Türkiye’de Ölüm Oruçları

53. gününe gelen açlık grevleri bize kimilerinin unutup gittiği, kimilerinin asla aklından çıkaramadığı, kimininse hiç mi hiç haberdar olmadığı uzun ve ağrılı bir tarihi hatırlatıyor.

12 Eylül günü PKK’li ve PJAK’li tutsakların Kürtçe anadil hakları ve Öcalan’ın üzerindeki tecridin kaldırılması talebiyle başlattıkları, bugün 600’den fazla tutsakla onlarca hapishanede sürdürülen direnişle, ölüm oruçları Türkiye’de tekrar gündeme geldi.

53. güne gelen ve ölüm riskinde kritik eşiğin aşıldığı bu eylem, bize kimilerinin unutup gittiği, kimilerinin asla aklından çıkaramadığı, kimininse hiç mi hiç haberdar olmadığı uzun ve ağrılı bir tarihi hatırlatıyor aynı zamanda.

“Bu İnsan Halkına Borçludur!” *

Daha önce de çeşitli açlık grevi eylemleri yapılmış olsa da, Türkiye’de ilk ciddi, kitlesel ve adı konulmuş ölüm orucu direnişi yine PKK’li tutsaklar tarafından Diyarbakır hapishanesinde başlatıldı.  Hapishanede bugün de hemen herkesçe mâlum olan vahşi şartları protesto için 14 Temmuz 1982 günü direnişe geçildi.

Ülkenin karşılaştığı bu ilk ölüm orucu eylemiyle, eylemin fizikî yıkıcılığının dehşeti ve onun yanı sıra direnişçilerin ellerinde tuttukları psikolojik üstünlük gerçeği, dışarıdakileri çoğu kez motive edici gücü de apaçık bir şekilde görülmüş oldu. Temmuz ’82 ölüm orucu boyunca idarenin tutsaklara canice muameleleri artarak tüm süratiyle devam etti. 9 Eylül günü Kemal Pir, 12 Eylül’de M. Hayri Durmuş, 15 Eylül’de Akif Yılmaz ve 17 Eylül’de Ali Çiçek yaşamlarını yitirdiler. Ancak içerideki bu amansız zulme karşı verilen direniş, Kürt hareketini açık faşizm sürecinden ‘ 80 öncesine göre çok çok daha güçlü bir organizasyon olarak çıkmasını sağladı. Yani ortaya çıkan durum; “rüzgâr ekenin, fırtına biçmesi ” olarak yazıldı memleketin siyasî tarihine.

Diyarbakır hapishanesinde 1984’te bir ölüm orucu direnişi daha gerçekleştirildi. Bu eylemde de Mart ayı içinde PKK’li Cemal Arat ve Devrimci Yol’cu Orhan Keskin öldüler. Ortaya konulan bu eylemler, yalnızca ölümleri değil, sağ kalan onlarca insanın da ömürleri boyunca kurtulamayacakları fiziksel ve ruhsal sakatlıklar ve hastalıkları da beraberinde getirdi. Ayrıca eylemler boyunca pek çok protesto amaçlı kendini yakma eylemleri de yaşanmıştı.  Muhataba karşı “sert” bir saldırı eylemi olan ölüm oruçları yarattığı ölüm dalgasıyla izleyenlerin zihinlerinde de daha önce tecrübe edilmemiş aynı şekilde sert bir psikolojik etki gerçekleştiriyordu.

“Bu Zincir Böyle Kırılacak!”*

1984 yılının 11 Nisan günü Metris hapishanesindeki Devrimci Sol ve TİKB davası tutsakları, tek tip elbise dayatmasının sona erdirilmesi, işkenceden vazgeçilmesi, politik tutukluluk hakkı ve sosyal ve insanî şartlar için açlık grevine başladılar ve bu eylem dört yüz tutsakla 45. Günde ölüm orucuna dönüştürüldü. Direnişin altmışıncı ve yetmişinci günlerinin başında Abdullah Meral, Haydar Başbağ, M. Fatih Öktülmüş, Hasan Telci yaşamlarını yitirdiler. Açlık grevleri, özellikle tek tip dayatmasının durdurulması ile kesin olarak Şubat 1986’da sona erdirildi.

’84 Metris direnişinin kazanımla sonuçlanmasının yanı sıra bir özelliğiyle daha önemliydi. Bu, TAYAD’lı tutsak ailelerinin dışarıda ölüm oruçlarına ve açlık grevlerine devlete baskı oluşturabilecek güçlü bir desteği örgütleyebilmiş olmasıydı.

