Türkiye Soluna Bir Solukluk Tarihçe (3)

Sadece sol üzerinde değil ülkede siyasetle ilgili olan hemen herkeste,her oluşumda ve her alanda çok ağır izler bırakan 12 Eylül -sekiz ülkücünün de idam edildiğini söylemek olayın vardığı boyutları göstermek için yeterli olacaktır sanırım- en büyük darbelerini, elbette ki, kendi varlığının sebebi olan sola vurdu.İdamlar,işkenceler,yargısız infazlar,sokak ortasında dayaklar,insanlık dışı muameleler,zaptürapt çabaları solun bedenine cerahatli çıbanlar işledi.

Yenilgi ve Kabusu Yenme Çabaları

Askeri faşist diktatörlüğün gelişi, hiçbir sol örgüt için bir sürpriz değildi.Hemen her örgüt, 12 Eylül’e giden süreçte dergilerinde bu olası durumun tahlilini yapıyordu.Ancak, her şeye rağmen yine de sol, darbeye hazırlıksız yakalanmış gibi oldukça kısa bir sürede askeri yönetim tarafından bastırıldı ve büyük ölçüde etkisizleştirildi.Örneğin, faşist diktatörlüğe karşı en sert ve aksiyoner karşılığı gösterme gayesinde olan DS, uzun süre hakkında ana dava açılabilmesini bile bir hayli zaman geciktirecek kadar dışarıda eylem koyma çabasında olsa da sonuç olarak hemen hemen tüm kadrolarıyla  zindanlara düşmekten kurtulamadı.

Nihai olarak DS de, darbeden bir kaç yıl sonra “ricat” kararı almak zorunda kalacaktı.
Tıpkı DS gibi, herhangi bir kadrosunun yurtdışına çıkmasına yasak koyan TİKB de -TKEP de önderliği Teslim Töre dışındaki herkese bu yasağı koymuştu- gücü oranında direnişi sürdürmeye çalışsa da onlar da “mutlak kader”den kurtulamayıp, dışarıdan tamamen silindiler.İçerideki TİKB militanlarıysa işkencede çözülmeme gelenekleriyle deyim yerindeyse efsaneleştiler.Etkili eylemler hedeflediği anlaşılan MLSPB ise yine bir eylem arifesinde, lider kadrolarından Şemsi Özkan’ın kendi isteğiyle polise itiraflarda bulunmasıyla kısa sürede dramatik bir şekilde çözüldü. Acilciler,HDÖ,ÜY gibi yapılar da uzun soluklu bir direniş örgütleyemediler.

12 Eylül’e karşı direniş deyince en çok eleştiriyle muhatap kalan hareket kuşkusuz DY’dir.DY’ye yönelik bu eleştiriler, onun gücüyle de doğru orantılıdır.İnsan geçmişe dönüp, bakınca bu kadar kitlesel ve geniş bir militan gücüne sahip bir hareketin nasıl olup da askeri faşizme karşı etkin bir direniş öremediğini tabii olarak düşünüyor.Darbenin hemen öncesinde Fatsa’da Balyoz harekatıyla
darbe yiyen bu örgüt, 12 Eylül döneminde de -yıldız yumruğa atfen isimlendirilen- Demir Yumruk operasyonuyla hemen hemen tamamen örgütsel olarak kısa sürede çözüldü.12 Eylül öncesinde ve sonrasındaki operasyonlar sonucunda örgütün binlerce militanı ve taraftarı hapse girerken,çok sayıda militan da kırsal alana çekildi,daha 1980’in Kasım ayında MK ele geçirildi.Tüm bunlar üzerine zaten klasik bir örgüt görünümünde olmayan -kimi DY önderleri de savunmalarını “biz örgüt değil,dergi çevresiyiz” üzerinden yapmıştı.- DY’nin “gevşek” örgütlenmesinden arta kalan ilişkiler kafa karışıklığı içinde bir şeyler yapmaya çalıştılarsa da bu çabalar, merkezilikten yoksunluk sebebiyle etkili olamadı.Aynı dönemin bir de iç tartışmalar ve bir bölünme (Devrimci
İşçi) ile geçtiğini düşünürsek pozisyonun giriftliği daha da kesifleşir.

