Sol ve Kürt hareketi

Kürt hareketinden soyutlanmaksa, belki Türkiye solunu kitlesel anlamda “güçlendirir”; fakat bu “güçlenme” içinde keskin bir gericileşmeyi de mutlaka taşıyacaktır. Mühim olan ilerleyerek, mevzi kazanarak güçlenme.

“Yerli, sömürgecinin kentine imrenme ve şehvetle bakar. Sahip olma düşleri, sahip olmanın tüm tarzlarını düşler: Sömürgecinin masasına oturmak, sömürgecinin yatağında yatmak (…). Sömürge insanı kıskançtır. Sömürgeci de bunu çok iyi bilir; kaçamak bakışları yakaladığında içinden acı acı ‘Yerimizi almak istiyorlar’ diye söylenir. Bu doğrudur, zira, en azından bir günlüğüne, kendini sömürgecinin yerine koymanın düşlerini kurmayan tek bir yerli yoktur.”

                                                                                           Fanon-Yeryüzünün Lanetlileri

Kürtler, solu; sol da Kürtleri ilerletti. Bugün ise, Kürt hareketinin solun çoğu bölüğü üzerinde doğrudan ya da dolaylı olarak geriletici bir etkisi var.

Söz konusu geriletici etki; kiminde Kemalizanlık; kimindeyse liberalizasyon şeklinde sirayet ediyor. Ancak, bu, bu kadar basit bir özetle anlaşılabilecek bir mesele değil. Zira kendi içinde katmanları ve farklı yansımaları olan büyük, dallı budaklı bir bahis üzerine konuşuyoruz.

Önce, Kürt hareketinin solculukla ilişkilenmesine bakalım.

Kürtlerin milliyetçiliği için kısa bir giriş

Kürt milliyetçiliği, çıkış açısından Türk milliyetçiliğiyle akran. Fakat anlaşılabilir sayılabilecek sebeplerden bu akımın gelişim ivmesi Türk milliyetçiliği kadar hızlı olamadı ve bu milliyetçilik, bilinen şartlar dolayısıyla devlet düşüne ulaşamadı.

Devletsiz ulusların milliyetçiliğinin, kendi içinde gelişimine ket vuran pek çok zorlayıcı etken mevcuttur. Bu itkileri, özellikle, Tamillerden sonra dünyanın en büyük devletsiz ulusu olan Kürtler üzerinden düşünürsek fiziki ve düşsel kırılmaların, politik savrulmaların daha yoğun gözlemlenebileceği şüphesizdir.

“Büyük başın derdi büyük olur” ve büyük ama muktedir olamama duygu durumu, peşi sıra kompleksleri de beraberinde getirir. Bu, karşı ulus karşısında “küçük düşme”nin beslediği kompleks hâli de acelecilikleri, her yol mübahcılığı, ilkesiz ve ön görüsüz ittifak arayışlarını büyütür. Her defasında hegemon karşısında ezilen, müttefik gördüklerince de satılan milliyetçiliğin yenilgiler karşısında demoralizasyonu da hayli kolay olacaktır, olmuştur.

Her yenilgi, devletsiz ulus milliyetçiliğini daha da gericileştirir, pragmatikleştirir. Bundan sonrası sağ milliyetçi ezilen ulus hareket(ler)i için bir kısır döngü, gelişememe, kendini tekrar ve emperyalizmin kendine biçtiğinden ötesini düşünememeye evrilir/evrildi.

Emperyalizmin bölgedeki en sadık ve tereddütsüz müttefiki “geleneksel” Kürt milliyetçiliğidir (Barzani çizgisi).

Kürtlerin solu “keşf”i

Kuzey Kürdistan’da Kürt hareketi, Ağrı Cumhuriyeti deneyiminden ve Dersim Katliamı’ndan (bir nevi “Tamil ‘çözüm’ü”) sonra da varlığını cılız bir biçimde de olsa sürdürdü. Bu devam etmeye çabalayan ve ağırlıkla “aydın”lardan oluşan küçük hareket, Güney’deki KDP’ye yakın bir çizgideydi. ’60’lı yılların ortalarına dek Kürdistan’da Kürtçülük büyük oranda bu biçimde; “merkez” ve “sağ” bir çizgide sürdü.

Ta ki, Türkiye’de TİP’in yükselişi ve sonra gençliğin ’68 çıkışı Kürt hareketini de etkileyene dek. TİP’in ve Dev-Genç’in içinden çıkan küçük Kürt grupların yeni oluşumlara doğru giden emeklemeleri, Kürdistani harekete yeni ve soy hattı bugüne dek son derece güçlü bir biçimde sürecek canlandırıcı bir soluk kazandırdı.

Öyle ki, TKDP içinden kopup, bu akımlarla birleşenler dışında, doğrudan doğruya TKDP’yi bölüp, onu etkisizleştiren kudretli bir Kürt komünist örgütü bile (KUK) ortaya çıkabildi.

Kürtler artık meseleye salt ulusal değil, sınıfsal açıdan da yaklaşıyorlardı.

