(Aydınlık, ÖDP, Halkevleri, MLKP, ESP, EMEP, Kızıl Bayrak)

5- Aydınlık

“Komprador, feodal diktatörlük [İttihatçılar], millî azınlıklar üzerinde de baskı ve katliam politikası uyguladı. Doğuda yüz binlerce Ermeni’yi katletti, geri kalanlarını da yurtlarından sürdü”

TİİKP Savunma, 1974: 129

yararlanılan kaynak: Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce (cilt 8/ Sol), sayfa: 1241, İletişim Yayınları, 2007

Birinci Dünya Savaşında taraf olan devletlerin ve halkların birbirlerine karşı o tarihlerden kalan belli yargıları var. Bunların geleceğimiz üzerindeki olumsuz etkilerinden kurtulmalıyız. Avrupa insanının bilinci, 1915 olayları konusunda yasaklarla kuşatılmasın. 2. Daire kararında 1915 olaylarına ilişkin görüşlerin tartışmalı olduğu saptanmıştır. Ermeni Patrik Vekili Ateşyan ve Başpiskopos Nişanyan bu ay yaptıkları konuşmalarda, kimi Ermeni ve kimi Türk çevrelerinin ‘birbirlerini zalim ve kendilerini mazlum’ olarak görmelerindeki olumsuzluğa değindiler ve ‘dış mihrakların rolünü’ vurguladılar (Ateşyan ve Nişanyan’ın konuşmaları ekli). Biz de aynı görüşteyiz.

2. Daire, Ermeni Patriği dahil, herkesin özgürce konuşmasına güven sağlayan bir karar vermiştir. Biz, 1915 olaylarının ‘soykırım’ tanımına uymadığını belirttik ve bu savımızı bilimsel usavurmayla öne sürdük. İsviçre Mahkemesine 90 kilo Rus ve Ermeni belgesi verdik. Rus raporlarına ve mahkeme kararlarına, Ermeni devlet adamlarının ve subaylarının resmî rapor ve kitaplarına, Alman generallerinin tanıklığına dayandık. Görüşlerimiz tartışılabilir, ama bizim özgürlüğümüzü korumak, Avrupa hukukunun gereğidir.

İkinci, Soykırım hukuki bir tanımdır. Ankara Hukuk Fakültesinde Devlet Teorisi ve Kamu Hürriyetleri alanında ders vermiş bir bilim insanı olarak yaptığım araştırmalar sonucu vardığım kanaat şudur: Osmanlı devleti, Ermeni yurttaşlarımıza karşı uygulamalarda, Ermeni toplumunu toptan yok etme amacıyla hareket etmemiştir. Bununla birlikte Birinci Dünya Savaşı sırasında karşılıklı kırım ve zorla göç ettirme (tehcir) olduğunu her zaman belirttim. Ermeni yurttaşlarımızın acılarını her zaman paylaştım. Ermenilere karşı husumet veya nefret içeren tek sözcüğümü bulamazsınız. Onların kültürümüze ve hayatımıza katkılarını her zaman vurguladık. Ermenileri değil, ‘büyük devletleri’ sorumlu tuttuk. Bu söylemimizle de Ermeni yurttaşlarımızı koruduk.

Üçüncü, Avrupa’da ve Türkiye’de barış ve kardeşliği koruyalım. ‘Ermeni soykırımı’ iddiaları tabulaştırıldı ve Avrupa’da Türkleri aşağılamanın aracı haline getirildi. Türkler ve Müslümanlar, bugün Avrupa’nın karaderilileridir. Bırakınız mazlumları savunanlar da konuşabilsin. Ermeniler de bu mazlum kavramı içindedir. Mazlumların konuşma hakkı, Avrupa’da hoşgörünün ve kardeşliğin gelişmesi için en sağlam güvencedir. AİHM, ifade özgürlüğünü güvence altına alan kararıyla nefret söylemini de mahkum etmiş olacaktır. Biz Avrupa ve Türkiye’de barış ve kardeşlik için buradayız.”