1982 Politik Hattı ile “Ana Gerilla Birliği” (AGB) oluşturulur, hatta DY, PKK,TKEP,Emekçi,SVP,Acil,TKP-İS ve Devrimci Savaş ile birlikte Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi’ni (FKBDC) adıyla bir birlik de kurar.Ancak tüm bu çabalar dışarıdaki liderlerden Taner Akçam’ın “eylemsizlik tavsiyesi” üstünden dönen tartışmalarla boşa çıkar.DY’nin kır kolu kayda değer hiçbir eylem koyamadan tamamen
dağılır -DY’nin kırda verdiği kayıplar, DY’nin karakollara yaptığı taarruzlardan ziyade, ordunun kıra yaptığı operasyonlardandır-.Sonuç olarak koskoca bir örgütün, yediği büyük darbelerden sonra,bir de iç tartışmalar içinde tükenip,silikleşmesine şahit olunur.Yaşanan bu iç tartışmalar DY’nin geleceğini de belirler (5).
Bir diğer büyük güç olan TDKP’nin ise 12 Eylül öncesi en önemli politik rakibi olan DY’den bile direniş açısından daha geri düştüğü söylenebilir.TDKP’nin 12 Eylül’e direniş açısından akılda kalan tek pratiği, TDKP’li militan işçilerin güçlü oldukları kimi fabrikalarda örmeye çalıştıkları protesto grevleridir.TDKP’nin minimalize olmasında verdiğimiz örnek olay dışındaki eylemsizliğin yanı sıra parti önderlerinin çoğunun göz altında pek “direngen bir tavır” gösterememeleri de etkili olur.85 senesinden sonra yayın organları etrafında ve işçi sınıfı içinde derlenmeye çalışan TDKP bu süreçte
iki ayrılık da yaşayacaktır: Ekim ve TDKİH.

12 Eylül darbesinin faşist değil sadece askeri bir diktatörlük olduğunu savunan Kurtuluş’sa muadillerinden daha da pasifleşerek, “toplumsal mücadelenin yeniden yükseleceği döneme dek” geri çekilme ve gizlenme kararı almıştır.Farklı arayışlara giren Kurtuluş, bir ara TKKKÖ (Türkiye Kuzey Kürdistan Kurtuluş Örgütü) adıyla reorganize olmaya çalışmış fakat bunda başarı gösterememiştir.Kurtuluş’un bu süreçteki alamet-i farikası “sosyalist demokrasi” tartışmalarıydı ve bu iç tartışmalar Kurtuluş’un gelecek yolunu çizecekti.-Belirtelim, 80’lerin ikinci yarısında Kurtuluş’tan örgüt içindeki Troçkistler koptu.Bugünkü DSİP bu ekibin devamı.-
Türkiye solunun ana gövdelerinden TKP, zaten 12 Eylül’e giden yolda askeri müdahale ihtimalini sezinleyip, kitlesini sokaktan çekmişti.TKP de Kurtuluş gibi darbeyi “faşizm” olarak yorumlamadı ve müdahaleyi “işbirlikçi tekelci burjuvaziye dayanan askersel bir diktatörya” olarak kodladı.TKP, darbede iki kanadın olduğunu düşünüyordu ancak bu tabii ki yanlış bir tahmindi.1981’de maruz kaldığı büyük operasyonla TKP ülke içinde tamamen eridi.Parti, 1983’te Bratislava’da gerçekleştiği 5. kongresinde bu kez askeri yönetimin “faşist” olduğu tanısını koydu.Önceden de alışkın olduğu
üzere hayli geniş bir “ulusal demokratik cephe” çağrısı yaptı.Daha sonra TKP, çalışmalarına yine ülkede legale çıkmaya kilitledi.1988’de Moskova’da TKP ve TİP’in birleşmesiyle TBKP kuruldu,alınan kararla Nabi Yağcı ve Nihat Sargın ülkeye geldiler ama devletin buna refleksi tutuklama oldu ve devlet,TKP’nin yasallaşmasına izin vermedi.TKP de kısa sürede tamamen likide oldu.-Bugünkü TKP’nin, orijinal TKP’yle direkt bir bağlantısının olmadığı malum. SİP/TKP, 1978’de TİP’ten kopan bir grubun oluşturduğu Gelenek grubunun 1992’de kurduğu STP’nin devamı. STP 1993’te kapatılınca yerine SİP kuruldu, SİP, 2001’de TKP adını aldı. Öteki TKP ise doğrudan gelenekten geliyor.BSP-ÖDP sürecini kabul etmeyen Ürüncülerin ve sanırım Savaş Yolu
çevresinin birleştiği bir parti.TKP adını kullanan bir de illegal bir oluşum var, bunların TKP-İşçinin Sesi olduğunu tahmin ediyorum-.