Ne var ki, pek çok kazanıma karşın, 12 Eylül’ün zorlu koşullarında ’84 bir son olmamıştı. 1988 yılında bir ölüm orucu eylemi daha Diyarbakır’da örgütlenecek ve bu eylemde de Mehmet Emin Yavuz yaşamını yitirecekti.

Yazının bu durağında, dönemin ölüm oruçlarıyla ilgili sol güçlerin toparlanma trendleriyle ilintili bir dipnot düşmek de doğru olacaktır sanırım. Görülüyor ki, PKK’nin Diyarbakır hapishanesinde ördüğü güçlü direnişle dışarıda Kürt halkı içinde yoğun taraftar kazanmasına paralel biçimde, bugünün DHKP-C’si olan Devrimci Sol’un da Metris’teki direnişiyle sol örgütler içinde ’80 sonrasının en eylemci ve en yüksek kitle sempatisine sahip devrimci hareketi olarak kendini var etmeyi başarabilmesi içerideki eylemselliğin dışarıdaki yankılanma gücünün kanıtı.

Onlar İçin ‘Yiyorlar’ Dediler”*

’80’li yılların sonuna doğru dönemin adalet bakanı olan Mehmet Topaç, tek tip elbiseden ve mahkûmların “tabutluk” olarak adlandırdığı cezaevlerinden vazgeçildiğini söylese de, “tabutluklar” tekrar gündeme gelecek, ülke yıllar sonra kitlesel bir ölüm orucu eylemiyle daha sarsılacaktı.

Tabutluk tipi cezaevlerinin Refah-Yol hükümetinden o zamanın adalet bakanı Mehmet Ağar’ın “Mayıs Genelgesi”nden sonra tekrar gündeme getirilmesiyle, o güne kadar ki en büyük ölüm orucu eylemi hapishanelerde başlamış oldu (355 ölüm orucu ve 2174 açlık grevi eylemcisi vardı). DHKP-C, TKP(ML), TİKB (1), TKP/ML, MLKP, Ekim, TKEP/L,THKP/C HDÖ, Direniş Hareketi ve TDP davası tutsakları (Cezaevleri Merkez Koordinasyonu) eylemi örgütlemişlerdi.

Bu yüksek katılımlı ve ülke gündeminde de yoğun ses getirmiş olan eylem, 12 devrimcinin (Aygün Uğur, A. Berdan Kerimgiller, İlginç Özkeskin, Hüseyin Demircioğlu, Ali Ayata, Müjdat Yanat, A. İdil Erkmen, Tahsin Yılmaz, Yemliha Kaya, Hicabi Küçük, Osman Akgün, Hayati Can) yaşamını yitirmesinden sonra, istifa eden Ağar yerine gelen Şevket Kazan’ın 69. Günde taleplerin kabul edildiğini ilân etmesi üzerine sona erdirildi.

Ancak “talepler kabul edildi” denilmesiyle hapishanelerde yaşanan geçici rahatlama uzun sürmedi. ’96 ölüm orucu direnişinin hem öncesinde, hem de sonrasında yaşanan hapishane katliamları (Diyarbakır, Buca, Ümraniye, Ulucanlar) yaklaşan büyük katliamın habercisiydi.

2000 Ölüm Orucu … “Fedâ”

F tipi cezaevlerinin gündeme gelmesiyle -dönemin başbakanı Ecevit, “cezaevlerindeki sorunları hâlletmeden, Avrupa Birliği’ne giremeyiz, ilerleme kaydedemeyiz” diyordu (!)- 20 Ekim 2000 günü DHKP-C, TKP(ML) ve TKİP tutsaklarınca açlık grevine başlanıldığı ilân edildi. Bir ay sonra ölüm orucuna dönüşen eyleme kısa sürede birçok örgüt katıldı ve eylem daha da kitleselleşip yayıldı.

Yüzlerce tutsağın sürdürdüğü eylem, başta hükümetçe görmezden gelinse de zaman içinde direnişin yarattığı baskıyla devlet, tıpkı ’96 ölüm orucunda olduğu gibi aydınlar ve bazı milletvekilleri kanalıyla DHKP-C ve TKP(ML)’nin temsilcileriyle görüşmeye başladı. Ancak kısa sürede bu görüşme hamlelerinin bir oyalama ve aldatmaca taktiğinden ibaret olduğu anlaşıldı (2). 19 Aralık 2000 gecesi resmî adı Hayata Dönüş, gerçek adı Tufan olan ve Türkiye’nin Kıbrıs harekâtından sonra gerçekleştirdiği en büyük askerî operasyonla cezaevleri yakıldı yıkıldı. Devlet, yaşamı kendine emanet olan 28 devrimci tutsağı katletti. Operasyon sonrası tutsaklar, F tiplerine sevk edilse de eylem büyüyerek sürdü ve ölüm oruçları dışarıya da taşındı.