Doğu Perinçek’in AİHM davası savunmasından

http://www.on5yirmi5.com/haber/guncel/olaylar/169340/iste-dogu-perincekin-aihmdeki-savunmasi.html

100 yıllık yalana ve ona çanak tutanlara karşı yürüyoruz. Ermeni Soykırımı iddiaları emperyalist oyunun bir parçasıdır. Tüm halkımızı Ermeni Diaspora Projesi’ni bozmaya çağırıyoruz. İsmet İnönü’nün de dediği gibi ‘Bizim ellerimiz bilhassa temizdir’”

http://vatanpartisi.org.tr/izmir/gundem/vatan-partisi-soykirim-yapmadik-vatan-savunduk-sloganlariyla-yurudu-13872

6- ÖDP

99 yıl önce bu topraklarda büyük bir acı yaşandı. Ermenilerin yaşadığı bu insanlık trajedisini yüreğimizin derinliklerinde duyuyor, o süreçte yaşamını yitirenleri hüzünle anıyoruz.

1913′te bir darbeyle iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki’nin Alman emperyalizminin yanında saf tutarak ülkeyi savaşa sokması bir bütün olarak insanlarımızın kıyıma uğramasının aç, bilaç, çaresiz kalmasının temel nedenidir. Nitekim Sarıkamış’ta kendi askerlerini felakete sürükleyen de bu maceracı kliktir. Ermenilere yönelik ‘tehcir’ kararı da Meclis’ten, Bakanlar Kurulu’ndan bile gizli, İçişleri Bakanlığı aracılığıyla başlatılmış; devlet hiçbir yasal ve insani dayanağı olmadan kendi yurttaşlarını, yaşlıları, kadınları, çocukları kıyıma uğratarak, etnik arındırma politikası izlemiştir.

1915’te yaşananların soykırım olduğu ya da olmadığı üzerinden tartışılması meselenin idrakini zorlaştırmaktadır. Bugün ihtiyacımız bu tarihsel acıyla yüzleşebilmek, Ermenilerle ‘tarihsel düşmanlık’ zihniyetiyle köklü bir hesaplaşma yaşayabilmektir. Zamanında bu tarihsel acı ile yüzleşebilseydik Hrant Dink ve Sevag Balıkçı kardeşimiz aramızda olurdu. Bu yüzleşememenin sonuçlarını, bu davaların görüldüğü mahkemelerde de bir kez daha görüyoruz.

Bugün ihtiyacımız olan gerek Türkiye’deki Ermeni yurttaşlarımızla, gerekse Ermenistan’la barışa, birbirini anlamaya, iletişim kurmaya yönelik bir hoşgörü ve uzlaşı iklimi yaratabilmektir. Bu da konjontrel açıklamalarla gerçek bir hesaplaşmanın yolunu kapatmaya çalışarak sağlanamaz.

Hrant Dink kardeşimiz böyle bir hesaplaşmanın da gerçek bir barışmanın da yolunu açmıştır. Bir arada yaşam imkanının güçlenmesi için öncelikle Hrant Dink kardeşimizin katledilmesinde sorumluluğu olan herkesin ortaya çıkartılıp yargılanması gerekmektedir. Ermenistan sınır kapısı açılmalı, her türlü ekonomik ambargo ve kısıtlamanın özünde yoksul halka bir zulüm olduğunu gözden ırak tutmadan bu komşu ülkeyle ekonomik, sosyal ve kültürel ilişkiler geliştirilmelidir. Bu sınır kapısına Hrant Dink adı verilmelidir.

Sorunun köklü çözümü, dini, dili, mezhebi ne olursa olsun bu topraklarda yaşayan insanlarımızın acıları ve sevinçlerinin ortaklığı üzerine yeni bir tarihsel anlayışı ve belleği oluşturmakla mümkündür.”