TKP Kongre

TKP/ML 12 Eylül sonrası dönemi teorik iç tartışmalar ve bölünmelerle geçirirken (TKP/ML-BP, sonra BP-KK/T adının aldı.Bir de TKP/ML-MPM.Daha sonra TKP/ML-B), TKEP ise Türkiye ve Kürdistan’da ortak cephe oluşturma çabalarından sonuç alamadı.1982’de Kürdistan seksiyonunun (KKP) ayrılığını yaşayan
TKEP, yine de ülke içinde asgari müşterekte örgütlü olarak kalabilmeyi de bildi.Ancak TKEP, 1986’da başlattığı yeni teorik tartışmalarla bir depresyon sürecine de girecek, örgüt içinden TKP’ye yoğun geçişler yaşanacaktır.Bu tarihten itibaren legalci bir çizgiye oturan geleneğin yolu Kuruçeşme toplantılarına varacak,1990’da bu dönüşümü kabul etmeyen bir ekip TKEP/L’yi oluşturacak ancak bu yapı da son derece etkisiz kalacaktır.-TKEP’in “legalci” ana çizgisi, ÖDP’nin kurucularından oldu.Fakat sonra Erturğul Kürkçü ve TSİP geleneğinden kimi isimlerle birlikte ÖDP’den SEH adıyla ayrıldılar.Bugünlerde bu oluşum, yine kendileri gibi ÖDP’ye katılıp, ayrılmış olan Kıvılcımcı TÖP’le parti kurma çalışmalarına öncülük etmektedir“12 Eylül ve solun direnişi” denilince bakılması gereken asıl yer hapishanelerdir.Keza dışarıda bir direniş örgütleyebilecek pek bir insan kaynağı söz konusu değidi.Hapishane direnişleri deyince de akla gelen örgüt elbette DS oluyor.DS, özellikle çok sayıda tutsağının tutulduğu Metris’te tek tip elbise dayatması ve askeri yaşam kurallarına karşı güçlü bir direniş örmüş,dışarıdaki tutsak ailelerini ve duyarlı aydın çevreyi de bu mücadeleye katmayı başararak dışarıda önemli bir sempati birikimi ve prestij kazanmıştır.Özellikle TİKB’yle birlikte örgütlenen ve dört devrimcinin yaşamlarını koyarak -sol terminolojide “şehit” kavramının kullanılmasını pek doğru bulmuyorum- cezaevi yönetiminden kazanımlar  aldıkları 1984 ölüm orucu direnişi burada başat önemdedir.Benzer şekilde PKK’nin de Diyarbakır cezaevinde baskılara karşı ölüm orucunu da içeren sert bir direniş güzergahına geçişi, onun da Kürt halkı nezdindeki prestijini artırmış ve cunta sonrası dönemde hareketin yükseliş trendinde önemli ve özel bir durak olmuştur.12 Eylül’den sonra adından en çok söz ettiren iki örgütün de gelişme temellerini ve gelecekteki mücadelelerinin yığınağını hapishanelerdeki tavırları üzerinden örmeleri ilginç bir paralellik gösterir.

Sadece sol üzerinde değil ülkede siyasetle ilgili olan hemen herkeste,her oluşumda ve her alanda çok ağır izler bırakan 12 Eylül -sekiz ülkücünün de idam edildiğini söylemek olayın vardığı boyutları  göstermek için yeterli olacaktır sanırım- en büyük darbelerini, elbette ki, kendi varlığının sebebi olan sola vurdu.İdamlar,işkenceler,yargısız infazlar,sokak ortasında dayaklar,insanlık dışı muameleler,zaptürapt çabaları solun bedenine cerahatli çıbanlar işledi.

