Sol, Ermeni Meselesine Nasıl Bakıyor? [Derleme] – III

(DY/Devrimci Hareket, TKP (SİP) [KP ve HTKP], TKP-1920, Alınteri, DSİP, HKP)

12- DY/ Devrimci Hareket

Soykırım ve Yüzyıllık Ötekileştirme..

 

(…)

Azınlıklar ve ulus sorunu bir turnusoldür

(…)


Türkiye’de Ermeniler, potansiyel suçlu muamelesi görmektedir. Her ne kadar Lozan Anlaşması’nda emperyalist güçlerin dayatması sonucu Rum, Ermeni, Süryani gibi gayrimüslim azınlıklar (Müslüman azınlıklardan farklı olarak) yasa karşısında kültürel varlıklarını/niteliklerini koruma anlamında bir takım haklara sahip olmuşsa da fiilen bunun önemli bir karşılığı olmuyor. Onlar da çeşitli biçimlerde fiziki-kültürel abluka altında tutuluyor. Örneğin Ermenilerin kendi okulları, kiliseleri vb. var; ama bu varlıklar, Ermeni düşmanlığının devlet imkanlarıyla körüklenip geliştirilmesinin önünde bir engel değildir.


Milliyetçiliğin faşizme kitle tabanı oluşturmak üzere pompalandığı ülkemizde, Ermenilik yüzyıldır küfre ve suça özdeş görülmüş, onlara yönelik aşağılama ve şiddet için kültürel, psikolojik ve hatta hukuksal zemin oluşturulmuştur. Geçtiğimiz günlerde Tayyip Erdoğan’ın, ülkemizdeki Ermeniler için ‘biz bunları deport edebiliriz’ biçimindeki açıklaması, bunun bir başka biçimidir.

Tarihsel süreç içinde Ermeni sorununun yeri

Anadolu, göç ve ticaret yolları üzerinde bulunan ve pek çok uygarlığa yataklık etmiş bir coğrafyadır. Bu coğrafyada bulunmuş, varlık göstermiş her halk gibi Ermeniler de gerek maddi gerekse kültürel varlıklarıyla Anadolu’nun zenginliklerine katkıda bulunmuş, iz bırakmıştır.
Ermeniler, Anadolu’da yaşamakta oldukları süreçte, bu coğrafyanın Türkler tarafından fethedilmesiyle yerlerinden edilir ve Kilikya’ya çekilerek orada küçük bir devlet kurarlar. Buradaki varlıkları, Osmanlı İmparatorluğu’nun kurulmasına kadar sürer. İmparatorlukla beraber bütünlüklerini kaybeder ve dağınık topluluklar şeklinde yaşamaya başlar. Günümüzde ise Sivas, Elazığ, Erzurum, Bitlis, Adana, Diyarbakır, Van gibi doğu illerinde ağırlıklı olmak üzere Anadolu’nun çeşitli yerlerine dağılmış durumdalar.


Ermeniler, Osmanlıya oranla daha ileri bir uygarlığa sahip olmaları nedeniyle, o süreçte yaşanan fiziki dağılmaya rağmen, etnik ve kültürel özelliklerini korurlar. Osmanlı devleti, vergi ve idari denetim yoluyla egemenliğini kurmuş ise de, Ermenilerin etnik-kültürel dokusunu dağıtamamıştır. Bunda, sanıldığının ve kimilerinin iddia ettiğinin aksine, Osmanlının demokratikliği değil, halkların direnci etkili olmuştur.


Osmanlı döneminde Ermenilerin iktisadi yaşamını ağırlıkla ticaret oluşturmuştur. Bu süreçte Ermeni ve Rum sermayesi, özellikle İstanbul, İzmir gibi büyük kentlerde, Avrupa sermayesinin de desteğini alarak palazlanır. Ermenilerin bir kısmı da Anadolu’da çiftçilik, zanaatçılık vb. ile geçimini sağlar.


Kapitalist gelişmenin ilk olarak azınlıklarda gözlenmesi, uluslaşma sürecine de ilk olarak bu halkların girmesini beraberinde getirmiştir. Ticarette sağlanan birikim, giderek sanayide de bir sermaye birikimini beraberinde getirmiştir. Sürecin ilk etabında sermayenin önemli bir kısmı azınlıklara aittir.

Uluslaşma süreci ve soykırım

Ermeniler, yukarıda da belirttiğimiz gibi Osmanlı İmparatorluğu döneminde, uluslaşma sürecine ilk giren halklardan biridir. Bunda, kendi okullarına sahip olmaları, Ermeni kilisesinin sosyal yapılanmadaki etkisi veya Avrupa devletlerinin rolü olsa da, belirleyici asıl faktör, kapitalist gelişmeyle burjuvazinin kendi ulusal pazarını oluşturmak istemesidir.


Osmanlı’da etnik kimliklerin uluslaşma sürecini tetikleyen etkenleri, birbiriyle zamandaş değildir. Örneğin Trakya’da, Avrupa’yla yakın bağlar nedeniyle kapitalizm eksenli ilişkilere girildiği oranda uluslaşma, ulus bilinci ortaya çıkıyor ve ulus devletler adım adım kurulmaya başlıyor. Ama Balkanlar’da 19. yüzyılda bu süreç yaşanırken Anadolu’da bu çerçevede bir çatışma, kavga gözlenmiyor. Anadolu’da ulus bilinci Trakya’ya göre daha gecikmeli gelişiyor.


Çok uluslu bir devlet olan Osmanlı İmparatorluğu’nda ulusal mücadele, ilkin Yunan, Bulgar, Arnavut vb. halkların burjuvazilerinin kendi ulusal pazarlarına sahip çıkarak ulus devletlerini kurmaları biçiminde gelişmiş, daha sonraki süreçte Ermenilerde de kendi devletini kurma eğilimi belirmiştir.


Ermeni ulusal hareketi, ilkin Avrupa’da kurulmuş olan Hınçak gazetesi çevresinde bir aydın hareketi olarak başlar. Ve giderek farklı noktalarda ulusal hareketlenmeler gözlenir. Bu örgütlenmelerin Türkiye’ye yansımasıyla, 1893’te Kayseri, Amasya ve Merzifon çevresinde bir ayaklanma gündeme gelir. Yüksek vergi, kuraklık gibi çeşitli sosyal faktörlerin etkili olduğu bu ayaklanma, Ermenilerin bütününü kapsamaz ve bastırılır. Ancak ayaklanmalar devam eder. Özellikle 1895’te İstanbul’da yapılan gösterilerin ayaklanmaya dönüşmesi sonucu, Ermeni katliamlarının başlangıcı diyebileceğimiz süreç yaşanır. Ve çeşitli olaylar gerekçe gösterilerek Sivas, Malatya, Diyarbakır, Urfa gibi illerde, yabancı elçilik kayıtlarına göre 400 bin Ermeni katledilir. Bu sürecin bir özelliği de katliamlarda, Hamidiye Alayları biçiminde teşkilatlandırılmış olan Kürt aşiret milislerinin rol almış olmasıdır.

İttihat ve Terakki dönemi

İttihat ve Terakki’nin iktidarı döneminde, ulusal eksenli Ermeni hareketi yeniden varlık gösterir. Sürecin ilk etabında 1909’da, Adana’da yerleşmiş olan ve pamuk tarımını, ticareti elinde bulunduran Ermenilere yönelik büyük bir katliam gerçekleşir, yaklaşık 30 bin Ermeni öldürülür. Bu, geniş çaplı Ermeni katliamlarının ikincisidir.

II.Meşrutiyet’le beraber yapılan seçimlerde, çeşitli pazarlıklar sonucu, 1908, 1912 ve 1914 Meclisi’nde sınırlı da olsa Ermeni milletvekilleri yer alır. Ancak İttihat ve Terakki’nin eğilimi/duruşu, Ermenilerin ulusal haklarını tanıma yönünde değildir.