Ancak, 28 Mayıs 2002 günü DHKP-C dışındaki tüm örgütler ölüm orucunu bıraktıklarını bir bildiriyle açıkladılar -TKİP, bildiriye imza atmasa da fiilen eylemi bıraktı- ve böylece DHKP-C zaman zaman TKEP/L  gücü oranında destek verse de eylemde yalnız kaldı.

Uzun süre sol medyada dahi neredeyse görmezden gelinen direniş,  avukat Behiç Aşçı’nın ölüm orucuna başlamasıyla tekrar ülke gündemine taşınmış oldu. Aşçı eyleminin 294. günündeyken -2000 ölüm orucunda B1 vitamini alındığı için eylemler uzun sürebiliyordu- devlet tutsakların ortak havalandırmaya çıkma gibi haklarını kabul edince de (3) DHKP-C ölüm orucuna süresiz ara verdiğini açıkladı.

Dünya tarihinin en uzun ve en yüksek kayıplı ölüm orucu böylece sona ermiş oluyordu. Fakat bu direniş ve direniş boyunca yaşananların bakiyesi ağır yaralar, gerek illegal ve yasal solda yarattığı psikolojik ve nicel tahribat, gerekse de ölüm orucu eylemcilerinden sağ kalanlarının üzerinde bıraktığı tamir edilemez izlerle tüm canlılığı ve yakıcılığıyla yaşamaya devam ediyor (4).

Artık geri dönülmesi güç fiziksel tahribatlar yaratma aşamasına gelmiş olan bugünkü direniş de eğer tutsakların taleplerine kulak verilip adım atılarak bitirilmezse, ülkenin ölüm oruçlarının getirisi sarsıntı, yara ve kayıplarına düzinelerce yenisi eklenmiş olacak. Lânet bir tecrübeyle kânîyiz ki, her geçen gün daha çok geç kalınmış demektir.

 

İsmail Güney Yılmaz

(İGY/HK)

Notlar:

* Bu İnsan Halkına Borçludur: M. Hayri Durmuş’un mezar taşında yazan sözü. 14 Temmuz eyleminin öncülerinden olan Durmuş, ölüm orucunun 55. gününde hayatını kaybetti.

* Bu Zincir Böyle Kırılacak: Grup Yorum, Berivan albümü, Üçleme şarkısı

* Şevket Kazan’ın “Ölüm orucu yok, içeride yiyorlar” sözlerine gönderme. Grup Yorum Boran Fırtınası albümünden.

(1) TİKB, eylemini Süresiz Açlık Grevi adıyla sürdürdü.

(2) Görüşmelerle ilgili ayrıntılı bir döküm için Halk Cephesi’nin o dönemki yayın organlarından olan “Kurtuluş” adlı derginin 2005 yılında çıkan sayısındaki (o yılın tek sayısı) ilgili yazıya bakılabilir.

(3) Bu uygulama pek çok cezaevinde keyfî olarak uygulanmamasıyla gündeme geldi.

(4) 122 devrimci yaşamını yitirdi, bunların hapishanelerde ve Armutlu’da katliamlarda ölenlerle bombalı eylemler gerçekleştirenler dışında çok büyük çoğunluğu ölüm orucunda öldü. 600 insan ölüm orucu sebebiyle kalıcı olarak sakat kaldı. Geçtiğimiz günlerde bir televizyon programında duydum Türkiye, dünyada Wernice-Korsakoff hastalığına en çok rastlanan ülke ve bu oran geriye kalan tüm ülkelerin iki katı! Katliamın, eylemin ve sürecin solda büyük bir yarılma ve ayrışma yarattığını söylemiştik. Bunlardan biri, artık kimi teorik sol dergilerde Türkiye’deki dönemin “post devrimcilik” dönemi olduğunu söyletebilecek kadar ileriye gitmiş yasa dışı ya da yasal kanatlardaki solun gerilemesi ve yaşanan yenilgi psikolojisidir. Diğeri de DHKP-C ve diğer bütün sol yapılar arasında zaten var olan psikolojik durum, politik duruş ve bakış açılarındaki makasın daha da bir açılması ve söz konusu örgütle diğer örgütlerin iyice uzaklaşmasıdır.

Bianet – 28.10.2012  / Okmeydanı