ÖDP’nin 24 Nisan 2014 açıklaması http://www.toplumsol.org/odp-ermeni-kardeslerimizin-acisini-paylasiyoruz-artik-gercek-bir-hesaplasmanin-zamanidir/

ÖDP, bir yıl sonra soykırım diyor:

Ermeni kardeşlerimizin soykırımla yaşadığı 100 yıllık acıyı bugün de aynı derinliğiyle yaşamaya devam ediyoruz. Yaşamını yitiren kardeşlerimizi hüzünle, sevgiyle anıyoruz.

İnanıyoruz ki Ermeni sorununun çözüleceği alan yaşanan acıların sorumlusu olan emperyalist ülkelerin parlamentoları değildir, Hrant Dink kardeşimizin dediği gibi ‘Bizzat olayların asıl tarafları ve bizim topraklarımızdır.

Bu derin acımızla yüzleşerek bu topraklarda özgürce, ortak bir geleceği birlikte kurmalıyız. 100 yıldır iktidarların sürdürdüğü inkar yöntemleriyle ne tarihsel gerçekleri ortadan kaldırmak mümkündür ne de bu sorunun üzerini örtmek. AKP iktidarı öncekilerden devraldığı mirası sürdürerek bugün de inkarda ısrar etmektedir. Bundan vazgeçilmeli, Ermenilere yapılan kötülük ikrar ve idrak edilmeli, inkara son verilmelidir.

Yeniden kardeşleşmenin ön adımı olarak ülkemizde yaşayan Ermeni yurttaşlarımızın kendilerini bu ülkenin eşit bireyleri hissetmelerinin koşulları yaratılmalıdır.

Türkiyeli Ermenilere kendi Patriklerini özgürce belirleme hakkı tanınmalıdır.

Ermenistan sınır kapısı açılmalı bu kapıya Hrant Dink Kapısı adı verilmelidir.

Ermenistan’a dönük her tür ambargo ve kısıtlama kaldırılmalı, ekonomik, sosyal ve kültürel ilişkiler geliştirilmelidir.”

http://odp.org.tr/100-yilinda-inkar-degil-ikrar-ve-idrak.html

 

7- Halkevleri

Millet-i Sadıka’dan Millet-i Hain’e’ 1915’e gelene kadar ne oldu?

Osmanlı İmparatorluğu için Ermenilerin ‘sorun’ haline gelme süreci dünya üzerinde yaşanan uluslaşma süreciyle paralellik taşır. Özellikle Balkanlarda uzun yıllar süren uluslaşma hareketleri doğal olarak çok uluslu Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülme sürecini hızlandırdı. İmparatorluk bünyesindeki halklar ulusal taleplerini yükseltmeye başladı. Bununla birlikte dönemin büyüyen devletleri İngiltere, Fransa, Rusya’nın da basıncıyla Bab-ı Ali 1839’da Gülhane Hatt-ı Hümayun’u, 1856’da Islahat Fermanı’nı açıkladı. Ermenilere dönük en açık ifadelerin yer aldığı metin ise 93 Harbi sonrası bir dizi anlaşmanın ardından yapılan Berlin Antlaşması’dır. 1878’de Osmanlı’nın imzalamak zorunda kaldığı anlaşmada Ermenilere Çerkezler ve Kürtlere karşı güvenliklerini sağlama sözü veriliyordu. Ancak ülkede istibdat yönetimi kuran ve Panislamist bir anlayışa sahip Abdülhamit açısından atılan adımlar tamamen konjonktürün zorlamasıydı. Dolayısıyla anlaşma metinlerine yazılan adımlar hayatın gerçeğine Ermenilere dönük katliam olarak tercüme edildi. Katliam politikasının zemini de Balkanlar’da iyice geri çekilmekten kaynaklı Anadolu’ya doğru yönelen Müslüman halkın maruz kaldığı açlık, sefalet ve ölümler, Osmanlı-Rus Savaşı’nda Ermenilerin bir bölümünün Rusya yanında yer alması gibi bahanelerle oluşturuldu. 1891’de Abdülhamit tarafından kurulan, büyük bölümü Kürt aşiretlerinden oluşturulan Hamidiye Alayları’nın en temel amacı Anadolu’nun doğusunda Ermeni kıyımlarını gerçekleştirmekti. 1878, 1890’da Erzurum’da, 1894’te Sason’da, aynı yıllarda ve Van’da devletin resmi güçlerinin, yerel yöneticilerin ve yerli ahalinin katıldığı katliamlar yaşandı, binlerce Ermeni katledildi. İstanbul’da özellikle bu bölgede yaşanan katliamlara karşı gerçekleştirilen protestolarda yüzlerce Ermeni katledildi.