I. Paylaşım Savaşı, kendi özgücünden çok Avrupa devletlerine bel bağlayarak hareket etme eğilimi taşıyan Ermeniler tarafından bir fırsat olarak görülür ve Ermeni ayaklanmaları yeniden başlar. 1915’ten itibaren 20’li yıllara kadar Ermenilerin yaşadığı topraklar, Ermeniler ve Türkler arasında birkaç kez el değiştirir.

İşte Ermeni soykırımı olarak tanımlanan katliam ve sürgünler bu süreçte yaşanır. Ermeni sorununu bir problem, önlerindeki bir engel olmaktan bütünüyle çıkarma hesaplarıyla İttihat ve Terakki paşaları 1915’te çıkardıkları Tehcir Kanunu’yla Ermeniler sürgün edilir ve yaklaşık 1 milyon Ermeni katledilir. Ölümlerin sadece tehcir sebebiyle olmadığı, kayıklara doldurup denize dökmekten kiliseye kapatıp yakmaya veya aç susuz bırakmaya kadar pek çok yöntemle gerçekleştiği bilinmektedir. Bunu anlatan en doğu kavram soykırımdır. Soykırım kavramını bulan Raphael Lemkin, bu kavramı bulmasında Ermeni soykırımının belirleyici olduğunu söyler. Buna rağmen bugün hâlâ Ermeni soykırımı konusunda, kimi sol yapıların Türk Tarih Tezi’yle kimilerinin de ‘Büyük felaket’ diyerek Obama’yla aynı noktada duruyor olması, doğru tarih okumasının gerekliliği bağlamında düşündürücüdür.

Süreçteki çelişmelerde emperyalizmin rolü


Yaşanan sürgün ve katliamın boyutunu doğru anlamak açısından soykırım tanımı önemlidir; ama gelişmeleri doğru anlayıp yerli yerine oturtmak için salt tanımla, adlandırmayla yetinilmemelidir. Tarihsel sürece dair inkâr ve çarpıtmalar, bunun yarattığı psikolojik-duygusal karşıtlık sebebiyle, ‘soykırım’ denmesi doğru anlatımın tek ölçütüymüş gibi ele alınabiliyor. Halbuki ‘soykırım’ dense de emperyalizmin süreçteki rolüne yer vermeyen her anlatım, olgunun en önemli nedenini/boyutunu ıskalamış olur.

Ermeni soykırımının tarihsel nedenlerini, onu hazırlayan iktisadi ve siyasal çelişmeleri bilmeden veya dikkate almadan, resmin sadece bir tarafına bakarak veya olayları gündeme geldikleri noktadan (dışavurumdan) ibaret görürsek, anlamada ve yorumlamada eksik kalır, yanlışlığa düşeriz.
Stefanos Yerasimos, ‘Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye’ adlı eserinde
sekonder (ikincil) Ermeni yerleşimlerinden söz eder. Bu, konunun bütünlüklü biçimde kavranabilmesi açısından önemli bir meseledir. Buna göre, eskiden beri Anadolu’da yaşayan Ermeniler açısından doğal bir yerleşim söz konusudur. Bunlar, toprak mülkiyeti gibi ayrıcalıklara sahip olmadığı için genellikle zanaat, küçük üretim vb. ile geçinir, bulundukları yerlerde diğer halklarla uyum içinde yaşardı. Ancak sömürgeci güçler tarafından Anadolu’ya sonradan ve doğrudan işbirliği amacıyla yerleştirilen ve sürecin her aşamasında desteklenen Ermeniler için aynı şeyi söylemek zor. Galata bankerlerinin sahip olduğu imkanlar da, Lozan Anlaşması’nda gayrimüslimlerin emperyalistler tarafından gözetilmesi de, kurulan imtiyazlı ilişkilerin ve var olan işbirliğinin göstergelerindendir.


Osmanlı İmparatorluğu’nun sömürgeleştirilmesi sürecinde, genelde gayrimüslimler özelde Ermeniler üzerinden kurulan işbirliğinin özel bir önemi/rolü olmuştur. Elbette sürecin tek sorumlusu bu sonradan yerleştirilen Ermeniler değildir; çelişmeler de yalnızca bunlarla olmamış, katledilenler de bunlardan ibaret değildir; ancak sürecin böyle bir boyutunun olduğunun dolayısıyla emperyalizmin rolünün bilinmesi, yapılacak değerlendirmeleri daha sağlıklı kılar.


Hatırlanacak olursa, bir süre önce yaptığımız ‘Arap Baharının Ekonomi Politiği’ adlı değerlendirmede ‘(
…)yakın tarihte 4 milyon nüfuslu Bosna’da sınırların değişimi, 300 bin insanın yaşamına mal olmuştur. Bu tür süreçlerin içerdiği güçlükler için Irak da, Libya da sıcak birer örnektir.’ demiş, ulusal farklara dayalı çelişmelerin niteliğine ve doğurabildiği sonuçlara dikkat çekmiştik. Osmanlı döneminde sömürgeci devletlerin, Kurtuluş Savaşı döneminde de emperyalizmin çelişmeleri keskinleştirici müdahalelerinin etkisi bir de bu açıdan değerlendirilmelidir.


1. Dünya Savaşı’nın nedenlerinden birinin de Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamak, paylaşmak olduğu düşünülürse, hemen her olgunun arkasında emperyalist güçlerin etkisini aramanın hiç de abartılı olmadığı görülür. Hatta diyebiliriz ki o süreçte örneğin Çanakkale savaşı dâhil, hemen her cephe, aynı zamanda emperyalistler arası bir çatışma zeminidir; pek çok noktada yerel sorunlarla emperyalist çıkarların kesiştiği veya bu bağlamda bir saflaşma yaşandığı gözlenmiştir.
Uluslaşma sürecinde olan farklı etnik ve kültürel kimliklerin aynı topraklarda yaşadığı imparatorluklar olması itibariyle, Osmanlı ve Çarlık Rusyası benzerdir. Halklar hapishanesi olarak bilinen Rusya’da 1917 Ekim devriminden sonra halklar arasında çatışmaların değil kardeşliğin gelişmesi, farkların kendiliğinden çatışma veya boğazlaşma üretmediğini gösteren önemli bir örnektir.

Kurtuluş Savaşı sürecinde Ermeniler

Aslında Ermenilere yönelik katliam ve sürgün politikaları 1915’te sonuçlanmamış, hatta Kurtuluş Savaşı döneminde de devam etmiştir. Ancak Ermeniler o süreçte artık ulusal bir topluluk olma özelliğini yitirmiş, dağılmış, dünyanın çeşitli yerlerine özellikle de Sovyet Ermenistanı’na göç etmiştir.


Osmanlı döneminde haklı bir zeminde duran, eksik ve zaaflarına rağmen desteklenmesi gereken, ancak çeşitli nedenlerle başarılı olamayan Ermeni ulusal hareketinin, Kurtuluş Savaşı döneminde bu haklılığını yitirmesine sebep olacak türden ilişkilere girmiş olması da üzerinde durulması gereken olgulardan biridir.


Sürecin başından beri, kendi kaderini belirlemeyi Avrupa devletlerine dayanarak sağlayacağına inanan, bu türden ilişki ve beklentilerle hareket eden Ermeniler, Anadolu’nun emperyalizm tarafından işgali sürecinde Fransız ve İngiliz emperyalistleriyle kurdukları dolaysız ilişkiler nedeniyle ilk etaptaki haklılıklarını yitirmişlerdir. Bunu özellikle Maraş’ta Fransız, Sovyet Ermenistanı’nda da İngiliz işbirliği şeklinde görebilmek mümkün.


Marksizme göre, burjuvazinin ilerici niteliğini yitirdiği emperyalizm ve proleter devrimleri çağında, emperyalizmi güçlendiren ve proletaryayı zayıf düşüren her hareket, kendi kaderini belirlemek gibi haklı nedenlerle yola çıkmış olsa dahi, gerici konuma düşer. Mevcut örnekte Ermenilerin de durumu budur. Sorun yalnızca Kurtuluş Savaşı’nda emperyalizmle işbirliği yapması ve Sovyet devrimine karşı tavır alması değildir; ayrıca emperyalizmin ulusal baskıyı giderici değil ona zemin hazırlayan niteliği itibariyle de girilen ilişki, Ermenileri gerici konuma düşürmüştür.

