Sosyalistlerin barışı

devrimci savaşı eskimiş bir nostaljiye indirgeyenler için kendi konforu giderek dünyanın temel çelişkisi hâline gelir.

“Barış”ın, bir kelime olarak kulağa hoş geliyor oluşu çoğu insan için “barış”ı savunmak adına yeterli bir gerekçe olsa da, kazın ayağı her zaman perdelidir. Dünya, tarih, sınıflı toplum, sosyal eşitsizlikler, ulusal baskılar, sömürü, talan, soygun düzeni, savaş, mücadele, adaletsizlik… Bunların hiçbiri barış kelimesinin bugünkü anlamının efsunuyla sağaltılamıyor, tamir edilemiyor.

Tersine “barış”, bir tamir ve iyileştirmeden sonra ancak gerçekleşebilecek olan salt uzak bir ülküdür. Bu ülkünün kapısını açacak anahtar ise yalnızca bir alt üst oluş… (Mazlum cephesinden) tek taraflı ya da bir taraftan çok, bir taraftan az geri adımlar değil.

Her türden “barış”a sevinç çığlıkları atmak, tam destek sunmak, gözü kapalı methiyeler düzmek, bir çeşit barış fanatizminin neferi hâline gelmek bir apolitizmdir. Ki bilinir, “apolitizm”, sadece daha iyi başka bir karşılık bulunamadığı için kullanılan ikame bir kavramdır. Apolitik bir kişi ya da tutum alış namevcut olduğuna göre bunun aslı, soft sağcılık olarak pekâlâ tanımlanabilir.

Savaşın “iyi” bir şey olmadığı konusunda herkes hemfikirdir; fakat peki ya bu “barış” ne menem bir şeydir? Savaşta insanların öldüğünü, anaların ağladığını biliyoruz, peki ya “barış”ta?

Silah bırakanın düzenle uyumlandığı, o düzenin iyi kötü bir parçası hâline geldiği, hatta bazen bizzat yürütücüsü olduğu bir iklimde, mevcut düzen tüm sütunları ve görkemiyle ayakta durduğu sürece analar ağlamaya devam etmeyecek mi? Zaten ele alınan silahın gerekçesi “anaların ağlaması” değil miydi?

“Barış”tan sonra ne olması murat ediliyor?

Murat edilen olmasa da ortaya çıkan gerçek ne yazık ki; yine insanların ölmesi, “anaların ağlaması”… Fakat bu kez tek taraflı olarak: Yoksullar, ezilenler, işçiler cephesinden…

Mukabele aracı elinden barış ikramiyesiyle alınmış yığınlar… Moralsiz, güçsüz, dayanaksız, başka “kurtuluş” yollarına sevk edilmiş, yalnız bırakılmış milyonlar…

Evet, savaş çok kötü. Peki barış? Bir sakız var tüm ağızlarda çiğneniyor; “İyi savaş, kötü barış yoktur!”. Ama hangi barış? Neticesi halklar adına hayırlı olan tek bir barış hikayesi var mı kapitalizmin çarkının dönmeye ve mazlumların, sınıfın savaşçılarının bulunmadığı bir ortamda biteviye güçlenmeye devam ettiği ülkelerde? (Bu meseleyle ilgili Eren’in yazısı size bir fikir verecektir: http://siyasol.org/baris-surecleri-ve-kolombiya/ )

Solun savaşı/ barışı/ dilemması

Solun mahallesinde savaş ve barışı konuşurken, barış aldatmacasından, sınıflar savaşı gerçeğinden, “barış” denilen kelimenin eş anlamlısının uzlaşma/ teslimiyet olduğundan söz etmek artık bir risktir. Burada reyini devrimci mücadeleden yana kullananların başının devletle derde girebilir olması bir sıkıntıysa; solcularla sıkıntıya girer oluşu başka ve daha boyutlu bir problemdir.

Mahallenin sevimsiz, kafası eskide kalmış, sekter, marjinal çocukları olarak görülürsünüz. Bu “marjinallik” muhabbetinin sol içindeki yansımaları ve görünümü ise bir hayli traji-komiktir. Devrimcileri, “marjinallik”, “kitlelerden kopukluk”, “gerçeklere uzaklık”la suçlayan reformcuların kitleyle araları devrimcilerden iyi değildir; hatta birçoğunun daha da kötüdür.

