Soldaki Yarılma Büyürken Bazı Notlar

Kıyametin koptuğu yer de işte buralarda başlıyor. Yani Demirtaş’a oy vermeyeceğini açıklayan sol örgütler mevzusuyla. Havada uçuşan “ulusalcı”, “Kürt düşmanı”, “Ekmeleddin’e oy verecekler!”, “bunlar solcu molcu değil!” lafları da bu kıyametin sur borusundan çıkıveren sesler gibi.

Geniş bir siyasal pozisyonun tanımı olarak “sol”, zaten hiçbir zaman gökkubbe altındaki tüm  meselelerde ortak kanaat, tercih ve tavırlara sahip olamaz. Belli başlı temel mevzular dışında bu ayrıksılık, sosyalist/Marksist sol için de geçerlidir. Hülasa, milliyetçiliğe/ırkçılığa karşı tutum, enternasyonalizm, anti-kapitalizm gibi temellerdeki yalpalamalar dışında kimse kimseyi “sen sol değilsin” ya da “bu tavır sol değildir” biçiminde etiketleyemez. Ne ki memlekette, özellikle belli başlı cenahlar, işine gelmeyen, hoşuna gitmeyen herkesi ve her kesimi “sol değil” diye kategorize etme iştahında doymaz olsun.

Türkiye’de sosyalist sol, güçlendiği yıllarda daha çok pratik (silahlı mücadele/ “parlamenter” mücadele) ve Kürdistan’ın sömürge olup olmadığı, Türkiye’ni yarı mı yoksa yeni sömürge mi olduğu, “sosyalist” kamplara yakınlık gibi belli başlı meseleler üzerinden bölünüyordu. Bu sol içi ayrışma, 12 Eylül’den, bilhassa da her şeyin netleşmeye başladığı ’90′lardan sonra daha sadeleşmiş bir form aldı: Silahlı mücadeleyi esas alanlar (devrimciler) ve yasal mücadeleye yönelenler (reformistler). İkisi arasında kalmış birkaç yapı olsa da ’90′lardaki en net görüntü buydu. Hatta daha önce -zorunda kalmadıkça- eline silah almamış bazı fraksiyonlarında da o dönemde silahlı mücadeleye yönelme girişimlerinin gözlemlenmesi tamamen Türkiye soluna özgü bir verili durum olarak dünya solu tarihinde bir vak’a tanısıyla yerini aldı. Fakat gerek o günlerde, gerekse de netice olarak bugünlerde ülke solunda silahı “temel mücadele aracı” olarak gören ve aktif olarak kullanan (daha doğrusu kullanmaya çalışan, bunda ısrar eden) üç sol örgüt dışında bir Marksist-Leninist hareket gelişme gösteremedi.

Soldaki Yarılmanın Bugünü

Elbette ne 12 Eylül’ün ezip geçişini; ne de ’90′lardaki yeni şekillenmelerin etkilerini yadsıyabiliriz ama Türkiye solunun bugününü şekillendiren “gerçek son kötülüğün”, daha önce saydığımız iki sürecin devamı olan 19 Aralık katliamı olduğunu altını çize çize söyleyemeliyiz. Bu katliamdan ve devamındaki F Tipleri ve ölüm oruçları gündeminden sonra, solun 2000′leri kendi yolunu çizmeye koyuldu ve bugünkü şekil şemalimiz böylece biçim kazandı.

Katliamdan sonra asıl fiziksel ve psikolojik farklılaşma/ bölünme devrimciler içinde gerçekleşti. Türkiye devrimci hareketi, DHKP-C dışındaki örgütlerin katliamdan yaklaşık iki yıl sonra ölüm orucunu bırakmaları -ve yanısıra DHKP-C ile girilen sert polemikler- dolayısıyla kendi içinde neredeyse geri dönülemez bir ayrışmaya doğru yelken açtı: DHKP-C ve diğerleri.