Etnik ve dini tek tipleştirme devam ediyor

Bugün Türkiye’de hâlâ Ermeni sorunuyla yüzleşmenin yaşanmamış olması, farkları kucaklayabilecek demokratik bir zemin oluşturulmamış olmasıyla doğrudan ilintilidir. Bu durumu, “demokratikleşemediğimiz için yüzleşemiyoruz, yüzleşemediğimiz için demokratikleşemiyoruz,” biçiminde özetlemek yanlış olmaz. Yüzleşmek, bir yanıyla yıkıntıların ruhsal tamiri için önemlidir; diğer yanıyla demokratikleşmenin ön koşullarından biridir.


1915’in, toplumu tek elden biçimlendirici ruhu, bugünkü sistemde çeşitli biçimler altında varlığını koruyor. Yıllarca insanların istediği ismi almaları önlendi, dilleri yasaklandı, kültürleri ve inançları baskılandı; tekleştirici politikalar yaşamın her alanında ırkçı bir zihniyetle uygulandı. Bundan, sadece Ermeniler değil, egemen tanımların dışında kalan hemen tüm halk kesimleri etkilendi.
Ermenilere yönelik olarak uygulanan katliam ve sürgünlere soykırım niteliği kazandıran olgulardan biri de, Osmanlı yöneticilerinin aldığı kararla, savaş bölgesinde olmayanlar dahil, Türkiye’deki bütün Ermenilerin boy hedefi yapılmasıdır. Dolayısıyla ortada birbirini boğazlayabilecek eşit güçte iki taraf olmadığı için, Ermeniler tarafından çeşitli misillemeler yapılmış olsa da 1915, kimilerinin yaptığı gibi bir çeşit “boğazlaşma” olarak açıklanamaz.


Birinci Dünya Savaşı öncesi, gayrimüslimler nüfusun %20-25’ini oluştururken, 1922’de %2,5’e kadar düşmüştür. Bu durum sadece Ermenilerin değil bütünüyle gayrimüslimlerin çeşitli biçimlerde tasfiye edildiğinin göstergesidir. Hatta etnik ve dini tek tipleştirme kapsamında, Müslüman olmayanların Türk sayılması politikası da izlenmiştir. Bugün gayrimüslimlerin oranı binde bir civarındadır.

(…)


Çözüm, demokratik halk devrimindedir

Bugün için, gelinen koşullarda Ermeni sorununun çözümü bağlamında çeşitli talepler, çözüm önerileri söz konusudur. Bunlar içerisinde burjuva milliyetçiliğinin dillendirdiği, Anadolu’nun doğusunda ayrı bir Ermeni devleti kurma talebi, tarihin yeniden yapılması anlamına geldiği için gerçekçi değildir.


Devrimciler, tarihsel haksızlıkları belirtip teşhir etmek bağlamında üzerine düşeni yapar; ancak süreci geri çevirip o haksızlıkları giderme koşulu yoktur; böyle bir beklenti gerçekçi değildir. Kaldı ki bu türden çabalar, beraberinde başka/yeni haksızlıklar getirecektir. Örneğin bugün Ermenilerin yurt olarak kabul edip dönmek istedikleri yerlerde Kürtler yaşıyor. Bu yönde atılacak bir adım, bu kez onları topraklarından edecektir. Diğer yandan, Ermenilerin gittikleri ülkelerde iktisadi-sosyal yapıyla bütünleşmiş olmaları sebebiyle de bu talep gerçekçi/uygulanabilir görünmüyor.


İsteyen Ermeniler elbette ki uygun biçimlerde Anadolu’ya dönebilir. Ancak bugünkü koşullarda Ermeni sorununun özü, Türkiye’deki Ermeni azınlığın üzerindeki baskıların kaldırılmasıdır. Genelde tüm azınlıklar üzerindeki baskıya, ayrımcı-ötekileştirici politikalara son vermek, halklar arasında düşmanlaştırıcı eğilimlerle mücadele etmek, tam hak eşitliğini savunmak, devrimcilerin ertelenemez görevleri arasındadır. Kürt ulusal sorununun çözümü gibi ülkemizde azınlıklar sorunu da uzun süreli bir mücadeleyi gerektirir, dolayısıyla da bir devrim meselesidir. Bunun programatik ifadesi, yani azınlıklar sorununun çözüm zemini; antiemperyalist, antioligarşik, demokratik halk devrimidir.


Sorunun köklü çözüm bağlamında bir devrimi gerektirmesi, diğer sorunlarda olduğu gibi hemen bugünden yapılması gerekenlerin olmadığı anlamına gelmez. Aksine, ırkçı-faşist yönlendirmelere, halkları kutuplaştırıcı politikalara hemen bugünden karşı durulmalı, azınlıkların tam hak eşitliği temelinde varlığını koruyup geliştirebilmesi için mücadele edilmelidir.
100 yıl önce bu topraklarda Ermeni halkının uğradığı baskı, katliam ve jenosidi lanetliyoruz. Halklar arasında düşmanlık tohumları eken ırkçı-milliyetçi tüm uygulamalara, tanım ve aşağılamalara son verilmeli, kardeşlik ve eşitlik koşulları yaratılmalıdır.

24 Nisan 2015
DEVRİMCİ HAREKET”

13- TKP (SİP)

 

TKP, Ermeni sorunu hakkında ne düşünüyor? Ermeniler soykırıma mı uğradı?

– Ermeni sorunu büyük oranda Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde, 1. Dünya Savaşı sırasında yaşanan olaylara dayanmaktadır. Osmanlı-Rus Savaşı’ndan 1. Dünya Savaşı’na uzanan süreç ABD, İngiltere, Fransa, Almanya gibi emperyalist ülkelerin de müdahalesiyle Anadolu halklarının birbirine düşürüldüğü, düşmanlıkların körüklendiği bir dönem olmuştur. 1. Dünya Savaşı ile Anadolu emperyalist paylaşımın konusu haline gelmiştir. Osmanlı’nın yanında savaşa girdiği Almanya da dâhil olmak için dağılan bir imparatorluğun topraklarından pay almak üzere emperyalist ülkeler çeşitli senaryolar geliştirmiş ve bu senaryolar dâhilinde Anadolu’da da pek çok örgütlenmeye gidilmiştir. 

Anadolu’nun dört bir yanında başta Ermeniler olmak üzere Osmanlı’nın Hıristiyan nüfusunu hedefleyen yabancı misyonlar açılmış, okullar ve kiliseler aracılığıyla bu nüfusa yönelik özel faaliyetler yürütülmüştür.Dönemin egemen güçleri savaş öncesinde emperyalist faaliyetlere ve kışkırtmalara alan açmıştır. Osmanlı Devleti’nin yöneticileri, Amerikan ve Fransız misyonlarının Ermeniler üzerindeki Rus etkisini hafifleteceğini düşünüyorlardı.Emperyalist ülkeleri birbirine karşı kullanabileceklerini zannederek ya da basiretsizlikten bu faaliyetlere izin vermiş ya da göz yummuşlardır. Ancak savaşla birlikte özellikle Rus cephesinde yaşanan sıkışma nedeniyle, 1915 yılında Ermenilere yönelik “tehcir” politikasını gündeme sokmuşlardır.

Tehcir politikası sonucunda Ermeniler büyük bir katliama ve zorunlu göçe maruz bırakılmıştır. Bütün insanlığa ders olması gereken büyük bir yıkım yaşanmıştır. Ancak sistemli ve esasında İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yeniden tanımlanan haliyle bir soykırımdan söz edilemez. Dağılan bir devletin, emperyalist paylaşımın konusu haline gelmiş toprakları üzerinde büyük ve geri dönüşsüz bir felaket yaşanmıştır. Ancak faturası Osmanlı’nın devamı olarak Türkiye Cumhuriyeti’ne değil emperyalist ülkelere kesilmelidir. Devamında Anadolu’nun işgali ve bölge bölge paylaşılmış olması da bu büyük felaketin asıl sorumlularını açıkça göstermiştir.