Sol akımın, Kürtlere ideolojik/programatik katkısının yanı sıra; Türkiye solundaki Kürdistanî çıkışın da Türkiye soluna olumlu yansımaları oldu. Kürt sorununa bakmayan, zamanında bakmış olanları unutan ya da bu konuda ancak yarım ağız konuşabilen sol, Kürtleri nihayet “keşfetti”. ’70’li yılların ortalarından itibaren de bir Kürdistan programı olmayan sol örgüt neredeyse kalmadı.

Hatta Kürdistan sorununa yönelik perspektifler; Türkiye solunda başat birkaç ayrışma noktasından biri de oldu.

Burada dönelim tekrar Kürt hareketine ve oradaki ayrışmalara.

Solun dönem kutuplaşmalarına göre bölünen Kürt solunda başta PSK ve DDKD olmak üzere, Kawa, Rizgarî, Tekoşin, Beş Parçacılar… gibi çeşitli yapılar ’70’lerin ortalarından itibaren Kürt halkı içinde ciddi güçlere ulaştı. ’78’e doğru bunların yerini çekirdeği THKP-C’den kopan PKK ve TKDP menşeli KUK almaya başladı.

Diğer irili ufaklı Kürt örgütlerinden daha farklı, daha aktivist, daha militan ve M-L savaş çizgisinde daha ısrarcı gözüken KUK ve PKK arasındaki mücadelenin kazananı PKK oldu. PKK’nin diğer hemen hemen tüm Kürt örgütlerinin likidasyonunda da direkt ya da endirekt bir payı vardır. PKK’nin, Kürdistan’da sadece Türkiye soluna değil, Kürt soluna da tahammülü yoktu.

PKK’nin diğer yapılara karşı aktif fizikî tasfiye mücadelesi 90’lara dek sürdü.

Türkiye solunun da -bugün PKK’yle yakın müttefik olanlar dahil- büyük bölümü PKK’yi dost bir güç olarak görmüyordu… Güç dengeleri tamamen değişene dek…

Kürdistan’ın tek gücü/ Türkiye’nin “en büyüğü” PKK

Amerikancı askeri darbeyle ülke bir toz duman bulutunun içindeydi, darbeden önce güçlerinin ciddi bölümünü güneye çeken PKK ise, 4 sene sonra Kuzey’e tüm kesimlerde bir şok etkisi yaratarak, elinde silahlarla geri döndü.

Amed zindanlarındaki direnişle de Kürt halkı nezdinde itibarını artıran hareket, silahlı mücadeleyi yükselterek, Türkiye’nin baş meselesi haline gelmeyi başardı. Mültecileşen ve dergi çevreleri haline gelen tüm Kürt örgütlerine karşılık PKK, mücadelesiyle her geçen gün daha da büyüdü.

Solun bu dönemiyse, cezaevleri direnişleri dışında neredeyse yaprak kıpırdamayan, tüm örgütlülüklerin tamamen dağıldığı ve bir çıkış noktası aramakla geçen bir aralıktır. O çıkış çabası halen sürmektedir. Arayışın sonuçlarıysa kiminde legalizasyon; kiminde radikallikte ısrar biçiminde yansımalar gösterdi. ’90’lı yıllar Türkiye’de sol hareketin yeniden toparlandığı ve bir yükselme trendini yakaladığı ama bu trendi sürdüremeyip, düştüğü süreç olarak tarihin yapraklarına yazıldı.

’90’lar ikinci yarısı-2000’ler başındaki düşüş de Türkiye solunda yeni ve daha sarsıcı, güçlü ayrışmaların kerterizi oldu.
Bu dönem aynı zamanda PKK’nin hem solun “abiliği”ne soyunduğu; hem de kademe kademe sosyalizmden uzaklaşmaya başladığı süreçtir. Savaşan ve büyüyen PKK, ’90’ların başından itibaren solculuğa daha mesafe koyuyor, milliyetçi özünün de etkisiyle daha pragmatikleşiyor, “çözüm”, “barış”, “uzlaşma” gibi sözcükler savaşın en kızgın olduğu bu yıllarda sık duyulmaya başlanıyordu.

Sosyalist blokun çökmesiyle, PKK’nin bayrağından orak çekici çıkarmasının bir olması; PKK’nin solculuğu ele alış biçimindeki zayıflığın en belirgin sembolik ifadesidir. Hoş, Apo’nun yazıp, çizdiklerine, söylediklerine bakmak da PKK’nin sosyalizmle çarpık ilişkilenmesini tahlile ve tespite yeterlidir. Apo’nun yakalanmasından sonra bu “düzencil” ama buna karşın savaşmayı da sürdürebilen zigzaglı ve renksiz, kokusuz çizgi daha bir sarih hale geldi.

“Solcu” olmak Kürt hareketi için salt bir “kültürel durum”, sosyalizm kendi “sosyalizm” tanımlarından ibaret bir şey ve sol örgütler de yalnızca çeşitli hedefler uğruna karşılıklı kullanma/kullandırtma ilişkisine girilebilecek yapılara indirgendi.