PKK-Gerilla

Bu kabus ikliminde neredeyse çıt çıkamazken,1984’ten itibaren yükselen PKK’nin gerilla savaşı o günden,bugüne ülkenin en önemli gündem konusu oldu ve daha da öyle olacağa benzer.Solun geniş kesimleri başta PKK’ye şüpheyle baktı, hatta ona cephe dahi aldı -bugün Kürt hareketinin “doğal müttefiki” konumunda olanların o gün neler yazdıklarına bir bakmak gerek!-Türkiye’de daha önce hiç görülmemiş şekilde devlete karşı büyük bir savaşı başlatan PKK’nin varlığı,solu farklı şekillerde etkileyip,onda belli kırılmaları,gelişmeleri yahut kimilerinde de gerilemeleri kaçınılmazlaştırdı.PKK’nin savaşı,Kürt ulusal meselesiyle ilgili bir programı olmayan bir sol örgüt bırakmadı.PKK’yle her daim ittifak edenler,onu tümden “düşman” olarak tanımlayanlar ve bağımsız bir çizgi tutturanlar olarak Türkiye solu üç ana parçaya bölündü.Meclise girme ihtimali neredeyse hiç olmayan sol, Kürt hareketinin olanaklarıyla meclise de girmiş oldu -son iki genel seçim.Daha önce de,1991’de 18 HEP’li vekil SHP çatısında meclise girmişlerdi.Sonrasında yaşananlarsa Türkiye’de faşizmin sürdüğünün en önemli kanıtlarından oldu. 90’lara doğru siyasi tutukluların serbest kalmaya başlamalarıyla toparlanma çalışmalarına girişen solun bir cephesinde legalizm rüzgarları eserken,bir cephesinde de silahlı ve illegalite merkezli mücadelede ısrar su yüzüne çıktı.Bu durum,solda önemli bir farklılaşmayı da beraberinde getirdi. Dah önce de adını anmıştık; Kuruçeşme toplantıları.TKP kökenli grupların -TBKP- birleşik yasal sol parti çabalarına DY’den (Geleceği Birlikte Kuralım) ses gelmesiyle BSP,oradan da ÖDP’ye giden süreç başladı.Bu birliğe TKEP’in ana unsurları,Kurtuluş,SVP geleneğinden bir grup Kıvılcımcı ve bazı Troçkistler de katıldı.ÖDP, büyük iddialarla ortaya çıksa da solun içinde etkili bir hareket olmaktan öte geçemedi -bilhassa KESK’teki ağırlık önemli.Bu arada darbe sonrası dönemde 90’ların ortalarına doğru devrimci memurların giriştiği militan sendikacılık,sol tarihin bu evresinde son derece önemli ve moral depolatan bir uğraktır.- ÖDP’nin örgütsel evrimi içinde, içindeki farklı grupları tasfiye ede ede, partide Oğuzhan Müftüoğlu’nun öncülüğündeki DY’li grup kalacak şekilde küçülmesiyse ondan umutlu olan pek çok solcu aydın ya da taraftar için hayal kırıklığı oldu.En son Ufuk Uras’ın EDP’sinin kopuşuyla ÖDP’nin monolitikleşmeye doğru olan evrimi tamamlandı.

ÖDP

ÖDP’den kopan Kurtuluş grubu -ama yine bir “birlik” partisi olarak- SDP’yi oluşturdu,ancak bu partiden de kısa sürede başka bir Kurtuluş geleneğinden parti daha çıktı: Sosyalist Parti. ÖDP’yi geçerken değinelim, DY’yi yasal partiye evriltme çabaları da itirazsız kalmadı.Sürecin daha başında “Devrim dergisi çevresi” olarak bilinen epey hacimlice sayılabilecek bir grup, DY’nin yeni,özgün ve uzun soluklu bir çabayla reorganizasyonu için ÖDP’ye giden süreçten koptu.Bu çevre, daha çok öğrenci hareketinde, bazı  “geleneksel DY bölgelerinde” ve kısmen de sendikalarda etkili oldu.DY kökenli bu iki ana grup dışında “militan bir DY yorumu” olan Devrimci Hareket,
Özgürlük ve “DY’nin Eskişehir ekibi” diye bilinen EHP gibi daha etkisizgruplar da siyaset sahnesine bu süreçte giriş yaptı.

TDKP ise karmaşık bir süreçten sonra -90’larda süren küçük çaplı gerilla mücadelesi,bir yanda devam ettirilen işçi sendikalarında örgütlenme çabası- ÖDP’yle hemen hemen aynı dönemde,fakat ÖDP’yi oluşturanların tersine oldukça “ani” bir kararla legale geçti.Yasal partinin kurulduktan hemen sonra mahkeme kararıyla hemen kapatıldığını,sonra tekrar hemen hemen aynı isimle açıldığını da unutmadan söyleyelim.Ekim ise 1999’da partileşip TKİP adını aldı ve en azından sol siyasetler içinde belli bir görünürlüğü olan bir fraksiyon olabilmeyi başardı.TDKP-İÖ adında,TDKP’yi yeniden ihya etme amacında olan ve şu sıra TDKP’nin yasal devamıyla sıkıntılı ilişkileri bulunan küçük bir oluşumun da olduğunu not düşelim.