Bugün de Ermeni sorunu, halkların kardeşliğini tesis etmekten ziyade, emperyalist politikaların bir aracı olarak gündemde tutulmakta; ABD’de, Fransa’da soykırım iddiaları Türkiye’ye dönük bir tehdit olarak kullanılmaktadır.”

Sorularla TKP. Resmî sayfadan kaldırılmış, şuradan ulaştım: http://www.solpaylasim.com/mobil.php?ak=612

 

Eski resmî sayfadaki ilgili bir başka metinse şöyle:

 

Eşitlikçiyiz; dillerin ve kültürlerin özgürce geliştirilmesinin dokunulmaz haklar olduğunu herkes için savunuruz; farklılıkların halkımızı bölmemesi için mücadele ortaklığını öneririz.

Türkiye’nin Osmanlı ve cumhuriyet geçmişlerinde Ermenilerin kitle halinde ölümüne, Rumların, Süryanilerin göçüne sahne olduğu biliniyor. Bunların hiçbirinin üstü örtülmeye kalkışılmamalıdır. Ancak bu acıların tarafları etnik veya ulusal kimlikler olarak tanımlanırsa, ne özür dilemekle, ne yüzleşmekle halkların arasındaki mesafeyi kapatamazsınız. Üstelik insanların birbirlerine sadece milli duyguları nedeniyle acı çektirdiği tarihsel bir yanılgı, daha doğrusu saptırmadır. Halkların acılarından kâr edenler vardır! Açığa çıkarılması gereken budur. Bir kez daha emperyalizme, sömürücülere, gericiliğe karşı mücadeledir halkları birleştirecek, yaraları saracak olan. Yoksa halklar emperyalistlerin elinde oyuncak olmaktadır.

Bahsi geçen olaylar emperyalist paylaşım savaşıyla, Türkiye’deki uluslaşmanın genç ve yağmacı bir sermaye sınıfının önderliğinde yürütülüyor olmasıyla ve başka bir dizi faktörle bağlantılıdır.

Soykırım kavramı üstüne yapılan tartışmaların da sağlıklı bir zeminde sürdürülmesi aşağı yukarı olanaksızdır. Bu kavram Türkiye ile başka devletler arasındaki çekişmelerin enstrümanı haline gelmiş, tarihsel ve bilimsel içeriğinden, halklarımızla ilgili kültürel ve siyasi anlamından uzaklaşmıştır.

TKP emperyalist manipülasyonlara hapsolan tartışmalardan uzak durmakta, halkların acılarını paylaşmakta, çarenin ortak mücadeleden geçtiğini savunmaktadır.”

 

Komünist Parti:


“24 Nisan 1915 tarihiyle anılan ve Ermenilerin yurtlarından sökülmesi, sürgün edilmesi ve toplu biçimde katledilmesiyle neticelenen sürecin 100. yılındayız.

Ermenilerin deyişiyle Medz Yeğern (Büyük Felaket), topraklarımızın gördüğü en büyük acıdır. Medz Yeğern, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Balkanlar’dan sürgün edilen yüzbinlerce Müslüman ve Anadolu’dan sürülen Rumların acılarıyla birlikte coğrafyamızı dağlayan, oldukça uzun ve günümüze uzanan felaketler zincirinin en korkunç halkasıdır.

Bu sürecin sağlıklı değerlendirilebilmesinin ön koşulu, sorunun liberal ve milliyetçi önyargılardan kurtularak tarihsel ve siyasal bir bağlam içine yerleştirilmesidir. Söz konusu felaketler zinciri, Osmanlı İmparatorluğu’nun “Büyük Devletler” adı verilen Batılı emperyalist ülkeler tarafından nasıl parçalanacağı, paylaşılacağı ve sömürgeleştirileceği sorularının merkezinde durduğu ve adına ‘Doğu Sorunu’ denen çok boyutlu meselenin sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

Çok boyutlu bir süreç, tek noktadan bakılarak anlaşılamaz. Dolayısıyla bu sürece yalnızca dış güçlerin plan ve komploları vesilesiyle bakılamaz. Süreç bir tarafın diğerine ihaneti ya da taraflardan birinin özsel barbarlığına indirgenerek de açıklanamaz. Benzer şekilde, Türk ya da Ermeni milliyetçiliğini sürecin tek açıklayıcısı ve suçlusu olarak gören yaklaşımlar da meselenin özünü perdelemektedir.

On dokuzuncu yüzyılın sonu ve yirminci yüzyılın başına, soykırım sorununu da içine alacak şekilde, damga vuran esas çerçeve bir paylaşım savaşına doğru adım adım ilerleyen dünya kapitalist sisteminin yeniden yapılanma ve Osmanlı İmparatorluğu’nun bu sisteme eklemlenme sürecinin karmaşık ekonomik, siyasi ve ideolojik dinamikleridir. Kapitalizmin bu çerçevede geri dönüşsüz bir şekilde gericileştiği, bu gericileşmenin tüm dünyada büyük acılara yol açtığı unutulmamalıdır.

Bu sorunun tek bir çalışmayla açıklığa kavuşturulması mümkün değildir. Ancak tartışmaların sağlıklı bir zeminde yürüyebilmesi için, Komünist Parti olarak bu konuda süren tartışmalara dair eleştirilerimizi paylaşma ihtiyacı hissediyoruz.

1) Düzenin ve onun uzantısı olan milliyetçiliğin yaklaşımı ikiyüzlüdür.

Türkiye’de iktidarın her 24 Nisan’da ABD Başkanı’nın ağzından çıkacak bir sözcüğe kilitlenmesi, her 24 Nisan öncesinde emperyalist devlet liderlerine mektuplar yazılarak ‘o sözcüğün’ kullanılmasının rica minnet engellenmeye çalışılması, bir kara komedidir.

ABD’den ve AB üyesi ülkelerden 24 Nisan’da Türkiye’nin resmi tezlerini çelen açıklamalar geldiğinde aklına emperyalizm ve ezilen halklar gelen düzen sahipleri ikiyüzlüdür. Cezayir halkının felaketini ancak Fransızlar ‘soykırım’ dediğinde hatırlayan, Amerika kıtasının yerli halklarını ABD Başkanı ‘karşıt tezlere’ yakın açıklama yapınca aklına getiren AKP iktidarı sahtekârdır. Bir yandan Gazze’ye ağlıyormuş gibi yapan, öte yandan sırf ‘Bay Başkan’ soykırım demesin diye yıllardır ABD’deki Yahudi lobisiyle, İsrail’le işbirliğine giden hükümet ikiyüzlüdür. İkiyüzlü ve sahtekâr siyasi iktidar, inkârcılığını, karanlığını ve zorbalığını, ahlaksız bir diplomatik satrançla gizlemeye çalışıyor.

Bir yandan da yüz yıl önce Suriye çöllerine sürülmüş Ermenilere dönük zulüm, bugün başka araçlarla ve biçimlerde sürüyor. Günümüzdeki zulmün arkasında bu kez IŞİD’i, ÖSO’yu ve diğer İslamcı çeteleri besleyen AKP karanlığı var. Arkasında “bana afedersiniz Rum, afedersiniz Ermeni dediler” diyen, her 24 Nisan öncesinde ülkemizde kaçak çalıştırılan Ermeni emekçileri aklına getiren ve onlara aba altından sopa gösteren diktatör bozuntusu var. Arkasında Hrant’ın katillerini yıllardır koruyan, kollayan, terfi ettiren zihniyet var.

Düzenin ikiyüzlülüğünü ve sahtekârlığını gösteren bir diğer alan, mevcut arşiv politikasıdır. Rant için asırlık belgeleri çürütmekten çekinmeyen düzen, her ‘arşivlerimiz açık’ dediğinde yalan söylemektedir. Türkiye’de arşivlerin önemli bir bölümü kapalı, açık olanlarsa sıkı kontrol altındadır. Konuya ilişkin hiçbir ciddi akademik çalışmayı ve araştırmacıyı desteklemeyen düzen, eski Türk Tarih Kurumu Başkanı’nın deyişiyle ‘Türkün Türke propagandasını yapmak’ için kaynaklarını yeterliliği oldukça tartışmalı isimler için seferber etmekte, kimi kurum ve kuruluşları ‘fonlamakta’dır.