Aynı süreçte yasal sol partilerdeki liberalleşme/düzen içileşme eğilimi daha çok ivme kazandı. Bu partilerin ve örgütlenmelerin önemli bir kısmı kayıtsız şartsız Kürt hareketinin etrafında dönen ve ışığını oradan alan uydular hâline geldiler. Bu “Kürtleşme” ve liberalleşme, devrimci örgütlerin birçoğunu da etkiledi ve Kürt hareketi etrafındaki Türkiye solu halkası genişledi. Sayıca daha küçük ama hacimce daha büyük kalan başka bir sol kesimde ise kimilerinde “utangaçça”, kimilerinde de gözle görülür bir biçimde “Kemalizan”/ duruş ve yorumunun ağırlığını laisizme vermiş/ CHP tabanının ve figürlerinin bir kümesiyle yakınlaşmış yönelimler belirginleşti. Ancak saydığımız iki tavırdan birine nasıl Kürt milliyetçisi diyemeyeceksek, ötekine de Kemalist diyemeyiz -belki TKP hariç. TKP’ye doğrudan doğruya “Kemalist’tir” diyebilir miyiz açıkçası tam karar veremedim. HKP ise artık ayrı bir kozmosta-

Yani şu anki Türkiye solunda ana olarak üç çevreyi sayabiliriz. Bir, Kürt hareketi çevresinde kümelenen çeşitli sol gruplar. İki, bir “grup”/”bileşke” oluşturmayan fakat ortak hareket edebilen ya da zaman zaman etmeye çalışan Halkevleri, TKP, ÖDP ve onlarla etkileşime girebilen bir iki daha küçük örgüt. Ve üç, Cephe.

Elbette ki genellemeler çoğu zaman içinde hata ya da sapmalar barındırır. Bu, bu kategorizasyonda da böyle. Örneğin BDP/HDP’ye yakın bir siyaset izleyen EMEP ve bilhassa da Partizan’da diğer “müttefikler”i ile önemli ayrılıklar görülmekte. Ya da Halkevleri; TKP ve ÖDP’den daha farklı, daha karmaşık bir görüntü arz etmekte. Ayrı ele aldığımız Cephe’nin bazı tutum alışlarında ÖDP-TKP-Halkevleri’yle ortak hareket etmeme duruşuyla birlikte bir parallellik gözlemlenebilmekte… gibi.

Ee bir de, DHF, Alınteri, EHP, Mücadele Birliği gibi daha kendine özgü duran hareketler de var. Ancak  mesele ittifak kurma, “destek atma” olunca her bir örgütün hangi kolla beraber durabileceği/durduğu da çoğunlukla açıktır (DHF, TKP-ÖDP-Halkevleri’yle; Alınteri genelde şerhler koyarak HDP’yle; EHP genel eğilim olarak HDP’yle; Mücadele Birliği Cephe’yle gibi).

Cumhurbaşkanlığı “Kriz”i

Veganlık merağı ve Yıldız Tilbe manyaklığıyla birlikte solun seçimler üzerinden bölünmesi, sert tartışmalara girmesi ve örgütlerin birbirlerine karşı diş bilemesi artık yeni modamız. Bunun en keskin hâllerinden birini referandumda görmüştük. Sol, boykotçular ve hayırcılar diye bölünmüş, DSİP ise evet demişti.

Bugün de benzer bir bölünme Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve Demirtaş’ın adaylığı üzerinden gerçekleşiyor.

Seçimde HDP bileşenleri doğal olarak kendi adayları Demirtaş’a oy çağrısı yapıyorlar, fakat bir fireyle. HDP’ye katılmayan ama HDK bileşeni olan Partizan seçimde boykot çağrısı yaptı ve bu, HDP’de küçük çaplı bir “şok”a sebep oldu (*). Yakın zamanda HDP’den ayrılan EMEP ise Demirtaş’a desteğini ilan etti. HDP bileşeni olmayan hareketlerden EHP ve Alınteri, Demirtaş; Cephe, ÖDP, TKP (ayrışma sürecine giren iki kanadı da), DHF, Kızıl Bayrak,Mücadele Birliği ise boykot diyor. Halkevleri de yaptığı açıklamada “devrimcilerin bir adayı yoktur” diyor fakat bildiride yine de Demirtaş için bir “açık kapı” bırakılmış gibi durduğu da söylenebilir. ÖDP genel başkanı Alper Taş ise partisinin aksine ilk turda oyunu Demirtaş’a vereceğini açıkladı.