Katliamlarla birlikte Ermenilerin birçok malına ve mülküne el koyuldu. Yerli, Müslüman ahalinin bir bölümü Hıristiyan Ermeni’ye karşı körüklenen nefret ve Ermenilerden geri kalan mala mülke el koyma saikiyle katliamlara ortak edildi.

İstibdat döneminde gelişen önemli bir siyasal akım İttihat ve Terakki hareketiydi. Yıkıma doğru giden imparatorluğu Fransız devriminden alınan ilhamla eşitlik, özgürlük, kardeşlik fikirleriyle verilecek mücadelelerle kurtarmak asker kökenli, yurt dışında eğitim görmüş gençler arasında yaygınlaşıyordu. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin öncülü İttihadi Osmaniye, Osmanlı’nın bütünlüğünü ve imparatorluk bünyesindeki bütün halkların eşitliğini savunuyordu. Ancak kısa süre içinde Osmanlı’nın çok uluslu bir yapıyla devam edemeyeceğine kanaat getiren Talat, Enver ve Cemal Paşa, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ana gövdesini oluşturacak bir ayrışma gerçekleştirdi.

Belirtmek gerekir ki bu dönem ilerici hareketlerin gelişmesinde Ermeni aydınlarının da çok önemli katkıları vardır. Taşnak ve Hınçak Partileri, Abdülhamit yönetimine karşı gelişen hareketlerde İttihatçılarla birlikte hareket etti. 1908 ‘Türk Devrimi’ olarak da bilinen II. Meşrutiyet sürecine Ermeni örgütleri tam destek verdi. Hatta bu aynı zamanda programatik bir ortaklık olarak da nitelendirilebilir. Bu aynı zamanda bu dönem bütün topluma yayılmış bir Ermeni düşmanlığının da olmadığını gösteriyor. Dolayısıyla 1908’e giden süreçte İttihat ve Terakki Ermeni halkının haklarına dönük talepleri de dillendiriyordu.

Ancak 1908 Devrimi’nin ardından eşitlik, özgürlük, kardeşlik söylemleri rafa kaldırıldı. Ermenilerin ve diğer halkların taleplerine dönük adımlar atılmadı. Bu yıl Ermeni devrimcileriyle İttihatçıların arasındaki açının genişlediği dönemdir. 1909 yılı aynı zamanda İttihatçıların Osmanlı bünyesindeki ulusları kapsama siyasetinden Türkçü-Turancı hayallere savrulduğu dönemdir.

Böylesi bir ideolojik hat elbette milli bir burjuvazi yaratma hedefini de beraberinde getiriyordu. Ancak o dönem burjuvazinin ana gövdesini Ermeni, Rum, Yahudi gibi Müslüman olmayan unsurlar oluşturuyordu. Yani Türkçülük meselesi aynı zamanda ‘para’nın da Türk’e (Müslüman’a) geçmesinin hedeflenmesiydi.