2) İmparatorluk dün çözüm değildi, bugün de değildir.

Liberaller ve İslamcılar artık şaşırtıcı olmayan bir şekilde bu tartışmada da buluşuyorlar. ‘Neden birlikte yaşayamadık’ sorusunu tarihsel bağlamdan kopararak tartışan liberal-İslamcı koalisyon, sorunun yanıtını bir yönetim biçimi olarak imparatorluğun ortadan kalkması şeklinde vermektedir. Tarihsel gerçekliğin önemlice bir bölümünün üzerinden atlayan, kalanı da önce parça parça sonra da tepetaklak eden bu yaklaşım, mutlak anlamda gericidir. İnsanlık, sorunlarını yüzünü geriye dönerek ve gericiliğe sarılarak çözemez. Unutulmamalı ki, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemine damgasını vuran yukarıda andığımız felaketler, ileri atılmak yerine tarihsel olarak aşılmış olan bir imparatorluğun ne pahasına olursa olsun kurtarılmaya çalışılmasıyla da yakından ilişkilidir.

Marksizmi ‘kimlik körü’ olmakla suçlayan kimlikçi akıl tutulması, imparatorluk nostaljisiyle günahlarından kurtulabileceğini sanmaktadır. Osmanlı’yı bir çeşit hoşgörü ve halklar mozaiği olarak resmeden bu anlayış, meselenin özü olan kapitalistleşme ve ona eşlik eden mülkiyet ilişkilerinin dönüşümü süreçlerini ustalıkla gizlemekte ve tartışma alanının dışına itmektedir.

Pratik olarak da imparatorluk sevdasının nasıl sonuçlar doğurduğu ortadadır. Diktatör bozuntusunun ve onun yamağının ‘Yeni Osmanlı’ sevdasının bölge halkları için maliyeti çok yüksek olmuştur. Açık söylemek gerekirse, bu maliyetin bu denli büyük olmasının en önemli sebeplerinden biri, ‘Yeni Osmanlı’ projesine Türk ve Kürt milliyetçiliklerinin prim vermiş ya da tümden eklemlenmiş olmasıdır.

3) ‘Ermeni Soykırımı’nın tanınması solun tanımlayıcı unsuru olamaz.

Türkiye’de konuya ilişkin süren tartışmalara, başka bir ikiyüzlülük daha hâkimdir. O da Türkiye’de solla ilişiği kalmamış olanların, Türkiye solunu soykırım tartışmaları üzerinden inkârcı ilan etmeleridir. Eşitlik ve özgürlük mücadelesiyle ilgisi olmayan, hatta bu kavramlarla ölesiye kavgalı, bu mücadelede zamanında yer almış olsa bile mücadeleden çoktan emekli olmuş kimi isimler ve yapılar, Türkiye’de sola bu konuda akıl vermeye çalışmaktadır. Türkiye’de solun düne kadar AKP gericiliğiyle kol kola yürüyerek tıynetini ispat etmiş bu çevrelerin aklına ve tavsiyelerine ihtiyacı yoktur.

Dahası, yalnızca Türkiye’de değil, tüm dünyada sol, tarihsel ve siyasi yanları olan bir tartışmayı dışarıdan dayatılan bir terminolojiyle sürdürmek, bu manipülasyona teslim olmak zorunda değildir.

Türkiye soluna dönük olarak yakın zamanda sıklıkla dile getirilen inkârcılık suçlaması cehaletin ürünü değilse, ancak samimiyetsizliğin ve ‘liberal ortamlarda’ takdir toplama uğraşının neticesi olabilir. Aram Pehlivanyan (Ahmet Saydan), Şahabettin Bakırsan, Armenak Bakırcıyan (Orhan Bakır) ve halkların kardeşliği için, eşitlik ve özgürlük için yaşamları boyunca mücadele etmiş, bu mücadelede canlarını vermekten çekinmemiş daha nice yoldaşımızın mirasının üzerinde tepinen bu anlayış, solun son kertede emekçi sınıfın iktidarı için mücadele etmeyi bırakmasını, bu düzeni yıkmak yerine güzelleştirmekle meşgul olmasını istemektedir.

Türkiye’de sola her konuda akıl öğretmeye pek meraklı olan bu güruha hatırlatmak gerekir ki, solun ülkemizde ve dünyadaki görevi, kendilerinin kimlikçi-liberal duyarlılıklarını tatmin etmek değil, halkların birbirini boğazlamasının önüne geçmek için işçi sınıfının iktidarını kurmaktır. Bu iktidarın zemini, yalnızca bu tartışmayla değil başka pek çok vesileyle itibarsızlaştırılmak istenen, kuruluşunu bir rastlantı ve kaza olarak görmemiz istenen Türkiye Cumhuriyeti’dir. Türkiye’de solculuk, Türkiye’nin tarihsel varlığını sahiplenmek zorundadır.

Günümüzde dünyanın pek çok noktasında halklara doğrultulan silahların tetiğini çeken kimlikçi-liberal anlayışın düzeltmeye ve ‘cici’ göstermeye uğraştığı emperyalist sistemin kendisidir. Sorun burada, çıkış da buradadır.

4) Kayıkçı dövüşü değil, ortak mücadele çözecek.

Ermenilerin yaşamış oldukları felaketi kavram tartışmasına indirgeyerek bir bilmeceye çevirmek, kör bir karanlık içinde kâh pazarlık yaparcasına kâh açık artırmadaymışçasına kaç yüz bin kişinin öldüğüne dair tartışmalar yürütmek, meselenin özünü görünmez hale getirmektedir. Üstelik bu yöntem ciddi etik sorunlar da barındırmaktadır. Ancak bundan daha önemlisi, karşıt hafızaların seferber edilmesi şeklinde ilerleyen bu kayıkçı dövüşü, bir çıkış ve gelecek kurgusu sunmadığı oranda şoven önyargıları beslemekte, sorunun gerçek muhatabı olan halkları birbirinden uzaklaştırmakta, gerçek bir barışmanın ve halklar arasında kardeşliğin inşasının önüne aşılması hayli güç duvarlar örmektedir.

100 yıl öncesinin, 1915’in ve coğrafyamızda sayısı hiç de az olmayan diğer sürgün, kırım, mezalim deneyimlerinin ortak yanı açıktır.

Ne zaman milliyetçilikler emperyalist planların oyuncağı haline geliyorsa, ‘ulusal çıkarları’ eksen alan siyasal tasarılar emperyalist projelerin asli unsuru olmak için birbiriyle yarışıyorsa, coğrafyamız kan gölüne dönmektedir. Halkların acıları, tarihleri ve gelecekleri ne zaman falanca istihbarat örgütünün, filanca ‘büyük devletin’ hizmetine sunulursa topraklarımızda tamir edilemez yaralar açılmaktadır.

Geçmişle yüzleşmek, ancak bir gelecek vizyonu içinde anlamlıdır. Bunu en iyi günümüz Avrupası’nda görüyoruz. Nazi geçmişiyle güya yüzleşmiş ve güya ‘halkların ortak evi’ olan Avrupa’nın her noktasında, neo-Nazi oluşumlar, aşırı milliyetçi-ırkçı hareketler güç kazanmaktadır. Emperyalizmin tetiklediği şiddetten ve savaşlardan kaçan Afgan, Libyalı, Suriyeli göçmenlerden Avrupa’ya ulaşabilenler bu faşist hareketlerin hedefi haline gelmektedirler. Ulaşamayanlarsa, son zamanlarda sıkça duyduğumuz üzere, yüzlerce kişilik kafileler halinde Akdeniz’de, Ege’de dalgalar tarafından yutulmaktadır. Dün tedariksiz şekilde çöllere gönderilen insanlar, bugün derme çatma teknelerle açık denizlere sürülmektedir.

Komünist Parti, Türkiye’nin geçmişiyle sosyalist bir gelecek perspektifiyle yüzleşmektedir.

