Türkiye’de gerçek bir kutuplaşma var mı?

Bir tarafın saldırgan, bir tarafın ise savunmada bile olmadığı bu tabloda gerçek mânâda bir siyasal kutuplaşmadan ne kadar söz edebiliriz?

 

“İnsanlar tarihlerini kendileri yaparlar; ama kendi keyiflerine göre, kendi seçtikleri koşullar içinde yapmazlar, doğrudan belirli olan ve geçmişten gelen koşullar içinde yaparlar. Bütün ölmüş kuşakların geleneği, büyük bir ağırlıkla, yaşayanların beyinleri üzerine çöker. Ve onlar, kendilerini ve şeyleri, bir başka biçime dönüştürmekle tamamıyla yepyeni bir şey yaratmakla uğraşır göründüklerinde bile, geçmişteki ruhları kafalarında canlandırırlar, tarihin yeni sahnesinde o saygıdeğer eğreti kılıkla ve başkasından alınma ağızla ortaya çıkmak üzere, onların adlarını, sloganlarını alırlar.”

Marx, 18. Brumaire

AKP’nin tek parti iktidarı döneminde en çok gündemleşen ve menfi bir içerik katılarak, bir “yas” nesnesi olarak anılan meselelerden biri kuşkusuz siyasal “kutuplaşma”. Türkiye siyasî haritasındaki üçe bölünme hâlinden kendi tanısına zemin bulan bu meselenin ne denli sahici bir kutuplaşmayı imlediği ise başka bir soru(n). Biz de bu yazıda bu konuyu irdelemeye çalışacağız.

Toplumda bilhassa “laisist – anti-laisist” ya da daha doğru bir deyimle “Tayyipçi – anti-Erdoğan” kutuplaşması olduğu doğrudur fakat bu mezkur “kutuplaşma”nın son derece düşük bir yoğunlukta seyrettiği de açıktır. Bu açıdan bakıldığında 12 Eylül öncesi “hafif” bir “iç savaş” tecrübe etmiş bir ülkede, mevcut hakikatin ne denli bir kutuplaşma sayılabileceği de tartışmalı hâle gelecektir. Yine de içinde bulunduğumuz durum için somut çatışma içermeyen yumuşak bir kutuplaşma tanımı yapabiliriz.

Rejimin tüm ülkeye, devlete hâkim, tüm hayatların üzerinde kesif ve rakipsiz bir etkiye sahip, psikolojik üstünlüğü kesin, ideolojik/ felsefî zorlamasının yaygınlaşmış/ derinleşmiş olduğu bir düzlemde ve buna karşı etkin bir mukavemetin örülemediği bir durakta çokça dillendirilen kutuplaşma söyleminin oldukça eksik parçalara sahip olduğunu söylemek yanlış sayılmamalıdır.

İşin burjuva fraksiyonlar cephesinin ise yukarıda andığımız vaziyetten bir farkı yoktur, hatta orada durum daha kötüdür. Ki o cephedeki durum da, – devrimciliğin iyice “marjinalleştiği” bu zamanlarda- halk içindeki durumu etkileyen başat belirleyendir. Halk içinde radikal bir kopuşmanın gerçekleşmemesi sadece devrimci bir çıkışın, derlenmenin yokluğuyla değil burjuva/ düzen içi muhalefetin iktidara biteviye uyumlanmasıyla da ilgilidir.

Oligarşi ve fraksiyonları içinde görülmemiş düzeyde seyreden yekvücutluk, radikalizmin r’sini dahi rafa kaldırmıştır.

Benzeşme istidadı

“Genel muhalefet”, bugün iktidarla olabilecek en azamî biçimde benzeşmekten başka bir çıkar yol, büyüme için bir çare göremiyor. AKP’yi iktidardan düşürmek için tek yol olarak görülen bu hat, aslında onun iktidarını güçlendiren, ömrünü uzatan birincil faktör olarak karşımızda durmaktadır.

Bir cephe giderek sakınmasızlaşırken, taarruz siyasetini durmadan sertleştirip, o yönde uzmanlaşırken, karşı taraf “aman ağzımızın tadı kaçmasın” güdülenmesiyle yumuşak başlılaşmayı erdem olarak sunmakta, her geçen gün rejim tarafından daha da köşeye sıkıştırılmakta.

Bir tarafın saldırgan, bir tarafın ise savunmada bile olmadığı bu tabloda gerçek mânâda bir siyasal kutuplaşmadan ne kadar söz edebiliriz?

Zaman zaman nadiren de olsa söylemde sertleşen siyasî ortam, “zurnanın her zırt dediği” yerde iktidar lehine bir atmosfere kolayca bükülebilmektedir. Bu Erdoğan’ın veya aynı anlama gelen AKP’nin, devletin siyasal kıvraklığından, eşsiz becerilerinden kaynaklanan bir büyülü gerçek değil, muhalefetin basiretsizliğinden, sinmişliğinden, korkularından kaynaklanan acıklı bir vaziyet.

Cesaret kendine bir özne arıyor ama bulamıyor.

En kritik anlarda rejimin sahaya sürdüğü milliyetçilik, din, iman mavraları her defasında işe yarıyor, burjuva muhalefetini Saray ehlinin avuçları içine atıyor, hatta onu, onun bir parçası/ uzantısı hâline getirebiliyor.