1909 Adana Katliamı bu açıdan kritik bir aşamadır ve İttihat Terakki iktidarındaki ilk Ermeni katliamıdır. Adana’da Ermenilerin ticaretin büyük bölümüne hâkim olmasından Müslüman tüccarların duyduğu rahatsızlık ve Abdülhamit iktidarı boyunca Ermenilere dönük körüklenen nefret katliamın zemini oluşturuyordu. Ve Adana’da 1909’da Ermenilerin yalnızca canına kıyılmadı, mallarına da el koyuldu. Cumhuriyet dönemine damgasını vuran bugünün tekelci burjuvazisinin önemli temsilcilerinin bir kısmının sermayelerinin büyük bölümünü bu ‘mülk değiştirme’ sürecinde sağladıkları bilinmektedir. Adana Katliamı’nda ölenlere ilişkin tarihçiler 15 bin ile 20 bin arası sayılar vermektedirler. 2 bine yakın da Müslüman halkın hayatını kaybettiği söylenmektedir.

Ermeni ilericileri İttihatçıların Ermeni halkının hiçbir talebini yerine getirmemesine ve Adana Katliamı’na rağmen İttihatçılarla köprüleri hemen atmadılar. 1908 Devrimi’ne karşı Abdülhamit yanlılarınca gerçekleştirilen 31 Mart gerici ayaklanmasına karşı İttihatçılardan gelen ittifak talebini geri çevirmediler. Gerici 31 Mart ayaklanmasına karşı Taşnak Partisi İttihatçılarla hareket etti.

Bu dönem Osmanlı’nın çözülüşü sürüyor, emperyalist kapitalist sistemin içine girdiği kriz ve emperyalist devletlerin paylaşım mücadeleleri dünyayı büyük bir savaşa doğru sürüklüyordu.

Ekim 1912’de başlayan Balkan Harbi sonucunda Osmanlı bu topraklardaki varlığını tamamen kaybetti. Bu aynı zamanda Balkan topraklarında zulüm görmüş, açlık ve sefalet içerinde yaşamaya mahkûm edilmiş 300 bin Müslüman muhacirin Anadolu topraklarına gelmesi demekti.

Osmanlının içine girdiği bu cendere İttihatçıların iktidarı tam olarak ele geçirmesi için önemli bir fırsattı. Enver, Talat ve Cemal Paşalar bu fırsatı değerlendirerek Ocak 1913’te Bab-ı Ali baskınıyla devlet yönetimini tamamen ele geçirdiler. 1914’te yapılan seçimlerde büyük çoğunluğu aldılar ve iktidarı yukarıdan aşağıya bir baskı mekanizması olarak tesis ettiler.

İttihat ve Terakki artık Osmanlı bünyesinde bütün ulusların birlikte yaşaması fikrinden çoktan uzaklaşmış, Balkanları zaten gözden çıkarmış, Anadolu’nun Türkleştirilmesi politikasını benimsemiş ve Turancılık hayalini siyaset haline getirmişti. Türkleştirme hedefi ise memleketin ticaretten konuşulan dile, gündelik yaşama kadar Türk ve Müslüman olmayan unsurlardan arındırılması demek oluyordu. 1914 yılı boyunca ‘kıyıların güvenliğinin’ sağlanması bahanesiyle Rumların topraklarından çıkartılması memleketin Müslüman olmayanlardan arındırılmasının ilk sistematik adımlarıydı. Bu hem Balkan devletleriyle karşılıklı mübadele yoluyla resmi şekilde, hem de Teşkilat-ı Mahsusa’nın yıldırma, terör ve katliamlarıyla gerçekleştiriliyordu. Bu muamelenin benzerini Balkan devletleri sınırları içerisinde yaşayan Türk ve diğer Müslüman halklar da görmekteydi.

Dünya Savaşı’nın patlak verdiği 1914 yılı ise Anadolu halklarının yazgısını daha da kararttı. Savaşın patlak vermesinden önce uluslararası dengeleri gözetmeye çalışan, İtilaf devletleri mi, İttifak devletleri mi kararsızlığında bir denge siyaseti tutturmaya çalışan Osmanlı 2 Ağustos’ta yaptığı gizli anlaşmayla Almanya’yla ittifak yaparak savaşa dahil oldu. Bilindiği gibi Almanya’yla sıcak ilişkiler Abdülhamit zamanında kurulmuş, ordunun yapısında Alman etkisi bu tarihten beri ağırlık kazanmış, İttihatçıların fikirlerinin oluşmasında mekteplerdeki Alman Paşaların hocalık etmesinin çok önemli bir katkısı olmuştu. Ve savaşa girilmesiyle, Turancı hayal eşliğinde Alman emperyalizmine hizmet etmeye niyetli Osmanlı yöneticileri halklarımızı yeni bir felakete sürükledi. Savaş milyonlarca insanımızın cephelerde, cephelere giderken, bazen kurşunla, bazen açlıktan hastalıktan, soğuktan ve tehcirden kırıldığı kanlı bir tarih demekti.

