Solcuyuz, çok şükür! (Derdim başlayalı yıllardan öte)*

Biz yeryüzünün bir kuş, bir ayı için cehennemleştirilmesine, bu dünyada insan olmaya dair her şeyi hızla sefilleştiren adaletsizliğe, “piramit”in en tepesine parayı koyan bu düzene, evsiz, barksızlığa, açlığa, ilaçsızlıktan ölmeye, yerüstü ya da yeraltında bize bir hayrı dokunmamış lanet zenginlikler için kendi topraklarımızda milyonlarla katledilmeye, biteviye yozlaşan insanlık atlasında bir insanın başka bir insanı ırk, dil, din, mezhep, cinsiyet, cinsel yönelim adına kesmesinin algılarda normalleştirilmesine isyan ediyoruz.

“Acıkmıştı,
Sigortalı işçi..
Ve oturup bileklerini kesti,
Sıcak olur diye hastane yemekleri..”

Gökhan İnesi

Erdoğan’ın geçtiğimiz günlerde, ODTÜ’lülerin direnişine dair, zafer kazanmış general pozlarıyla yapındığı konuşma hepinizin malumu. Başbakan, topladığı kitleye gaz verme gayesiyle devrimci gençliği kendince aşağılarken, “bunlar solcu!” -vayy, büyük günah!-, “bunlar ateist!” -ayrımcılığa gel!-, “bunlar terörist!” -cevval savcılar göreve!- gibi “menfi” sıfatlar çıkarmıştı heybesinden.

Söz konusu zatın özellikle de Gezi direnişinden itibaren ortalama bir Ortadoğulu politikacı refleksleri gösterdiği, köşeye sıkıştıkça da kitlesini kemikleştirip, mobilize edebilmek için nefret söylemine, kamplaştırma lügatine sarıldığı aşikar. Fakat, insan söylemeden de edemiyor hani, yahu herhangi bir insana hakaret etmek için “solcu” gibi dünyanın her santimetrekaresinde cari, meşru olan bir genel siyasal duruşu kullanmak herhalde eski Doğu Bloku siyasetçilerinin ya da Arap şeyhlerinin bile aklına gelmiyordur!

Hayır, aynı adam daha birkaç sene evvel “bizi Sosyalist Enternasyol’e çağırıyorlar, ‘biz de CHP’nin üyeliğine son verilirse geliriz’ dedik” diyordu. Ve, AKP’nin “gelişkin sosyal devlet anlayışı”na (!) binaen böyle bir çağrının geldiğini örnekleyerek bu durumdan övgüyle söz ediyordu. Sosyalist Enternasyonal’in nasıl bir oluşum olduğu belli, konumuz o değil, fakat en azından kendine “solcu” diyen birçok partinin uluslararası şemsiye örgütünden söz ediyoruz. E o zaman ne oldu da şimdi Erdoğan dün övündüğü “solculuğu”, bugün aşağılayıp, bir tahkir malzemesi olarak kullanıyor?

Anımsayacaksınız, yine nam-ı diğer “Usta” / “Uzun Adam”, yani galaksinin en yakışıklı ve haşin badem bıyıklısı, bir ara da mealen “bu komünizm var yaa, dünyanın en lanet ideolojisidir” filan demişti. Üstelik ne diye yemiştik biz bu paparayı? Öğrencilerin parasız eğitim, sağlık, ulaşım eylemlerinin yükselmesi yüzünden. Yani solculuğun şifrelendiği “kripteks”teki temel bileşenlerden bahsediyoruz; insanın temel haklarından, bizim temel mücadele alanlarımızdan.

Başbakan bu, alıştık. Keyfine göre bir öyle, bir böyle demesini listelemeye çalışsak kaç word eskitiriz belli değil, geçelim.

“Ateist” diye hedef göstermeye gelirsek, bu doğrudan doğruya bir nefret suçudur. Sıradan bir “inanç” durumunu suç unsuru olarak pazarlayan kişinin daha önce de “çok af edersiniz Rum” gibi nice düşmanca söz sarf etmiş olduğunu ya da “Alevi” sıfatını yuhalatmış olduğunu da buna eklersek, burada bir “dil sürçmesi” vesaire bekleyemeyiz. Orta yerde duran ayrımcı ve gerici bir ideolojik konumlanıştır, net. “Yaradılanı Yaradan’dan ötürü severiz” teranelerini ise sağda solda oy’un yüzü suyu hürmetine kömür, makarna falan dağıtırken sarf edebilirler, biz yutmayız.

“Terörist”… Burada da, üslup malulü Erdoğan, Ankara’nın kendinden karikatürlü Belediye Başkanı Gökçek’le birlikte giriştiği yol işini beğenmeyen, ona tepkilerini protesto biçiminde koyan yüzlerce okullu genci “kanunen ağır cezalık” ilan ediveriyor. Bir çırpıda, sakınmadan… Yahu, bu adam Başbakan!

Ve evet, Başbakan hep böyleydi, hep bu derece saldırgan, böyle öfkeli, böyle kışkırtıcı ve ayrımcılık baş faili. Unutmayız elbet, Hopa direnişinden sonra, bir gazeteci çıkıp da Metin hoca için sesi titreye titreye “ama öldü efendim” dediği vakit, Erdoğan’ın ağzından dökülen kelimenin “hak etti” mealinde bir edayla “bilmem” olduğunu. Zira onun için otobüsten düşüp yaralanan “aslan polisi” daha değerliydi, elinde savaşmak için yüreğinden başka hiçbir şeyi olmayan Metin hoca ise kanlı bıçaklı düşman.