Komünist Parti, Büyük Felaket’in günümüze uzanan gölgesini üzerimizden kovmak için halkları emperyalizme ve kapitalizme karşı mücadeleye çağırmaktadır.

Halkların birlikte, birbirlerinin boğazına çökmeden yaşayacakları, eşitlik ve özgürlüğün hüküm sürdüğü bir ülke, bir bölge ve bir dünya hayal değil, daha büyük felaketleri engellemek için bir zorunluluktur.”

http://haber.sol.org.tr/turkiye/komunist-partiden-24-nisan-aciklamasi-kayikci-dovusu-degil-halklarin-ortak-mucadelesi-114524

 

HTKP:


“Ermeni halkının acısı bu toprakların ortak acısıdır, felaket hepimizin felaketidir…

Anadolu’nun en eski halklarından olan Ermenilere karşı 1915 yılında yapılan katliam ve sürgünün acısı bugün hâlâ sürmektedir. Anadolu topraklarındaki en büyük suçlardan biri olan bu katliam, emperyalistlerin dünyayı paylaşmak amacıyla başlattığı Birinci Dünya Savaşı’nın en ciddi felaketleri arasında yer almaktadır.

Ermeni halkının ‘Büyük Felaket’ olarak adlandırdığı katliam yalnızca Ermenilerin değil, bu topraklarda yaşayan bütün halkların ortak acısı ve felaketidir.

Ermeni düşmanlığının halen sürdürücüsü olan AKP’nin hükümet olmaya devam etmesi, bu büyük felaketin acısını günümüzde de yaşatmaktadır. Geçmişte ’70 bin Ermeni’yi Ermenistan’a göndeririz’ gibi tehditler savuran, ‘af edersiniz Ermeni’ gibi ayrımcı ifadeleri siyaset literatürüne geçmiş Recep Tayyip Erdoğan, düşmanlık yaratmaya devam etmektedir. Erdoğan, halklar arasında kardeşliğin yeniden tesis edilmesinin önündeki engellerden biridir.

1915’te yaşananlar, emperyalistler, liberaller ve gericiler tarafından Türkiye siyasetine müdahale etmek amacıyla hep kullanıldı. 1915 olaylarının sorumluluğu yalnızca bir grup İttihatçı kadroya atılarak Osmanlı ve emperyalistlerin aklanmaya çalışılması da yaşananların gerçek sorumlularının gizlenmesine hizmet etmişti.

Oysa gerçek suçlu listesi daha kabarıktır. Ermenilere yönelik katliamın suçluları, Anadolu’da Ermenilere karşı ilk saldırıların emrini veren II. Abdülhamit’ten, Rusya’yı geriletmek için bu politikayı destekleyen İngiltere ve Almanya’ya, Hamidiye Alayları’na ve 1915’te kan döken yerel çetelere, emri veren paşalara, bölgeyi provoke eden yayılmacı Çarlık Rusyası’na kadar uzanan geniş bir yelpazeyi kapsıyor.

AKP hükümetleri döneminde, bir yandan Ermeni halkına karşı işlenen suçlarda Osmanlıcılar ve emperyalistler aklanmaya çalışılırken, bir yanda da sömürgeciliğe karşı mücadelenin sonucunda kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı yoğun bir karalama kampanyası yürütülmektedir.

Şu bilinmelidir ki; gericilerin, faşistlerin, liberallerin ve emperyalistlerin Ermeni halkının acısı üzerinden kendilerini aklamaya çalışmalarına da, paylaşım savaşı dönemine ait suçların ezilen halklar arasında örülen düşmanlığın malzemesi haline getirilmesine de izin vermeyeceğiz.

Acı hepimizin ortak acısıdır, felaket hepimizin ortak felaketidir.

Anadolu topraklarında Türkler, Kürtler, Ermeniler ve Araplar arasında sömürü düzeninin yaşattığı acılarla hesaplaşmak, bütün uluslardan emekçilerin kardeşliğinin ve birlikte mücadelesinin eseri olacaktır.

Partimiz bu mücadelenin tarafı olduğunu ilan eder.

Eşitlik, özgürlük ve kardeşlik kavgamızda, Ermeni halkına karşı işlenen suçlar için de kapatılacak bir hesap olduğu bilinmelidir.”

http://ilerihaber.org/htkp-ermeni-halkinin-acisi-bu-topraklarin-ortak-acisidir/13830/

not: Türkiye Komünist Hareketi’nin bildiğim kadarıyla bu konuda henüz bir tutum açıklaması yok. Tavrın, dağılmadan önceki SİP/TKP metinleriyle koşut olacağı öngörülebilir.

14- TKP-1920

Ermeni soykırımını Anıyoruz

Türkiye egemen sınıflarının İttihat ve Terakki Partisi yönetimi eliyle 98 yıl önce 24 Nisan 1915’te başlattığı Ermeni soykırımının kurbanlarını saygıyla anıyoruz.

Türkiye işçi sınıfının enternasyonalist şairi Nâzım’ın deyişiyle ‘Türk halkının alnına kara leke süren’ Ermeni soykırımı, Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın yarattığı elverişli ortam içinde yapıldı. Egemen Türk burjuvazisi, büyük toprak beyleriyle birlikte düzenlediği tehcir ve katliamla Ermeni ulusunun eşit haklar, özerklik ve bağımsızlık taleplerini ‘kökten çözme’ yoluna gitti. Yüzbinlerce insanı toprağından sürdü, katletti. Geride kalanları kimliğini ve kültürünü inkâr etmek zorunda bıraktı.

Türk burjuvazisi, işlediği bu insanlık suçunu, aynı zamanda, sistemli yağmayla birleştirdi ve ilkel sermaye birikim sürecinin çok önemli bir bileşenine dönüştürdü. Ermeni mülklerine el koyarak ekonomik gücünü katladı, siyasal ve kültürel egemenliğini pekiştirdi.

Mustafa Suphi’lerin Türkiye Komünist Partisi, Ermeni ulusuna uygulanan vahşeti daha en başından mahkûm etti. Burjuvazinin tehcir ve katliam politikasını teşhir etti. Halklar arasındaki sorunların çözüm yönteminin enternasyonalizm olduğunu vurguladı. Emperyalist, kapitalist, şovenist ve militarist yaklaşımları reddetti.

İşte bu nedenle Ermeni işçileri ve aydınları, etnik köken, ırk, dil, din, mezhep, kültür farkı gözetmeden işçi sınıfının birliğini, halkların kardeşliğini ve dostluğunu savunan TKP’nin örgütsel yapısının her kademesinde ve bütün çalışmalarında özveriyle yer aldı. Emperyalizm yardakçısı işbirlikçi liberallerin hiçbir iftirası, bu tarihsel gerçeği silemez, TKP’nin enternasyonalist platformunu karalayamaz.

Ermeni ulusunun acısını paylaşır ve soykırımının kurbanlarını saygıyla anarken bir kez daha vurguluyoruz ki, Türk burjuvazisinin işlediği vahşetin tekrarlanmasına izin vermemek için, enternasyonalist bilinci halk kitleleri içinde yaymak üzere her gayreti göstermeye devam edeceğiz. Şovenizmi kesin olarak reddediyoruz. Baskı, cinayet, katliam ve savaşı ulusal sorunun çözüm yolu olarak asla kabul etmeyeceğiz.”

http://www.tkp.org/icerik/ermeni-soykirimini-aniyoruz-1033

15- Alınteri

Ermeni soykırımını lanetliyoruz!