Ermenilerin yok edilmesine dönük sistematik adımlar…

Ermenilerin topyekûn sürgün edilmesine ilişkin resmi planının ne zaman yapıldığına dair çeşitli tartışmalar mevcuttur. Kimi araştırmacılar bu kararın 1913 yılında alındığı söylemektedir. Ancak kesin kanaate sahip olacağımız husus ‘Ermeni Tehciri’nin zemininin uzun ve planlı bir çalışmayla hazırlandığıdır. Ermeni nüfusunun tespitinden, ellerindeki mallara kadar bir dizi araştırma yapılmış ve kararlar alınmıştır. Ermenilerin başına açılan felaketin Rum ve diğer Müslüman olmayanlara dönük muameleden de çeşitli farkları mevcuttur. Ermeniler diğer Müslüman olmayan halklara göre daha örgütlü ve ulusal bilinci daha güçlü bir halktır. 1900’lerin başından beri maruz kaldıkları katliamlara karşı bir direniş gelenekleri mevcuttur. Okumuş yazmış, aydın kimliğine sahip Ermeni sayısı oldukça fazladır. Diğer yandan Ermeniler resmi ya da gayriresmî mübadele yöntemleriyle Anadolu’dan sürülemeyecek bir halktır. Nüfusları Van gibi bazı yerlerde neredeyse Müslümanlara eşittir. Ve aynı zamanda o dönem sürülebilecekleri bir devletleri yoktur. Osmanlı Devletini yöneten İttihatçılar Ermenileri ‘savaşın olmadığı, tehdit oluşturmayacakları’ bir yere, DeyriZor’a sürmüşlerdir

1915 yılının ilk aylarında plan hayata geçirilmeye başladı. Şubat ayında hırsız ve katillerden oluşan 30 bin tutuklu Teşkilat-ı Mahsusa’nın hizmetine sunulmak için salıverildi. Talat Paşa bu arada Ermenilerle ilgili Almanlarla yaptığı görüşmelerle bu konudaki desteği sağlamlaştırdı. Zaten bu dönem Osmanlıyı yönetenlerin Alman Emperyalizmiyle girdiği işbirliği bütün Anadolu halkları için birçok felaketi getirdi. Bu açıdan bakıldığında Alman Emperyalizmi Ermeni Katliamı’nın yalnızca onaylayıcısı değil, ortağıdır da.

Bu yıl Rumları yıldırma ve mübadelede görev almış yetkililer Ermenilerin tehcir edileceği yerlere vali olarak görevlendirildi. Savaş başlar başlamaz askere alınan 15-45 yaş arası, on binlercesi cephelerde ölen Ermenilerden geri kalan 300 bin kişi ordu içinde silahsızlandırıldı, daha sonra bu insanlar kademeli şekilde katledildi. 15 Nisan’da Van merkezde ve köylerinde başlayan katliamlarda binlerce Ermeni öldürüldü. 24 Nisan’da 220 Ermeni aydın tutuklanarak sürgün edildi. Aynı gün bütün vilayetlere gönderilen yazıyla şüpheli görülen Ermenilerin tutuklanması emredildi. 27 Mayıs 1915’te asayişi bozanların toplu olarak sürülmesi yetkisi veren ‘Tehcir Kanunu’ çıkartıldı. 15 Haziran 1915’de İstanbul Beyazıt Meydanı’nda Paramaz ve 19 sosyalist Ermeni idam edildi. 6 Haziran-10 Temmuz arası Erzincan, Mardin, Şebinkarahisar, Erzurum, Kayseri, Merzifon, Yozgat, Trabzon ve Samsun tehcirleri başladı. Muş yine en büyük katliamın gerçekleştirildiği yerlerden biri oldu. 16 Temmuz’da Diyarbakır, İzmit, Ankara, Afyon, Adapazarı, Mersin, Kilis ve Bursa’nın ilçe ve köylerinde tehcir başladı.

