Spor Yazarı Gazeteci Değil Midir ?

Sözünü ettiğimiz spor yazarları, oturup gazetecilik yapacaklarına, tuttuğu takımın, muhayyel teknik direktörlüğüne, futbolculuğuna, yöneticiliğine soyunurlar. Çok sinirlendikleri, canlarını acayip sıkan bir şey olduğu zamansa kulübün tetikçisi ya da avukatı oluverirler.

3 Temmuz günü patlayan şike soruşturması ve operasyonlarının ardından futbol, değişik bir açıdan da olsa tekrar ülke gündeminde baş sıraya kuruldu. Fakat bu yazı, Fenerbahçe’nin küme düşürülmesi gibi çok önemli bir vakıayı da tartıştıran şike meselesini işleyen sayısız yazı arasına girmeyecek. Bu yazının derdi, ülkedeki spor yazarlığının sorunlu yapısı üstüne birkaç kelâm etme meramı olacak. Bakmayın siz “spor yazarlığı” dediğime, burada söz konusu olan “futbol yazarlığıdır” aslında. Yoksa ülkede, futbol dışındaki dallara da ilgiyle bakan, bu alanları tâkip eden yazar sayısı yok denecek kadar azdır. Zaten, durum bunun tersi olsaydı bu yazıyı yazmaya da gerek kalmayacaktı.

Türkiye’de “spor basını” denilen gazetelere bir göz attığımızda apaçık bir şekilde görürüz ki, söz konusu gazeteler, sayfalarının hemen hemen tamamını futbola ayırırlar. Basketbol, voleybol, atletizm, hentbol gibi dalların haberleri –ama yalnızca haberleri!- tek bir sayfada topluca verilir okuyucuya. İş bununla kalsa yine iyi. “Spor gazeteleri”, kulüplerin futbol şubelerine göre parsellenmiştir sayfa sayfa. Ancak burada da ayrım vardır; en çok dört büyükler kuralı geçerli hükümdür!
“Primus inter pares” klüplerimiz içinde en çok sayfayı hak edenler İstanbul futbol oligarşisinin haşmetli temsilcileri Fenerbahçe ve Galatasaray’dır. Sonra İstanbul’un daha küçük ağası Beşiktaş, onu takiben de dördüncü büyük Trabzonspor gelir. Gariban Anadolu kulüplerineyse ya bir sayfa; ya da o bile çok görülüp “rol modelleri” Trabzonspor’a ayrılmış olan sayfanın altına, yanına, yöresine iliştirilivermiş küçük bir bölüm verilir. *

Burada değinilen her şey, özenli yayın yapmaya çalışan birkaç kanal dışında, medyanın televizyon alanı için de geçerlidir. Bu yüzden, Galatasaray’ın yapması olası transferleri, kadın millî basketbol takımının Avrupa Kupası’ndaki gümüş madalyasından daha değerli bir haberdir. Üstelik Türk millî futbol takımı bu kadar istikrarsız, klüpler Avrupa’da olabilecek en kötü şekilde başarısızken!

Ülkemizin “spor yazarları”nın hemen hemen hepsi, belli bir kulübün temsilciliğini yapar. Objektiflikten bîhaber, hangi takımın taraftarı olduğu herkesçe açıkça bilinen bu yazarlar, tuttukları takımı holiganca bir üslûpla sahiplenir ve savunurlar. Gazetecilikten gelmeyen, doğru düzgün bir tahsili dahi olmayan bu insanlar, son derece kuru ve kötü bir kaleme sahiptirler üstelik. Tuttukları takımla ilgili olarak hep “içeriden” konuşur, kulüp ve taraftar üzerinde etkili olmaya çalışırlar. İyi günde takımı yere göğe sığdıramayan ajitatif güzellemelere; kötü günde oyuncuları, teknik ekibi ve yöneticileri yerden yere vuran –çıkar ilişkileri sebebiyle yöneticiler için bu çoğu kez mümkün olmayabilir de- zehirli bir dile müvekkildirler sanki.

Sözünü ettiğimiz spor yazarları, oturup gazetecilik yapacaklarına, tuttuğu takımın, muhayyel teknik direktörlüğüne, futbolculuğuna, yöneticiliğine soyunurlar. Çok sinirlendikleri, canlarını acayip sıkan bir şey olduğu zamansa kulübün tetikçisi ya da avukatı oluverirler. Dedik ya, hepsinin öyle veya böyle bir futbol geçmişi vardır ve gazetecilikte pek gözleri yoktur. Kaptıkları ya da konduruldukları köşelerde ahkâm kesmeyi tercih ederler. Bu tutuma örnek olarak; “E be Şenol bu mudur senin futbol oynamaya gelmen? Beraberlik bu kadar sevineceğini bilseydik, toplum da ona göre gardını alırdı! Senin derdin Trabzon’un başarısı değil, Fenerbahçe’yi şampiyonluktan etmekti! Çünkü 1996′nın intikamını almaya gelmiştin. Aferin sana bunu başardın. Allah yolunu açık etsin Şenol!”** sözleri yerinde bir örnek olarak sunulabilir.
Sonuç olarak ülkede, spora bakış, spor gazeteciliğinden anlaşılan bu olduğu sürece her iki alanda da bir arpa boyu yol alınamayacağı açık. Futbol, bu şekilde ele alındıkça, ilgililerin ufak tefek şeylerle tatmin olması/edilmeye çalışılması sürgit devam edecektir. Futbol algımız, âlemimiz ve ahvalimiz buyken; “Almanlar, birkaç milyon Türkiyeliden U-17 millî takıma sekiz futbolcu çıkarabilirken, biz yetmiş küsur milyonluk memlekette hem millî takımı kurmakta zorlanıyoruz; hem de bir tane Mesut çıkaramıyoruz!” demek tuhaf değil, normal olan olur.

* Şampiyonlukla beraber Bursaspor biraz daha öne çıkarıldı.
** Anlatım bozukluğu yazara aittir.

SolDefter.Com – 09.07.2011/Ankara