Kıyametin koptuğu yer de işte buralarda başlıyor. Yani Demirtaş’a oy vermeyeceğini açıklayan sol örgütler mevzusuyla. Havada uçuşan “ulusalcı”, “Kürt düşmanı”, “Ekmeleddin’e oy verecekler!”, “bunlar solcu molcu değil!” lafları da bu kıyametin sur borusundan çıkıveren sesler gibi.

Yani, solculuğun ve devrimciliğin ölçütünü HDP’yi desteklemek üzerinden alan yeni ve klasikleşmeye başlayan HDP’li/BDP’li anlayışı.

Şurası net; elbette ki her insan ve siyaset, kendi siyasal fikirlerine, tavrına, tercihine uymayan görüşlere soğuk bakacaktır, bunları beğenmeyecektir. Siyasetler arası sert ya da daha halim selim tartışmalar da buradan doğar. Ancak, Cumhurbaşkanlığı seçimi gibi tamamen düzen içi bir gündemden herkese siyasal konumlanma payeleri dağıtmak kimsenin haddine olmasa gerek.

Şaşılacak iş. HDP’li arkadaşlar, sanki ağız birliği etmişçesine, Demirtaş’a oy vermeyeceğini söyleyen sosyalistlere -kim olduğuna ve hangi siyasetten olduğuna bakmaksızın- direkt ezberlenmiş mütecaviz sözler ve sitemkâr argümanlarla Kemalist, Kürt düşmanı, “aday esmer olmasaydı verirdiniz” gibi sözlerle saldırıyorlar. İnsanı asıl zıvanadan çıkaransa “gidin tabii Ekmeleddin’e verin, o daha iyi çünkü”, “CHP’ye verirsiniz ama!” gibi ergence ifadeler. Yani muhatap olduğu kişinin oy vermeyeceğini bile bile bir garezden ileri gelen ayarsız ve rahatsız edici bir  saldırganlık söz konusu.

HDP çizgisindeki bu “benden başkası yalan”, “siyaseti bi tek biz yapıyoz” amentüsünü bizzat Cumhurbaşkanı adayı olarak gösterdikleri beyefendinin bazı açıklamalarından da takip edebiliriz (**). Kaldı ki dipnotta verdiğimiz açıklama sadece “bizden başka kimse yok” minvalinde değil, HDP içindeki ana Kürdistani kanadın devlet ve düzenle yeni ilişkilenme biçimlerini de ele veriyor. Yine HDP içindeki çeşitli çevrelerden kişilerin liberal, düzen içi, milliyetçi hatta bazen düpedüz gerici bile olabilen açıklamalarını alt alta koymaya çalışsak epey kabarık bir liste çıkarmış oluruz.

Tüm bunları önümüze koyduğumuzda “biz bu adayı koyduk, siz de solcuysanız destekleyin”i içine yerleştirebileceğimiz mantıklı bir çerçeve bulamayız. Hele ki Cumhurbaşkanlığı makamı gibi, solun bugüne dek hiç ilgilenmediği bir makamla ilgili olarak. Üstelik ikinci turda ne yapılacağıyla ilgili kafalar bu kadar bulandırılmışken.

Burada bir ara not olarak, HDP nezdinde boykot kararının da, ikinci tura kalınamazsa herhangi bir adaya destek kararının da kendine özgü handikaplar yaratabileceğini de belirtelim. -Handikapı yaratan her iki tercihte de Kürdistan halkının, parti bileşenlerinin ve HDP dışı solun buna ne şekilde bir karşılık vereceği. Bu arada Pervin Buldan’ın Başbakan’ın seçimi kazanmasına dair sarf ettiği sözler de elbette manidar.-(***)

Bitirelim.

Özetle, hiçbir solcu, devrimci, komünist, Demirtaş’a oy vermek zorunda değil. Demirtaş’ın ya da Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde HDP’nin solcular nezdinde sadece bir ayrıcalığı vardır; illa oy verilecekse ona oy atılması gerekliliği… Arkadaşlar kusura bakmasın ama ötesi yok.