Elbette, “sosyalizm” ideali olmayanların, “her türden şiddete karşı olanların” (bu sadece bir kisvedir) türlü “barış”a kalpli göz yapmasını anlarsınız da; silah bırakan her M-L örgütün sınıflar savaşında bir mevzi kaybı oluşunu bazı sosyalistlerin göremiyor oluşudur acı olan. Savaşın, insanların ölmesinin, tüm bunların üzerine konuşulması zor konulardan olması, “barış”tan sonra da halkın devletçe öldürülecek olması gerçeğini maalesef değiştirmiyor.

Burada şiddet tekelinin ilanı, halkın silahlı gücünün tasfiyesi birçoğuna sadece hikaye gelir. Gerçekler, üzerine kendi gerçekliğinden bir duvar örüldü mü görünmez olurlar. Kendinde savaşma iradesi bulamayan, savaşı gereksiz gören, devrimci savaşı eskimiş bir nostaljiye indirgeyenler için kendi konforu giderek dünyanın temel çelişkisi hâline gelir.

Oradan da sınıflar mücadelesinde burjuva demokratlığa; ulusal kurtuluş savaşlarında sosyal şovenizme evrilmek sadece birkaç adımlık bir yol olur.

Aah, Marx’lar, Lenin’ler, Engels’ler, Mahir’ler, Deniz’ler resimleriyle yine evlerin duvarlarını süslerler de; onların sözleridir artık duyulmaz olan…

FARC’ın referandum kazasına uğrayan barışı üzerine ahlanıp, vahlanmaları da bu daire üzerinden okuyabiliriz. Sol bir örgüt, emperyalizmin Latin Amerika’daki İsrail’i Kolombiya devletiyle barışamadı, tasfiye olamadı diye karalar bağlayan bir sol.

Savaşma iradesi kalmamış bir örgütle, düşmanıyla savaşmaya gerek görmeyen kâtil bir devletin aralarındaki barışı referanduma götürmeleri yeterince saçma değilmiş gibi -halk “evet” diyene dek savaşacaklar sanki- bir de bunlara bir kez daha tanık olmak zorunda kaldık.

Bütün bunlar Marksistler, devrimciler, ezilen halklar adına bir aşağılanmadan başka bir şey değildir. Bu aşağılanmanın tasdiki de zaten çok geçmeden Nobel’den geliverdi. Nobel Barış Ödülü, Kolombiya devletine takdim edildi ama barışın diğer tarafı olan FARC’a yok. Neden?

Çünkü formel olarak devlet yüce gönüllülük ihsan eyleyip affeden, FARC ise af dileyen taraftır!

Eh, FARC’ın ve onun peşinden gitmeye hazırlanan ELN’li dostlarımızın haklarını da yemeyelim. Latin Amerika’da solun silah bırakması oldukça erken başlamış bir trenddi aslında -yeni yeni silaha sarılanlar (Paraguay Halk Ordusu/EPP, Meksika’da bazı hareketler vs.) da olsa- . Yani eski Che’ler tişört oluvermişken, FARC ve ELN’nin gayet iyi dayandıklarını da teslim etmek gerek.

Ancak bunca savaşın, ölümün, ızdırabın ardından bir düzenle uzlaşma çıkacaksa, boşuna çekilmiş demektir bunca acılar.

“Barış”a methiyeler düzülse de, şiirler, şarkılar yazılsa da, bu böyle.

“Barış”ın büyüsü her defasında dünya gerçeğinin, sınıflar çelişmesinin kalın duvarlarına çarpacaktır. Bazı eski gerillalar belki parlamentoda, “devrimci” partilerinin sıralarında otururken, sosyalistlerin en büyük keyfi seçim akşamı ekranlarda akan grafikleri izlemek olunca ya da… dünün yoksulları o gün de çöpten ekmek toplayacaklar, kondular yine yıkılacak, büyük toprak sahipleri yine büyüyecek (bu kez sonsuz bir güvenle), çark zenginin daha zengin, fakirin daha fakir olması için yine dönmeye devam edecek.

Sınıflar arası uçurum azalmayacak, tersine her geçen gün daha büyüyor. Bir “orta sınıf” varlığı bile tartışmalı hâle geliyor. Bir yoksullar var, bir de daha yoksul olanlar.

Sen savaştan kaçsan da, savaş kendini sana dayatacaktır.

Sosyalistler için “barış” ancak sosyalizmden sonraki bir meseledir.

“Bir burjuvazi var; bir de işçi sınıfı”

 

 

İsmail Güney Yılmaz