Karşı-siyaset kurulamayan, siyasetin tek elden kurgulanıp, yönetildiği bir ülkede, başta büyük görünen başarılar bile, iktidarın alan açıklığı, manevra sahasının genişliği sayesinde kadükleşebiliyor. Anayasanın, kırıntı bir “demokrasi”nin, meclisin, hukukun olmadığı, bunların dileğe ve mevcut konjonktüre, şartlara, çıkara göre rahatça düzenlenebildiği bu kabullenilmiş sürekli olağanüstü hâl rejiminde bu vaziyet şaşırtıcı değil.

Oyunu, egemenin dayattığı ve dahası gönlünce değiştirebildiği kurallara göre oynamayı kabul ederseniz, yenilgi kaçınılmaz olur. O hâlde başka/ karşı bir oyun kurabilecek bir irade, siyasal akıl gerekiyor.

Radikal muhalefet

Türkiye’de solun, devrimciliğin tarihinin en kötü, en bunalımlı dönemlerinden birini yaşadığını söylemenin bir tespit olarak değeri yok. Bu gerçek herkesin görebileceği açıklıkta bir durum. Burada asıl sorun, bu defa ortada ciddi bir umut sorununun olması.

Sol, Türkiye’de daha önce de kötü süreçlerle, bundan çok daha kötü süreçlerle başa çıkmak zorunda kaldı ama toparlanıp, ileri atılabilecek gücü, enerjiyi hep kendisinde bulabildi. Derlendi, toparlandı, büyüdü. Bir odak, bir siyasal özne olabilmeyi çeşitli düzeylerde de olsa başardı.

Şimdi ne yazık ki hareket bunun uzağında. Sadece sol değil, çok daha hacimli bir kümeyi işaretleyen Kürt hareketi de bir nevroz safhasında. Kürt hareketi her şeye rağmen tek parça ve büyük bir gövde olarak ayakta dursa da siyasal manevra yönünden zayıflamış, sıkışmış durumda. Dahası Kürt halkının dinamizmini, eylemliliğini, reaksiyonerliğini içinden geçtiğimiz süreçte -şimdilik- yitirdiği de açık biçimde görülüyor.

Tuhaf bir örnek gibi gelebilir ama nadiren de olsa Kürdistan’da gerçekleşen kitle eylemlerinde bilindik “cüretkâr” sloganlar yerine “hak hukuk adalet” gibi daha “Türkiye genel muhalefeti”ni işaretleyen şiarların duyulması da başka bir açıdan bir gösterge olsa gerek. “Türkiye’nin en karanlık yılları” olarak anılan ‘90’lı yılların ilk yarısında bile cesaretle sokağa atılmaktan, namlular önüne çıkmaktan korkmayan Kürt halkının mevcut sessizliğini herhalde sadece “korku”yla, “sinmiş”likle açıklayamayız.

Durum, devrimci harekette ise Kürt hareketine göre kuşkusuz daha kötü. Bir “tasfiye” hâlinden söz edilebilecek denli kötü.

Burjuva muhalefetini esir alan benzeşme eğilimi, farklı biçim ve boyutlarda buraları da etkiliyor. Siyasal yumuşama, daha büyük politik öznelere yaklaşma trendi genel bir hâl alıyor. Kendi ideolojik meşruiyet bilincine dair bir sakatlanma, yaralanma, ne yazık ki dillendirilmesi elzem somut bir gerçek ve problem olarak ortada duruyor.

Gerçek bir kutuplaşma

Malum, toplumlar tarihi sınıf çatışmalarından ibaret. Bu, tarihin motorunun “kutuplaşma” olduğuyla aynı anlama gelir. Dolayısıyla “kutuplaşma”yı olumsuz bir muhtevayla anmak Marksist perspektife yakışan bir halet-i ruhiye olmayacaktır.

Asıl dertlenilmesi gereken şey, ortada gerçek mânâda bir kutuplaşma olmaması, devrimciliğin sınıf lehine bir kutuplaşmayı organize edecek, yönlendirecek bir kudrete sahip olamayışı olmalı.

Açık ki, saz bugünlerde egemenlerin elinde. Mazlumlar, kendi kaderleri üzerinde söz sahibi değil ve pseudo-kutuplaşmaların yumuşak minderlerindeki ikiyüzlü güreşlerin takibiyle heyecanlanmakla meşgul.

Onları ringe çekip, gerçek bir kavgayı dosta, düşmana, aklı karışığa gösterecek bir an çatıp gelmedikçe, bu yönde kararlı, güçlü bir kopuş gerçekleşemedikçe, halk, izleyen ve güdülen olmayı sürdürecek.

Halkın asıl ve görkemli zaferinin kendi lehine bir kutuplaşmadan geçtiğini kavrayabilmesi için bir irade şart. “Sınıf”ın eskimiş ya da “süs” olsun diye kullanılan bir ibare olmaktan çıkarılıp, bir siyasî özne olarak hayata/ akışa müdahale için ileri sürülmesi gerektiği kendini bağırıyor.

Bu kötümser zamanlara, iyimser bir irade gerekiyor.

Süreç, kendi tarihini, kendi geçmişinden gelen deneyimlerin ışığında, çağın kendini dayatan gerçekleriyle uyumlu bir bilgelik ve “teslimiyetle” yapacak yapıcılarını bekliyor.

“Tarihin yeni sahnesi”, “onların adları ve sloganları”nı, yeni adlar ve sloganlarla buluşmaya çağırıyor.

 

İsmail Güney Yılmaz

sendika.org