Tehcir sırasında birçok yörede Ermeniler daha yola çıkmadan katledildi. Katliamlarda ordunun yanı sıra Teşkilat-ı Mahsusa’nın, bazı yerel İttihatçı yöneticilerin ve görece daha zengin mal varlığına sahip Ermenilerin mallarına göz koyan ahalinin ortak olduğu bilinen bir başka gerçektir. Yine sürgüne gönderilen kafilelerin uğradığı işkence, tecavüz ve katliamlar resmi belgelerde ve daha sonra yapılan çeşitli yargılamalarda ortaya çıkmıştır. Diğer yandan bitmesi çok zor olan yoldaki koşullar yüz binlerin ölümüne neden olmuştur. Ve Suriye çölüne ulaşanların burada da katliama maruz kaldığı bilinmektedir.

Osmanlı yöneticileri içerisinde bu zulme ortak olmayan az sayıda insan da çıkmamış değildir. Ancak bunlar ya görevinden uzaklaştırılmış ya da Teşkilat-ı Mahsusa tarafından katledilmiştir.

Nihayetinde binlerce yıldır yaşadıkları topraklardan sökülüp atılan Ermenilerden yüz binlercesi katledilmiş, on binlercesi zorla kimlik değiştirmek zorunda kalmış, yüz binlerce insan katliamın acısıyla yaşamak zorunda kalmıştır.

Ermenilerin katledilmesi İttihatçılar tarafından sürekli ‘Ermeni Rus işbirliğinden kaynaklı bir zorunluluk’ olarak meşrulaştırılmaya çalışıldı. Ermenilere dönük ‘aşırı’ hareketler de ‘vatan hainliğine’ kızan Müslüman ahali tarafından yapılmıştı. İttihatçılara göre ‘aşırı’ hareketlerin diğer sorumlusu ise Kürt çeteleriydi.

I. Dünya Savaşı sonrası İttihatçıların ülkeyi terk etmesinin ardından Ermenilere yapılanı bir zulüm olarak gören ve bu konuda İttihatçıları suçlayan bir tutum ortaya çıktı. Bunda uluslararası basıncın etkisi açıktır. Özellikle dışa dönük metinlerde Ermeni Meselesi’nde İttihatçılar çok net biçimde mahkûm edilmektedir. İttihatçı liderlerin ‘insanlığın en büyük canileri arasında yer aldığı’ söylenmiştir.

Kurtuluş Savaşı’nı başlatan ve Cumhuriyet’i kuran kadronun Ermeni Tehciri’ne karşı aldığı tutumu dönemin siyasi ihtiyacı belirlemiştir. Dünya kamuoyunun ve emperyalist devletlerin bu konuyu canlı tutma çabalarına karşı Kuva-yi Milliye kendisinin öncelikle İttihat ve Terakki’den ayrı olduğunu net biçimde açıklamaya gayret etmiştir. Dolayısıyla Ermenilere yaşatılanı da bu amaçla kısmen kabul etmiş, İttihatçıların suçlu olduğunu özellikle uluslararası camiaya çokça defa ilan etmiştir.