Gördük, bu vicdansızlığın, insafsızlığın karşılığı ise “% 50″ oy oldu, üzerinde yaşadığımız toprağın boylu boyunca bir vicdan enkazından öte hiçbir şey olmadığı gerçeği bir kez daha kalplerimize çarptı.

Gördük, nicesini… Şemdinli’de gördük “çocuk, kadın demeden gereğinin yapıldığı”nı, Hrant’ta gördük, devletli bir cinayetin anatomisini, ortak düşmanı halk olan şer ittifakını. Roboski’de gördük üç beş kuruş için sınır boylarında ömür eskitenlerin ceset torbaları üzerinde “ama terörist sandık” diye tepinildiğini. Gezi’de gördük, çoğu daha su gibi, gün görmemiş olan çocukların hunharca katlini.

Bugün ise, 17 Aralık’tan, baba-oğul tapelerinden sonra iyice köşeye sıkışmış, iktidara tutunmaktan başka hiçbir şansı kalmamış birinin şirazesinin her geçen gün daha da kaymasını, ağzını her gün daha fazla bozmasını izliyoruz. Başbakan’ın ve diğer partililerin, tabanı kemikleştirip, % 30′un üstünde tutabilmek için söylediklerine, attıkları iftiralara, açık açık yalanlarına, Gezi’den bugüne iyice açığa  çıkardıkları “iki kamp” heveslerine -zira “kamp”takiler, kampını desteklemekten başka çaresi olmadığını düşünüp, körleşip, sağırlaşırlar- şahitlik ettikçe daha da bileniyoruz.

Ayyuka çıkan yolsuzluğu, sistemin çarkına temerküz etmiş adaletsizliği ve denetlenemezliği, istiflenmiş paraları, rüşvet ağını, ihale deparlarını, arsızlığı, doymazlığı, yalanı, riyayı, din esnaflığı ve şarlatanlığını gördükçe de “Allah’a şükür solcuyuz” diyoruz.

Evet, şükür!

Bizim solcu olmamıza her kim ya da ne sebep olmuşsa, babamız, anamız mı, arkadaşımız mı, bir kitap, bir şiir, bir söz, bir görüntü mü, her neyse… “Allah’a şükür”!

Zatın solculuk diye tekfir ettiği binlerce yıllık bir dertten dertlenmektir, bir derde çare sorup, aramaktır bizimki. Eninde sonunda bir “ütopya” için, kendinden başka herkesin kaderinin dönmesi adına bir kurtuluş ışığı, bir umut, bir topyekûn yıkımdan bir sınırsızlık ve sınıfsızlığı çıkarmak için feda kuşanmaktır solculuk, senin işin gibi kolay değil be “Usta”!

Evet, solcu, okuyucuya çok “naif” gelebilir fakat tepeden tırnağa, sözü ve eylemiyle “iyi insan” demektir. Üstelik onun ne ahlakı; ne de canlı ve evren sevgisi öte dünyada cennetten bir parsel kapma ya da yukarılardaki biri(leri)nden korkmadan da ötürü değil, düpedüz bu dünya için bir murattan ileri geliyor.

Çünkü “tanrılar itaat edildikçe, insanlar isyan ettikçe büyü(yor)”.**

Biz yeryüzünün bir kuş, bir ayı için cehennemleştirilmesine, bu dünyada insan olmaya dair her şeyi hızla sefilleştiren adaletsizliğe, “piramit”in en tepesine parayı koyan bu düzene, evsiz, barksızlığa, açlığa, ilaçsızlıktan ölmeye, yerüstü ya da yeraltında bize bir hayrı dokunmamış lanet zenginlikler için kendi topraklarımızda milyonlarla katledilmeye, biteviye yozlaşan insanlık atlasında bir insanın başka bir insanı ırk, dil, din, mezhep, cinsiyet, cinsel yönelim adına kesmesinin algılarda normalleştirilmesine isyan ediyoruz.

Zira insan ancak bir isyanla hemhal olduğu vakit “insan” oluyor.

Ve onlar baba-oğul bitmek tükenmek bilmez paralarının hesabına devam ededursunlar.

Bizim çocuklarımız son sözleriyle, hayatın ve tarihin akışındaki mukadder kıyamın şiirine güvenerek, hesabı kesiyorlar:

“Anne, baba ve evlat arasındaki sevgi çok güçlüdür, kolay kolay kaybolmaz. Evlat acısının da sizin için ne derece etkili olacağını biliyorum. Ama ne kadar zor olsa da bu tür duygusal yönleri bir tarafa bırakmanızı istiyorum. Sizin binlerce evladınız var.

Zavallı ve çaresiz biriymişim gibi ardımdan ağlamanız beni yaralar. Hepinize özgür ve mutlu bir yaşam diliyorum.” ***

 

* Müslüm Gürses’in “Arkadaşım” şarkısından.

** “Tanrılar itaat edildikçe, insanlar isyan ettikçe büyüdü.” Gılgameş oyunundan. Tekst, Gökhan Aktemur’a ait.

*** Erdal Eren’in idamından önce babasına yazdığı mektuptan.

Sendika.Org – 02.03.14/Esenyurt