“Devrim” terk edildi; “barış” ve “düzenin içinde bir yer” için pozisyona göre masalı-savaşlı bir hat benimsendi. PKK, devletle ve emperyalizmle ilişkilenmesiyle çok eleştirdiği Barzani’den pek farkı kalmayan bir hareket haline geldi. Özetle PKK, neredeyse “düşmanına dönüşüp”, hemen hemen “KDP”leşti. Bu “KDP”leşme durumunu, hareketin taraftarlarını, tabanını en azından sosyal medyada gözlemleyerek de takip edebilirsiniz.

Kendi gündeminden başka hiçbir şeye önem atfetmeyen, yanlış olarak kodladığı şeye aynı yanlışla karşılık veren, yanlış olarak kodladığı şeyin aynısı sempatizanı olduğu hareketçe yapılınca “savaşta olur böyle şeyler” diyen ya da örneğin Cerattepe direnişçileri için bile bir “gebersinler!” demedikleri kalan -hareketin merkezinin böyle bir tavrı yoktur- kalabalık bir yığın.

Dünyanın en güçlü karşı iktidar odaklarından biri olan PKK’nin; zayıf Türkiye soluna hamilik yapmasının, onunla yakın müttefik olan solda da bazı değiştirici etkileri oldu. Ezilen ulus hareketinin, “ana akım sol”ca (*) himaye edilmesi, desteklenmesi gerekirken, -ortada böyle bir güç olmadığı için- tersinin olması ve ezilen ulus hareketinin pragmatik savruluşları, solu süreğen bir kimlik bunalımına doğru sürükledi.

Eleştirilmezlik zırhıyla kutsanan PKK, her geri adımıyla, yakın müttefiklerinde de bir geri adıma kapı açtı. Liberalizasyon, faydacılaşma, körleşme, çelişki bu sol yapılarda bir karakter görünümü oldu.

Öte yandan PKK’nin savaşının; solun başka bölüklerinde de başka türlü menfi getirileri vücut buldu. Bazıları bu savaş karşısında Kemalizanlaşıp/şovenleşirken; bazıları hiçbir biçimde sol olmayan “her türden şiddete hayır” teraneleriyle hareketi kınayarak, liberalliğin bir başka bataklığında kulaçlarını daha da derine doğru attılar.

Sol, Kürt hareketiyle köprüleri tamamen atmalı mı?

Hayır.

Böylesi sosyalist hareketin bazı nüvelerine “en kolayı”, “en mantıklısı” gibi gelebilir ama bunun arka planında yatan dürtüler şoven bir menfaatperestlikten başka bir şey değildir. Kaldı ki Kürt hareketini kazanamadan, Kürt halkını kazanmak gibi bir şey de büyük ölçüde laf-ı güzaftan başka bir şey değildir.

“Orası Kürdistan, orada ayrı ülke gerçeği var, biz ‘Batı’yı örgütleyeceğiz” denilse bu teorik/pratik bir duruş olarak anlaşılabilir fakat kast edilen bu değil. Kast edilen Kürt hareketiyle, devleti aynı kefeye koyup, “ne halleri varsa görsün”e çıkmak ve sonuç sarf edilen sözler boyunca bilinçaltının da azizliğiyle devlet ağzı kullanmak – “bodrumlarda öldürülen yüzlerce terörist” (!)-.

Evet, Kürt hareketi, sayfalar boyu eleştirebileceğimiz bir yığın hatalı, yanlış, rahatsız edici konumlanmaları, çıkışları olan bir siyaset. Kendileri, kendilerini “zamanın ruhu” üzerinden yorumlayıp “en doğru biziz” diye görebilirler, biz böyle yaklaşıyoruz.

Fakat Kürt hareketi, halk güçleri içinde yer almayı da sürdürmektedir, burada bir kopuş söz konusu değil. Bu kopuş gerçekleşmediği sürece de sol, Kürt hareketiyle mesafeli ya da yakın müttefiktir, dosttur (öyle olmalıdır).

Kaldı ki burada ezilen ulus hareketinin, ulusal sorunun özgünlükleri de göz önünde tutulmalı. Kitabiyse de kitabi.

Hedefiniz “birleşik devrim” ya da değil, çabanın, Marksist olmayan fakat soldan etkilenmiş olan -ve bu etkilenişi bir değer ifade eden- Kürt hareketini öcüleştirmek değil, kazanmak yönünde olması gerekir. Bu bir güçler ittifakının, mevzilenmenin yanı sıra, aynı zamanda sol için bir görev de.

Bu kazanma için de bir güç olabilmek gerek.

Kürt hareketinden soyutlanmaksa, belki Türkiye solunu kitlesel anlamda “güçlendirir”; fakat bu “güçlenme” içinde keskin bir gericileşmeyi de mutlaka taşıyacaktır.

Mühim olan ilerleyerek, mevzi kazanarak güçlenme.

(*) Bilerek “ezen ulus solu” gibi bir tanım kullanmadım. Türkiye sosyalist hareketi içinde ezilen milliyetlerden gelen birleşik mücadele/devrimi savunan veya ayrılma talebini -henüz- dillendirmemiş ya da bunu çok yüksek sesle söylemeyen yahut “erteleyen” insanlar var.

 

www.sendika.org