(…)

24 Nisan 1915 ve öncesi

Osmanlı imparatorluğu‘nun çöküşe giden yılları.18. yüzyıldan başlayan, 19. yüzyılda hızlanan çöküşte, Osmanlı’nın işgal ettiği Balkanlar‘da başlayan ulusal ayaklanmalar sonucu, oluşan devletlerin teker teker imparatorluktan kopmaları bir faktördü. Bugünkü ‘Neoliberal saldırganlığın’ uyguladığı Sünni-İslam politikasının atası “ümmete dönüş” politikası devreye sokuldu. Politika ‘Doğu vilayetlerinde reformlar’ diyen 1878 Berlin Konferansı‘ndan sonra hızlandırıldı. Sermayesini asıl olarak işgal, vergilendirme, talanla oluşturmuştu Osmanlı. Ülkeye girmeye başlayan kapitalizmin sermaye ihtiyacını, Hıristiyan halklar üzerinde terör estirip ellerindeki mallara el koyarak elde etme politikasına o dönemlerden başladı.1894-96 yılları arasında Van, Erzurum, Sason gibi Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı vilayetlerde katliamlar yapıldı, yüz binin üzerinde Ermeni katledildi. 1909 Adana pogromunda Ermeni kanı sel gibi aktı. 24 Nisan 1915 ise insanlık tarihinin gördüğü en alçakça katliamlardan birine sahne oldu.


Politikanın devamı Der Zor Çölü’ne sürgün


Türk milliyetçiliği temelinde örgütlenen
İttihat ve Terakki Cemiyeti eşitlik, özgürlük ve kardeşlik vaatleriyle başta Ermeni ve Rumlar olmak üzere, çeşitli Hıristiyan halkların desteğini alarak iktidara geldi. Fakat ulus-devlet projesi çerçevesinde Türkleştirme faaliyetlerine hız verdi. Bu Anadolu’nun kadim halkları için felaketler zincirinin devamı demekti.


1915 yılının 24 Nisan günü
İstanbul‘da Ermeni toplumunun ileri gelenleri teker teker tutuklanmaya başlandı. Aralarında milletvekillerinin, avukatların, doktorların da bulunduğu yaklaşık 700 Ermeni aydını Ankara‘ya gönderilmek üzere yola çıkatıldı, kendilerinden bir daha haber alınamadı. Tehcir kararına göre, Ermenilerin nüfusu, yaşadıkları yerlerde yüzde 5 oranından fazla olmayacaktı. Anadolu’nun hemen her yerinde yaşayan Ermenilere derhal hazırlanmaları, hemen yola çıkmaları emri verildi.


Ermeni kafilelerinin büyük çoğunluğu, gönderildikleri
Suriye‘nin Der Zor Çölü’ne ulaşamadan öldüler. Teşkilat-ı Mauhsusa katilleri, askerler ve yerel çeteler tarafından kitleler halinde öldürülmeye başlandılar. Erkekler ve çocuklar hemen öldürüldü, kadınlar ve kızlar kaçırılarak zorla Müslümanlaştırıldı.


Der Zor Çölü binlerce Ermeninin mezarı oldu. İktidara gelen İttihat Terakki kadroları göstermelik bir iki cezalandırmadan sonra, bu katliamı unutturma çabasına girdiler.

Sermaye birikimine yakıcı ihtiyaç duyan cumhuriyet yönetimin, Ermenilerden gasp edilen gayrimenkuller Emval-i Metruke İdaresi tarafından önce hazineye, oradan da cumhuriyetin ‘mutat zevatına’ aktarılınca sesi soluğu çıkmaz oldu. Fakat Ermeni halkı kadar, bu ülkenin komünistleri, devrimci ve ilericileri Ermeni Halkı’nın katliamılarını unutturmadı, unutturmayacak. (…)”

http://alinteri.org/1915-ermeni-soykirimini-lanetliyoruz.html

16- DSİP

İnkarcılığa son, Ermeni soykırımını tanıyın!

1915 Ermeni Soykırımı kurbanlarını anıyoruz.

1,5 milyon Ermeni yurttaşın yurtlarından zorla sürülmesinin ve katledilmesinin üzerinden 98 yıl geçti.

Türkiye Cumhuriyeti devleti soykırımı hâlâ inkâr ediyor.

İnkâr sürdükçe soykırım sürüyor.

Hrant Dink, Sevag Şahin Balıkçı…

Irkçılığın ve nefret söyleminin hedefinde tutulan bir halk…

Devlet ve devletin ideolojisini savunanlar tarafından Ermeni yurttaşlara karşı halkı kin ve düşmanlığa tahrik…

1915 ile yüzleşilmeden, Türkiye Cumhuriyeti devleti soykırımı kabul edip kurbanlardan ve Ermeni halkından özür dilemeden, gasp edilen Ermeni köyleri, kiliseleri, okulları ve malları sahiplerine iade edilmeden bu yara asla kapanmayacak.

İnkârcılık sürdükçe Türkiye halkları 98 yıllık kâbustan uyanamayacak.

Kürt sorununda demokratik çözüm ve barış adımlarının atıldığı bugün, Ermeni Soykırımı’nı inkârcılık da artık son bulmalıdır. İnkârcılık bitmeden helalleşmek mümkün değildir.

Ermeni soykırımını tanımak herkesi özgürleştirir. Türkiye halkları 1915’le yüzleşmektedir, milyonlar buna hazırdır.

Hepimiz Ermeniyiz!

Eşitlikten ve özgürlükten yana olan herkesi olan herkesi bugün 18.30’da İstanbul Taksim’de ve Ankara, İzmir, Adana’da yapılacak anmalara katılmaya çağırıyoruz.

Ermeni Soykırımı tanınsın!

DSİP Merkez Komitesi”

http://arsiv.marksist.org/haberler/11188-dsip-inkarciliga-son-ermeni-soykirimini-taniyin

17- HKP

Batılı Emperyalistlerin ‘ŞARK MESELESİ’nin nihaî çözümü olarak hazırladıkları SEVR’in bir parçası olan ‘ERMENİ SOYKIRIMI’ yalanının Türkiye’deki yerli misyonerlerine!

(…)

Emperyalistler nihai amaçları için üç halkı birbirine kırdırdı

Türklerle Ermeniler, On Birinci Yüzyılın başlarında, Çağrı Bey’in İran Yaylalarından bu yana geçerek Anadolu’ya yaptığı ilk keşif seferleri sırasında karşılaştı. Sonrasında, bildiğimiz gibi, Anadolu fethedildi. Bu sırada hemen tüm Ermeni Krallıkları, Bizans tarafından yıkılmış, Ermeniler Anadolu ortalarına kadar dağıtılmıştı. Bir iki küçük prenslik kalmıştı, yarı bağımsız durumda. Bizans, Ermeni Halkına etnik ve mezhepsel farklılığından dolayı yoğun bir baskı ve zulüm uygulamaktaydı. Türkler Anadolu’yu fethetmekle Ermeni Halkını, Bizans zulmünden kurtardılar. Onları yaşayışlarında ve inanışlarında serbest bıraktılar. Kiliselerine, dinlerine saygılı davrandılar. (…) Bundan sonra Rus Çarlığı, İngiltere, Fransa başta gelmek üzere tüm Batılı Emperyalistler, Ermeni Halkını ve Ermeni Burjuvalarını Osmanlı’ya ve onun Müslüman halklarına karşı kışkırttı. Ermeni Burjuvaları bu oyuna geldi. Ve bilindiği gibi ilk Ermeni İsyanı 1894’te Sason’da patlak verdi. Ermeni Burjuvalarının kışkırtıcıları, bölgenin Ermeni köylülerini, o güne dek kardeşçe yaşadıkları Kürt köylülerinin üzerine saldırttı. Gafil avlanan yüzlerce Kürt köylüsü katledildi. Malları yağmalandı, köyleri yakılıp yıkıldı. Bunu onlarca Ermeni İsyanı takip etti. Bu isyanlar İstanbul’da bile görüldü. Osmanlı Bankası işgal edildi. Osmanlı Sultanı İkinci Abdülhamid’e Cuma Selamlığında suikast düzenlendi. İkinci Abdülhamid, şans eseri kurtuldu.

