekstin yavaş yavaş, içeriye dönük bir propaganda metnine dönüştüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz -yani baba Esad döneminin anti-demokratik uygulamaları, belirtilmesi “gereksiz” görülüp büyük ölçüde es geçilmiş.

“Seyir”, Beşşar Esad’ın Temmuz 2000’de iktidara gelişiyleyse başlayacak.

Unutulmuş birer birer, eski dostlar!.. eski dostlar!..

Bu satırlar itibariyle Esad’ın “ne kadar lânet bir insan” olduğu yönündeki fikirlerin örnekleriyle okuyucuyla paylaşılmasının hazırlık pasları da ufaktan başlıyor. Yani artık karşımızdaki metin bir ülkenin başka bir ülke hakkında yazdığı “diplomatik tanıtım” belgesi olmaktan çıkıp, doğrudan doğruya bir ülkenin başka bir ülkeyi re-organize etme iştahasının mini ve resmî çıktısı hâlini alıyor.

Meselin seriminde, “Cumhurbaşkanı Beşar Esad’ın iktidara gelmesinden hemen sonra Suriye’de demokratikleşme, insan hakları ve ifade özgürlüğü alanlarında kısa süren nispi bir açılım dönemi yaşanmıştır. ‘Şam Baharı’ olarak adlandırılan bu dönemde, Ulusal İlerici Cephe içinde yer almayan grup ve partilerin kamuya açık toplantılar düzenlemelerine ve farklı görüşler seslendirmelerine imkân tanınmıştır. Ancak, bu dönem 2001 Şubat ayında iki bağımsız milletvekilinin (Mumin Homsi ve Riad Seif) siyasi reformlar talep etmeleri nedeniyle ‘yasadışı olarak Anayasayı değiştirmeye teşebbüs suçu’ndan yargılanarak hapse atılmalarıyla sona ermiştir” sözleriyle “Şam’ın kısa baharı”na değinilen yazıda, Esad’ın -“Esed” dememişler (!)- aslında başta “iyi bir başlangıç” yaptığı vurgulanıyor.

Daha sonraysa “bu tarihten itibaren, Cumhurbaşkanı Esad, Suriye’nin dış politikada karşılaştığı sorunları da ileri sürerek siyasi reformları bir kenara bırakmış ve ekonomik alanda tedrici reformlara yönelmiştir. Diğer yandan, ülkede demokrasi ve reform talep eden çok sayıda muhalif, 2005 Ekim ayında ‘Şam Deklarasyonu’nu imzalamışlar, ancak bu muhaliflerden bir kısmı daha sonra hapse atılmış, bir kısmı ise ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştır.” cümleleriyle okuyucunun zihnine doğru kontra-atak süratle şeddelenmekte.

“2011 yılı başında Tunus ve Mısır’da başlayan ve ‘Arap Baharı’ olarak adlandırılan”, “demokrasi ve değişim rüzgârı”na(!) selâm çakıldıktan sonra “bölgesel ve uluslararası alanda ihtilafın barışçıl bir şekilde çözümlenebilmesini teminen ortaya konan çeşitli plan ve yol haritalarını uygulamaya yanaşmayan rejim”in (…) “daha özgür ve demokratik bir Suriye özleminden beslenen meşru talep ve beklentileri dile getiren halkı, ülkenin barış ve istikrarını bozmayı amaçlayan teröristler olarak nitele”yip, (…) “sorunları şiddet kullanarak bastırma yoluna” başvurarak ülkeyi bir “şiddet sarmalı”na soktuğunun altı çiziliyor. Rejimin “Barışçıl göstericilerin üzerine ateş açmak suretiyle başlattığı şiddet politikasını, bilahare tank, çok namlulu roketatar ve top gibi ağır silahlar kullanarak tırmandırması” (…) “savaş uçakları ve helikopterle havadan yaptığı bombardımanlar ve balistik füze saldırılarıyla da yerleşim yerlerini ayrım gözetmeksizin vurması”, hatta “bununla da yetinmeyerek”, “21 Ağustos 2013 tarihinde Şam’ın kırsal bölgelerine yönelik düzenlediği saldırılarda kimyasal silah kullanarak” (…) “aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu 1.400’ün üzerinde kişiyi öldürmesi” ve “5.000’nin üzerinde kişiyi ise yaralaması”yla olayların ivme kazandığı tereddütsüz bir dille ifade ediliyor.

Savaşın tüm vebâlini rejime yükleyen ve içine girilen vecd durumundan olsa gerek anlatım bozukluğu yamaçlarında küçük bir tura da çıkan sözler ise bu paragraflara şöylece ekleniyor; “rejimin şiddetinin yol açtığı kıyım ve tahribat neticesinde, 200 bine yakın Suriyeli hayatını kaybetmiş, yaklaşık 6,5 milyon kişi ülke içinde yerlerinden edilmiş, yardıma muhtaç kişilerin sayısının 9 milyona ulaşmış, komşu ülkelere sığınan Suriyelilerin sayısının 2,5 milyonu aşmış, 150 milyar Dolarlık ekonomik tahribat ise trajedinin vahametini daha da artırmıştır.”