 

DHKP-C  / 1 Mayıs Kortej

Doksan sonrasının en sık adı duyulan ve en popüler devrimci örgütü olan DS ise,hemen 90 başındı başladığı genellikle 12 Eylül sorumlularına,MİT’çilere,polislere,devlet adamlarına ve Kürdistan’daki savaşın başında olan generallere yönelen silahlı eylemleriyle tekrar adını duyurdu, kitle desteği açısından da yükselen bir ivme kazandı.Özellikle İstanbul’da polisle,bazı çevrelerce “düello” diye anılan sıcak bir savaşa girişen ve pek çok kadrosu ve taraftarı yargısız infazlarla da (6) katledilen DS,1992’de merkezinden art arda aldığı darbelerle zayıf düştü.Örgüte yönelen bu büyük operasyonları,örgüt tarihine “darbe” diye geçen Dursun Karataş’ın yurt dışında Bedri Yağan ve destekçileri tarafından “gözaltına alınması” izledi.Bu olay hareket içinde sert bir iç çatışma yaratsa da,bu çatışmadan Karataş’ın kesin liderliği çıktı ve örgüt kısa sürede tekrar toparlandı.

1995 Gazi Ayaklanması

1994’te Şam’da yaptığı kongreyle DHKP-C adını alıp partileşen hareket, yeni adını eski Adalet Bakanı Mehmet Topaç’ı öldürerek duyurdu. 1996’da ünlü Sabancı Center baskınıyla adından söz ettiren Parti-Cephe,aynı 1 Mayıs’a  “temsili gerilla birlikli”,oldukça  geniş katılımlı bir kortejle dahil olarak bir nevi güç gösterisi yaptı. 1995 Gazi Ayaklanması,tabutluk tipi hapishanelere karşı diğer örgütlerle (TKP/ML,TKP(ML),MLKP,TİKB. Sonuncusu eylemi Süresiz Açlık Grevi biçiminde yürüttü) birlikte başlatılan ve 12 kayıp verilerek kazanımla sonuçlanan 1996 ölüm orucu direnişi örgüt tarihinde mühim dönemeçlerden oldu.90’ların ortasında DHKP-C, Dersim,Karadeniz,Ege ve Akdeniz’de yoğun bir kır gerillası seferberliği başlatsa da bunda sonuç olarak pek başarılı olamadı. 19 Aralık 2000 hapishaneler katliamıysa,diğer tüm solla birlikte,en büyük darbeyi DHKPC’ye vurdu -yaşamını yitiren 28 devrimci tutsağın,24’ü Cepheli’ydi. Türkiye’nin Kıbrıs operasyonundan sonraki en büyük askeri operasyonu olan bu katliam,sadece illegal solu değil,tüm bir solu özellikle psikolojik bir etki altına aldı.Bilhassa 2002’den sonra tüm örgütlerin ölüm orucunubırakması (7) ve DHKP-C’nin bu eylemde yalnız kalması,fakat 2007’ye dek bu eylemi ısrarla sürdürmesi,DHKP-C’yle,onun dışındaki sol arasında var olan psikolojik farkın makasının daha da açılmasına yol açtı.

19 Aralık Katliamı

19 Aralık’ta yaşadığı büyük travmadan sonra -122 devrimci tutsak öldü,600’ü sakatlandı- ve hedef olduğu tüm operasyonlara karşın toparlanma çabası içinde olan örgüt,bugün etkisi hala çeşitli alanlarda bariz bir şekilde devam eden bir hareket olarak dikkat çekmektedir.Son olarak, DHKP-C’nin 2000 sonrası süreci için iki dipnot daha düşelim: Girişilen silahlı eylemler örgüt açısından sık sık “başarısızlık”la sonuçlandı ve teorik çalışmaya verilen önem 80’lerdeki ivmeyle karşılaştırılamayacak düzeyde düştü.

Parti-Cephe dışındaki devrimci illegal örgütlere de bir göz atalım ve artık yazımızın sonuna yavaş yavaş gelelim.TKP/ML, 90’dan sonra da kır gerillası faaliyetlerine ağırlık verdi, ancak yaşadığı sık örgütsel