Rus Çarlığı’nın ve Batılı Emperyalistlerin oyununa gelen-kandırılan, kullanılan Ermeni Burjuvaları, nüfusça ancak % 14 küsurunu oluşturdukları topraklarda yani Mersin’le Trabzon’u birleştiren hattın doğusunda kalan tüm Anadolu ve Kürt illeri üzerinde (ki şu anki Türkiye’nin hemen hemen yarısına tekabül etmektedir.) bağımsız bir Ermenistan Devleti kurmak istiyorlardı. Biz nüfusça bu kadar azınlık olmamıza rağmen burada bir devlet kurarsak, buranın ezici çoğunluğunu oluşturan Müslüman Türk, Kürt Halkıyla, diğer azınlıkları oluşturan Laz, Çerkez Halklarıyla, Hıristiyan Rum ve Yahudi Halkı ne olacak, onlar nereye gidecek, diye sormuyorlardı. Hayaller âleminde yaşıyorlardı. Gözlerini akıl almaz bir hırs bürümüştü. Rus Çarlığı ve Batılılar, Osmanlı’yı çökertecek; buraları da bize verecek, diyorlardı. Daha doğrusu öyle sanıyorlardı.

Oysa Batılı Emperyalistlerin amacı bambaşkaydı. Onlar, kendilerinin dışında kimseyi düşünmezler ve sevmezler. Hiçbir halk onların umurunda değildir. Tersine onlar, dünya halklarının başdüşmanıdır. (…)

Bu savaş propagandasını, hep bildiğimiz gibi, AB-D Emperyalistleri bugün de aynı hararetle savunmaktadırlar. Hatta demagojinin şiddetini ve büyüklüğünü ikiye üçe katlayarak… 1916’daki ‘Mavi Kitap’ Osmanlı, 600.000 Ermeni’nin ölümüne neden oldu, diyordu. Bugünün AB-D Emperyalistleri, Osmanlı bir buçuk milyon Ermeni’yi katlederek, Ermenilere soykırım uyguladı, diyor. AB-D Emperyalistlerinin o günden bugüne amaçları hiç değişmemiştir. Onların derdi Sevr’dir. Onlar 1920’de çökkün Osmanlı’ya imzalattıkları Sevr’le ‘Şark Meselesi’ adını verdikleri emperyalist talan sorununu nihaî çözüme ulaştırdıklarını sanıyorlardı. Kısa bir süreliğine rahatlamışlardı. Fakat iki milliyetten (Kürt ve Türk) oluşan halkımız, diğer azınlıklarımızla birlikte bu talan ve esarete karşı çıktı. Onların Sevr Haritasını parçalayıp suratlarına fırlattı. Emperyalistler, işte bu yüzden Birinci Kuvayimilliye’ye ve onun önderine düşmandırlar. Onların derdi Yeni Sevr’dir. Yeni Sevr’i hayata geçirebilmek için de dört elle sarıldıkları araçlardan biri, ‘Ermeni Soykırımı’ yalanıdır. Onlar kendi aşağılık emperyalist çıkarları açısından, davranışlarında tutarlıdırlar.

Fakat kandırılarak, bilgisizlikten, saflıktan ve özgüven yokluğundan dolayı bu emperyalist yalana inananlar, büyük hata ediyorlar. Ve fena halde yanılıyorlar. İşte biz, onları uyandırmak istiyoruz. Diyoruz ki, aklınızı kullanın. İnsana yakışan budur… Olayları, hiçbir önyargı altında kalmadan görmeye, kavramaya çalışın…

Ermeni İsyanı haklıydı demek, bugün Kürtlerin yaşadığı topraklar tarihi Ermeni vatanıdır demektir.

Ve biz, 24 Nisan’da emperyalizmin ‘umut kaynağı’ ve ‘demokrasi güçleri’ olarak adlandırdığı Soytarı Solcuları protesto ettiğimiz zaman, bu harekete mensup Kürt arkadaşlar bize karşı çıkıyorlar, yahu nasıl böyle bir şey yaparsınız, diye. Bilmiyorlar ki tarihlerini…

Onlara şu soruları sormamız lazım:

Peki Ermeni İsyanı meşru muydu?

Meşruydu, diyorlar.

Haklı mıydı?

Haklıydı, diyorlar.

Peki talepleri nelerdi?

Mersin’le Trabzon’u birleştiren hattın doğusunda kalan tüm topraklar, tarihî Ermeni vatanıdır, biz burada bağımsız bir Ermenistan kuracağız, diyorlar.

Peki Osmanlı verse miydi Ermenilere, bu toprakları?

Emperyalizmin ürettiği soykırım tezini savunanların buna cevap vermeleri gerekir.

İyi, tamam, alın mı demesi gerekirdi Osmanlı’nın?

Meşru olan, haklı olan bu muydu?

Doğru olan, yapılması gereken bu muydu?

Buna cevap vermelerini istiyoruz. Eğer doğru ve haklıysa, Osmanlı o gün yanlış yaptıysa, bugün siz savunun o doğru ve haklı olan talepleri! Açıkça savunun. Burası tarihi Ermeni vatanı, Ermeniler gelsin, burada bağımsız devlet kursunlar, deyin.

Bunu diyemiyorsanız; ikiyüzlülük yapmayın, sahtekârlık yapmayın, düzenbazlık yapmayın…

Türklerin ve Osmanlı’nın sırtından kimse demokratlık oynamasın!

Atalarımıza yok yere çamur atmayın. Atalarımız katildi demeyin!

Atalarımız çok doğru davrandılar. Türk ve Kürt ortak vatanını, emperyalizmin maşalarına karşı canlarıyla, kanlarıyla savunarak bize bu vatanı armağan ettiler. Onlar onu yapmasaydı, belki bugün bizler hayatta olmayacaktık. Belki olacaktık da adımız Ahmet, Mehmet, Süleyman olmayacaktı. (…)

Emperyalist yalanlara kanmakla ve onları savunmakla iyi bir işi yaptığınızı sanıyorsanız, yanılıyorsunuz… İnsan, atalarına iftira atmakla, onları karalamakla, atalarım katildi, demekle vicdanlı da olmaz, demokrat da olmaz, namuslu da olmaz, gerçek insan da olmaz! (…)

Siz böyle yapmakla emperyalistlerin ekmeğine yağ sürüyorsunuz. Belki farkına varmadan onların sözcülüğünü, hizmetkârlığını yapıyorsunuz. (…)

İşte söz konusu emperyalist yalanlar ve sizlerin çoğunluğunu oluşturan insanlar gibi kandırılmışların bu yalanları tekrarlaması böyle sonuçlar yaratıyor. Hocalı Katliamı’nı yapan bu Ermeniler işte bu yalanlar yüzünden bu hale geldi, insanlıktan çıktı. Dolayısıyla yaptığınız, insanlığa da, halkların kardeşliğine de, barışa da hizmet etmiyor. Tam tersine hizmet ediyor.

Son olarak şunu da belirtelim: Ermeni Burjuva önderleri bugün de AB-D Emperyalistlerinin yönlendiriciliğinde yaklaşık 100 yıllık planlarını hayata geçirmeye çalışıyor. (…)

Tekrarlayalım: Hiçbir halka, tabiî Ermeni Halkına da, düşmanca duygular beslemiyoruz. Halkların düşmanı değil, tersine dostuyuz. Halkların kardeşliğinden yanayız.

Ve diyoruz ki, ah keşke alçak emperyalist alçaklar yüzyıl önce o güne kadar kardeşçe yaşadığımız Ermeni Halkıyla bizi birbirimize düşürmeseydi. (…) Dünyanın değişik ülkelerindeki milyonlarca Ermeni bugün Türkiye sınırları içinde yaşıyor olsaydı. Birkaç milyon da Ermeni vatandaşımız olsaydı. Bu ülkemizin ve halklarımızın zenginliği olurdu.

Alçak, haydut emperyalistler yaptı bize bu kötülüğü. Bizi birbirimize boğazlattılar.

Biz yine diyoruz ki, artık bir kez daha o haydutların oyununa gelmeyelim. O tuzağa bir daha düşmeyelim. (…)

Tüm bunları bilerek, görerek hala AB-D Emperyalistlerinin Soykırım Yalanını savunuyorsanız;

Yapmayın!.. Yazıktır!.. Ayıptır!.. Yakışmıyor!.. Yapmayın!.. 24.04.2013”

 

http://kurtuluspartisi.org/ermeni-sorunu/

 

Karaşınlar