“Ülke tanıtım belgesi”nin son paragrafındaysa coşku veriliyor: “Bölgesel ve uluslararası güvenlik ve barış açısından ciddi bir tehdit oluşturmayı sürdüren ve aradan geçen üç yılı aşkın sürede insanlık suçu işlemekte sınır tanımadığını da defalarca kanıtlayan rejim, halkın ve uluslararası toplum nezdinde meşruiyetini yitirmiştir.” Ve muhtemelen tüm metin boyunca en çok söylenmek istenen ve övünülen bilgi de son cümlede kendine satırlar boyu arandığı yeri buluyor: “Bölgesel ve uluslararası güvenlik ve barış açısından ciddi bir tehdit oluşturmayı sürdüren ve aradan geçen üç yılı aşkın sürede insanlık suçu işlemekte sınır tanımadığını da defalarca kanıtlayan rejim, halkın ve uluslararası toplum nezdinde meşruiyetini yitirmiştir.”

Fakat, burada başka/komşu bir ülkenin politikasını, geleceğini şekillendirme muradını, neo-Osmanlıcı hülyaları ve daha neleri neleri bile bir kenara bırakabilsek, hatta olur ya Türkiye’nin politikasını “haklı” bile görsek, hafızası mailere atfedilenle bir olanları saymazsak hepimizin kafamıza takmamız gereken bir husus var. Madem bu “Esed” bu kadar kötüydü, biz daha birkaç sene evvel AKP’nin istekli politikaları neticesinde Suriye’yle neredeyse aradaki tüm sınırların kaldırıldığı iki ülke hâline neden/nasıl gelmiştik?

Ya da “kardeşim Esad’lar” neden şevkle dillendirildi? Kankalık şovları, ailecek görüşmeler, “ikinci bir Azerbaycan” olarak “bir millet iki devlet”ler nasıl şekillenebildi? Ya her iki ülkenin “first lady”lerinin halkın önünde yüzlerinde bir tebessümle yufka açmalarına nereye koyacağız şimdi?

E hadi diyelim ki, o zaman “Esad’ın ve rejiminin berbat bir şey olduğu” hakikatten de bilinmiyordu, AKP hükümeti, tıpkı Cemaat’le ilişkisinde olduğu gibi “saflık” yapmış, “gerçekler”i “yine” görememişti. Hükümet rejimin anti-demokratik mahiyetine çok geç uyanabilmişti diye farz edelim.

Ama o zaman bu Suudi Arabistan’larla, Katar’larla olan dostluğu, Ömer el-Beşir’e duyulan sonsuz sevgiyi, teskin olmak bilmeyen Mursi fanatizmini ne yapacağız?

Tamam bunları da bırakın, ama mesela bu “Arap Baharı” bilindiği gibi Bahreyn’i de çoktan vurdu, orada da sular durulmuyor. Şiiler, Sünni tandanslı diktatörlüğe karşı ayakta. Peki Ortadoğu ve Balkanların en demokrat hükümetinin orası için tek bir reaksiyon göstermemiş olmasını, “katliaaaammm!” diye çıngar çıkarmamasını nasıl yorumlayacağız?

Demem o ki, Esad’ı ve Erdoğan’ı sevin, sevmeyin ya da onlara -ve dolayısıyla da yönetimlerine karşı- nötr olun; AKP’nin dış politikasının nereden bakarsanız bakın bir tutarsızlıklar deryası olduğu, meşruiyet ve adalet temeline dayanmadığı, bunun bir saplantılar toplamına dönüştüğü ve belki de her şeyden önemlisi hiçbir şekilde samimiyet barındırmadığı çok açık değil mi?

06.10.14/Lazistan

(*) Ulusal İlerici Cephe bileşenleri: BAAS (Arap Sosyalist Baas Partisi. Baas/Ba’ath = diriliş), Arap Sosyalist Hareketi, Arap Sosyalist Birliği, Suriye Komünist Partisi (Khalid Bakkdash fraksiyonu), Suriye Komünist Partisi (Yusuf Faisal fraksiyonu), Suriye Demokratik Birlikçileri, Sosyalist Birlikçiler, Demokratik Sosyalist Birlikçi Parti, Arap Demokratik Birlikçi Partisi, Ulusal Yemin Hareketi. Daha önce bu cephenin bir parçası olan Suriye Sosyal Milliyetçi Partisi ise Mayıs 2012 seçimlerinde ayrılıp Özgürlük ve Değişim İçin Halk Cephesi’ne geçti -fakat Cumhurbaşkanlığı seçiminde Esad’ı desteklediler-. Son parlamento seçimlerine göre Suriye Parlamentosu’nda Ulusal İlerici Cephe’nin 168 (BAAS: 134, Sos. Birlikçiler: 18, SKP [Bakdash]: 8, SKP [Faisal]: 3, Ulus. Yemin H.: 3, Arap Sos. Bir.: 2), Özgürlük ve Değişim için Halk Cephesi’nin 6 (Sur. Sos. Mil. P.: 4, Halkın İradesi P.: 2) sandalyesi var. Meclisteki bağımsız vekillerin sayısıysa 77.

– Tartıştığımız metin için [bkz]

Sendika.Org – 06.10.14/Lazistan