MKP

bunalımlar sebebiyle açıkçası belini doğrultmakta zorluklar yaşadı.1994’te örgütün DABK kanadı, TKP(ML) adıyla ayrıldı,bir süre tekrar birleşildiyse de,sonuç yine ayrılık oldu.Konferans üyelerinin devletin eline geçmesiyle fitili yanan bu ayrılık, daha sonra MKP adını alacak olan TKP(ML) ve TKP/ML arasında karşılıklı sert suçlamalara yol açtı.Bu süreci “Kardelen Harekatı” diye bilinen “iç operasyon” süreci izledi.MKP, Dersim ve çevresinde etkin bir gerilla örgütü halinegelirken, TKP/ML daha çok Tokat ve civarında tutunabildi.MKP, kır faaliyetini yükseltmeyi hedeflediği yakın dönemde, yapılan bir askeri operasyonla 17 üst düzey kadrosunu yitirerek ağır bir darbe yedi.Ayrıca, MKP, demokratik alana da ağırlık vermesiyle dikkat çekmektedir. TKP/ML Hareketi ve TKİH’in birlik arayışları,sancılı bir süreçten sonra,TDKİH ve TKP/ML-YİÖ’nün de katılımıyla 1995’te MLKP’ye erdi.MLKP, hemen kurulduğu yıl yaşanan Gazi Ayaklanmasındaki aktif rolüyle kitleselliğini artırdı.Zaman içinde solun önemli örgütlerinden biri haline gelen MLKP, teoriye ve kitle çalışmasına önem veren yapısıyla, sol entelijensiyayla yakın ilişkileriyle, kaybedilen devrimcilerle ilgili örgütlediği uluslararası katılımlı çalışmalarıyla ve Kürt ulusal hareketiyle yakın temasıyla da ilgi çekti.Ancak parti iç tartışma ve bölünmelerden de (KP- İÖ,MLKP/YKH,diğer örgütlere toplu geçişler) kurtulamadı.MLKP’nin yaşadığı yoğun iç tartışma süreçleri onunhem kitleselleşme trendinde belirgin bir düşüşe sebep oldu, hem de onu son yıllarda farklı “örgütlenme stratejilerine” de yöneltti.

MLKP

Özellikle 90’ların ortalarından itibaren sürekli örgütsel bunalımlar yaşayan TİKB, bu dönemde bir bölünme yaşadı (TİKB/B).Bir türlü hedeflediği güce erişemeyen TİKB’deki asıl yıkıcı kopuşsa Komünist Devrim Örgütü bölünmesi gibi durmakta. 90’dan sonra kendini Direniş Hareketi olarak örgütleyen THKP-C/ÜY, daha çok  heterojen parti ve platformlar içinde etkinlik gösteriyor. TKP-K, ağırlığını kitle çalışmasına ve Kürt hareketiyle paralel bir politik mücadeleye verirken, KDH/L, gelişkin teorik tartışma çalışmalarıyla dikkatçekiyor.90’ların ortasında kır gerillası mücadelesine yönelen ve PKK’yle ortak mücadele yürüten TDP’nin ise bugün bir görünürlüğü söz konusu değil. Cunta öncesinin yoğun eylemlilikleriyle adından çokça söz ettiren örgütleri olan Acil, HDÖ ve MLSPB üzerine de ayrı ayrı kısa değerlendirmeler yapmak gerek. Bu yapılardan Acilciler, dışarıdanbakan bir göz için çözülmesi epeyce güç olan karmaşık bir görüntü arz ediyor. Hareketin, Suriye’deki Miraç Ural ve çevresi dışındaki sürdürücüleri, Antakya’da demokratik alan ve zaman zaman da yayın faaliyetleriyle örgütsel geleneği devam ettirme çabasında.

Acilciler

Bu Cepheci yapılardan HDÖ ise, Avrupa’da “Kurtuluş Cephesi” etrafında bir dergi çevresi biçiminde faaliyet sürdüren son derece minimalize olmuş bir yapı. Teorik çalışmaya verdiği ağırlıkla dikkat çeken HDÖ, yasal alan çalışmasına karşı takındığı son derece sert tavırla da biliniyor. Yine aynı geleneğin insanlarının toplandığı bir yayın evi çevresi Türkiye’de faaliyetini sürdürüyor.Adı geçen yapılar içinde en diri kalmış görünen MLSPB de özellikle 90 başından bu yana daha çok kitle çalışması faaliyetleriyle örgütsel bir toparlanma çabası içindedir. Türkiye solunda bugün burada adlarını sayamadığımız daha bir yığın küçük fraksiyon söz konusu.Türkiye’de sol, bugünkü vaziyetiyle, bu açıdan 12 Eylül öncesine göre çok daha “zengin”. Yazının son paragrafında, 12 Eylül’ün yenilgi psikolojisinin, Türkiye’de “yeni muhalif arayışları” da ortaya çıkardığını, bu yeni damardan anarşist (8),feminist,eşcinsel aktivist,çevreci,hayvansever ve gayrı Kürt etno-kültürel hareketler doğdunu da hatırlatalım.Son olarak Troçkistlerin de bu sahada daha geniş örgütlenme şansı bulduklarını da unutmadan not düşelim. 80 öncesinde dar ölçekli bazı oluşumlarla yürüyen -Sürekli Devrim,Devrimci Marksist Tartışma Defterleri ve İşçi Cephesi- Troçkist düşünce, 80 sonrasında ülke solunda daha belirgin bir görünüm kazandı. Ancak Troçkistlerin de Türkiye solunun bölünme geleneğinden azade kalamayarak çok sayıda küçük parçaya bölündüklerini (DSİP,DİP,Anti-Kapitalist,İşçi Mücadelesi,PBG Sosyalizm…) söyleyerek ve bu Troçkist gruplar içinde, DSİP’in anayasa değişikliği referandumu çerçevesinde yürüttüğü “Yetmez ama Evet” kampanyası,28 Şubat’a dair sola ağır eleştirilerle yüklü “aykırı” bir okuma ve politik Müslümanlarla dikkat çekici yakın temasıyla yoğun bir nazar-ı dikkat cezbettiğini ve solun hacimlice bir parçasından negatif tepkiler aldığını da söyleyerek bu bahsi kapatalım. 