Son olarak şunu söyleyebilirim. Ben, seçimlerin hiçbir koşulda garip gurebaya faydası olmaz diye düşünmüyorum. Bunun koşulları vardır. Bilinir ki ceddimiz olan Bolşevikler de devrime giden yolda seçimlere girmişler, az ya da çok vekil çıkarma başarısı göstermişler. Tarih hepimizin okuyup, dersler çıkarması için var. Zaten “en sekter” diye tanımlanan yapılar bile uygun gördükleri vakit seçimlere katılabileceklerini, hatta yasal parti bile kurabileceklerini çeşitli metinlerinde belirtiyorlar.

Velhasıl, bugün, sosyalistlerin bir kısmı da solun seçimlerde yarışmasının, mücadelenin parlamenter zeminde örülmesinin yararlı olabileceğini ve hatta Cumhurbaşkanlığının bile kazanılabileceğini düşünebilirler. Mamafih, başka sol akımlar da bunun tam tersini düşünebilirler. Mevzumuz bu kadar basit.

Atmosferi gergin geçen günlerdeyiz ve bu sola da şiddetle sirayet ediyor. Bu yazı da, söylenenleri, yazılıp, çizilenleri gördükçe biteviye kabaran yoğun bir öfkeyle yazıldı ama yazı boyunca bu sinir kontrol edilmeye çalışıldı.

Benim, Cumhurbaşkanlığı seçiminden dolayı gerilen arkadaşlarıma önerim, sinirlendikleri vakit, bir doz “kop kop” piyasa müziği dinlemeleri. Ben öyle yapıyorum ve hakikatten iyi geliyor.

Duyar kasmak gibi olması ama yüz yüze bakan insanlarız, basit meselelerden birbirimizi kırmaylım.  Gerekirse daha karmaşık, temel ve esaslı meselelerden kırarız.

 

(*) http://blog.radikal.com.tr/turkiye_gundemi/boykot-mu-66001

Yazıda arkadaşın Partizan’ı “Partizan geliştirdiği atılımcı tavrı, bu zamana kadar hiç kulak asmadığı ‘reformist,feminist,kuyrukçu oldular’ çığırtkanlığına, ‘direnmeyen çürür’cülere mi değişmektedir?” şeklinde eleştirmesi solun içindeki yarılmanın ve birbirine yabancılaşmanın boyutlarının şifresini bize sunuyor. “Direnmeyen çürürcüler” gibi ifadelerle kendince kimi aşağılamaya çalıştığı belli zira. Ayrıca yine aşağılama amacıyla kullandığı sıfatlardaki yargılarda solun bir kısmının özellikle 2000′lerle birlikte girdiği Kürt hareketinin uydusu olma durumunun getirisi olan liberalleşme ve kimlik siyasetçiliğinin kodları teslim ediliyor sadece.

(**)http://www.radikal.com.tr/politika/selahattin_demirtas_akpye_yapilan_saldiriyi_kinadi-1125960 Demirtaş, şiddeti tamamen reddeden bir siyasetle ilişkili olsaydı DHKP-C’nin AKP’ye karşı yaptığı ve kimsenin burnunun bile kanamadığı bir eylemini bu şekilde kınamasını anlardık. Fakat gelin görün ki PKK, bir izci topluluğu değil ve 40.000 insanın yaşamını yitirdiği bir savaşın tarafı. Ayrıca sadece Demirtaş’ın değil, diğer BDP’lilerin de eylem ve eylemlerle ilgili provokasyon adlı temcit pilavını ısıtıp ısıtıp çıkarmaları, hatta “bu eylemi yapanlar Paris suikastını yapanlarla aynı” falan diyebilmeleri… “düşündürücü” demekle yetinelim.

(***) Ancak, burada “HDP, alttan alta AKP’yle ittifak yapıyor” gibi kesin yargılı ifadelerle HDP’nin hakkının yendiğini de belirtelim. Keza HDP, CHP’ye, bizzat CHP’li bir ortak aday önermişti. CHP ise bunu reddetti.

Fraksiyon.Org – 10.07.14/Esenyurt