(5) Uzunca bir dipnotumuz olacak.DY’nin 12 Eylül sonrası “direniş pratiği”ne ilişkin en özet ve anlamlı sözler için dönemin DY liderlerinden Melih Pekdemir’in savunmasındaki bir paragrafı okuyalım: “Bizleri burada örgüt kurmakla suçluyorsunuz; aslında bizim suçumuz örgüt kurmak değil, örgüt kuramamaktır.Tarih bizi suçlayacaksa faşizme karşı örgütlendiğimiz için değil örgütlenemediğimiz için suçlayacaktır.” 12 Eylül ve solun umulan güçlü direnişi gösterememesiyle ilgili ben de temel sebeplere ilişkin fikrimi çok kısa da olsa burada belirtmek isterim.

Bana kalırsa solun cuntaya karşı etkin bir karşı koyuş organize edememesinin asıl iki nedeni, sol fraksiyonlar içindeki önde gelen yapıların muazzam kuvvette görünmelerine karşın, sahici anlamda bir örgütlülük ve sağlam bir fikri formasyondan fersah fersah uzak olmaları ve “kavgaya katılan” kitlenin yükselen bir rüzgarın etkisinde kalan ve örgütlerce de adam akıllı bir bilinçlendirme ve bilenmeden de bigane bırakılmış bir yığından ibaret olmasıydı. DY’nin, HK’nın vs. dergilerini bulunduran, yürüyüşlere katılan ama seçimlerde de gidip CHP’ye oy veren yani düzenden gerçek bir kopuş yaşayamayan bu nicelikli ama büyük oranda niteliksiz olan kitlenin örgütlere sağlıklı bir irade katamaması normaldir. Ne demek istediğimi ailesinde 80 öncesi sol gelenekten gelen babalar,abiler,ablalar,teyzeler,amcalar,dayılar olan okur daha iyi anlayacaktır sanırım.

(6)Yargısız infazlarla cinayet ve kaybetmeler, 90’lı yıllar boyunca kontrgerillanın
devrimcilere ve özellikle de Kürdistanlı devrimcilere yönelik yönelik sindirme ve yıldırma operasyonları olarak yaygınlık kazandı. Bu infaz ve kaybetmeler dönemin “sıradanlaşmış” haberlerindendi.

(7) Sadece TKEP/L gücü oranında zaman zaman bu eyleme fiili destek verdi.

(8) 1986’da Kara dergisiyle gün yüzüne çıkan anarşist kıpırdanma, taraftarlarını kesif  ve “patricide” bir anti-Marksist söylemle Marksist eskilerinden devşirdi.İlginç bir nokta; cuntanın daha tozu dumanı kalkmamışken yayın hayatına atılan bu dergi,“anarşist” yerine Türkiye kamuoyu için pek bir şey ifade etmeyen “liberter” ifadesini “kullanmak zorunda” kalıyordu.Kara’yı,Efendisiz,Ateş Hırsızı,Amargi gibi dergiler takip etti ve anarşist faaliyet de ülke siyasasında kendine bir yol açtı.

Yazı için “kaynakça” ve “okuma listesi”

Kaynakça ve Türkiye (1)

YAZININ ÖNCEKİ BÖLÜMLERİ

TÜRKİYE SOLUNA BİR SOLUKLUK TARİHÇE – 1

TÜRKİYE SOLUNA BİR SOLUKLUK TARİHÇE – 2

Temmuz ’12 /Xunari-Atina-Lazistan

  • barracuda

    12 eylül’e karşı direniş noktasında DY ve HK’nin pratiğinin mukayese ederken bir yanılgınız var. DY şehirlerde HK’ye göre oldukça erken çökertildi. bugün çok abartılarak bahsedilen kırsaldaki savaşçılar DY merkezinin iradesinin dışında gelişen bir durumdu. bir çoğu da kolluk kuvvetlerinin eline düşmemek için dağa çıkmış insanlardı. 82’de AGB kurulana kadar merkezi bir yapıdan yoksundular. tabi bu süreçte her bölgede düze inmeler, kaçmalar, teslim olmalar yaygınlaştığı için ilk dağa çıkan toplamın yüzde onu bile yoktu 1982’de. eğitimiydi, barınmasıydı derken ancak 1984-85’te eylem koyabilecek duruma gelmişti DY. o süreçte bahsettiğiniz taner akçam’ın “eylemsizlik” tartışması ve AGB’nin dağıtılması geldi. ama en ağır bir yenilginin yaşandığı ortamda kırsaldaki hareketlilik bir umut yaratmıştı DY kadro ve taraftarlarında. işin cezaevlerinde direnmeyip, sorumluluğu kırdakilere yükleyen bir konformist bir tarafı var. ancak solun 27 mayıs’tan beri politika yaptığı araçların(öğrenci hareketi,sendikalar, sivil toplum kuruluşları) elinden alındığı bir ortamda darbeye karşı direnmenin tek yolu silahlı mücadeleydi. bunun da en rahat yapılabileceği yerde kırlardı.

    HK’ye gelirsek… aslında DY’den daha geç dağılmıştır. 1981 baharında yediği büyük operasyona kadar bütün faaliyetlerini(yayın, korsan gösteri, yazılama, afiş, bombalı pankart asmak) sürdürmüştür. sonrasında daralmakla beraber 1982 sonlarına kadar faaliyet sürdürmüşlerdir. sonrasında geri çekilme kararı aldılar. bu süreçte hem yenilginin muhasebesinden hem de MK’nın çözülmüş olmasından dolayı yurtdışında yoğun tartışmalar(önce atoyla asal’a karşı azeri, sonra azeriye karşı ekimciler, örgüt yeniden kurulurken zaza-gökalp eren ilkesiz ittifakının ekimcileri tasfiyesi) yaşandı. TDKP’den EMEP’e giden sürecin karmaşıklığı bu tartışmaların karmaşıklığındandır ki iyi irdelenmesi gereken bir konudur. HK’ye aslında direnmedi demek yanlış olur. aslında DY’den daha uzun tutundular. her ne kadar MK’lerinin çözülmesi örgüte büyük bir darbe vursada HK kadrolarının şubede DY’lilere göre çok daha az çözüldüğü o dönemi yaşayan herkesin kabul ettiği bir şeydir. bunu hemen hemen DY ile aynı nicelikte bir kitlesi olmasına karşın HK davalarından DY davalarından çok daha az sayıda insan yargılanmasından da anlayabilirsin. HK’nin elini kolunu bağlayan direnmemesi değil politik kavrayışsızlığı oldu. HK aslında darbeden önce bir silahlı ayaklanma eşiğine gelmişti. özellikle tariş ve çorum olayları sırasında… bu çıkışı yapmadı çünkü koşulların olgunlaşmasından bağımsız olarak bunu kitlelerin tepkisini çekecek, kitleden kopacak bir şiddet eylemi olarak algıladı. zaten ülke nesnelliğini de oldukça devrime uzak görüyordu. 12 eylül sonrasındaysa elinde politik aracı yoktu. bu daha öncede belirttiğim gibi gerilla savaşı olabilirdi ancak. ki Lenin de sınıf hareketinin geri çekildiği dönemlerde başvurulabilecek bir taktik olarak görür. ona da psikolojik olarak hazır değillerdi, çünkü Denizleri değerlendirmeleri kof bir maceracılık eleştirisinden öteye gitmemişti. DY hem Mahir’i reddetmediği için(lafta olmakla beraber) hemde daha taktik olarak daha esnek bir ekol olduğu için buna daha yatkındı. ama onlar da tipik kendiliğindenci bir hareketti, o yüzden kitle hareketi yükselene kadar 80’leri marjinal bir örgüt olarak geçirmeyi göze alamadılar. ama sonuç olarak türkiye solunun şerefli sayfalarının yüzde sekseninde bu iki örgütün imzası vardır, onları çıkartırsanız geriye pek gurur duyulabilecek bir şey kalmaz.