Başta Mustafa Kemal olmak üzere Cumhuriyet’i kuran kadroların bu konuda aldığı tutum ilkesel değil taktikseldir. O günün reel politikası Ermeni meselesine dair tutumu belirlemiştir. Zaten bu kısa dönemin ardından bugünün resmi tezleri oluşturulmaya başlanmış, Ermenilerin bu tehcire devleti mecbur bıraktığı tezi devleti kuran kadrolar tarafından sahiplenilmiştir. Lozan görüşmelerinde İsmet Paşa bu konuda memleketin cömertliğini kötüye kullanmadıkları müddetçe azınlıkların haklarını tanıdıklarını söylemiş, Ermenilere ve Rumlara yönelik hareketlerin sorumlusunun Ermeni ve Rumların kendisi olduğunu savunmuştu. Bu tutum yeni kurulan devletin resmi tutumu haline gelmiş, başlardaki İttihatçıları sahiplenmeme refleksi ortadan kalkmış, İttihatçıların itibarı kendilerine geri verilmiştir. Bir Ermeni tarafından Almanya’da suikast sonucu öldürülen Talat Paşa’nın cenazesi 2. Dünya Savaşı yıllarında gamalı haç damgalı bir vagonla Türkiye’ye getirilmiştir. Ve bu tutumun sonrası malumdur. İnkar, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül…

100 yıllık bitmeyen acı ve utanç

Ermenilerin 1900’lerin başından beri maruz kaldığı sürgün ve katliamların zirve noktası 1915 ve sonraki yıllar oldu. Binlerce yıl bu toprakların asli unsurlarından biri olan bir halk büyük bir kıyıma maruz kaldı. Topraklarımız birçok ilerici, sosyalist, devrimci insanını kaybetti, sosyalist mücadelenin önemli bir damarı kayboldu. Ustalar, zanaatçılar, sanatçılar, o yılların en nitelikli işgücü ortadan kaldırıldı. Kültürel zenginliğimiz, mirasımız, ortak tarihimiz emperyalizmin, egemenlerin kirli siyasetine kurban edildi. Bu topraklar 1 milyona yakın insanından oldu. Ve ne yazık ki bu topraklara barış, kardeşlik ve de eşitlik gelemedi. 100 yıl önce yaşananlar sonrasında yaşanacak nice acının adeta zemini hazırladı.

Şimdi herkes üstüne düşeni yapmaya çalışıyor. Her türlü meselede birbiriyle hasım olanlar Ermeni meselesinde aynı reddiyenin imzacıları oluyorlar. Ermenileri ‘deport edebilirdik’ diyerek potansiyelinin Talat Paşa’dan az olmadığını ispat eden bir cumhurbaşkanı var. Keza örnekler çoğaltılabilir.

Peki, Soykırım kavramına değmeden Ermenilere yaşatılanları konuşmak mümkün mü? Birleşmiş Milletler (BM) metinlerinde de geçen en genel tanımıyla soykırım şu şekilde ifade ediliyor: ‘Ulusal, etnik veya dini bir grubu veya ırkı, tümüyle veya kısmen yok etmek amacıyla bu gruplara mensup insanları öldürmek, vücut veya zihinlerine kalıcı zararlar vermek, sonuçta kısmen veya tümüyle yok olmalarına yol açan eylemlerde bulunmak, çoğalmalarını engelleyecek tıbbi tedbirler almak, gruba mensup çocukların zorla kimliklerinin değiştirilmesine yönelik eylemlerde bulunmak.’. 1915’te Ermenilere yukarıda sayılan hareketlerin birkaçının yapıldığı çok açık bir gerçek değil mi? Halklarımıza egemenlerin, emperyalistlerin ve hasmımız olan siyasal fikirlerin ne dediğinden bağımsız olarak soykırım gerçeği anlatılamaz mı? Ermeni’nin acısının dinmesi, Türk’ün ve Kürt’ün utancının ortadan kalkması mümkün değil mi? Ülkemiz halklarına karşı emperyalizmin, ülkemiz egemenlerinin gerçekleştirdiği ve atalarımızı ortak ettiği bu trajedi gibi acılar bu topraklarda bir daha yaşanmasın diye 1915’te yaşananlarla hesaplaşması gerektiğini anlatamaz mıyız? Zor olabilir, ama anlatabiliriz, anlatmalıyız.

Bu elbette en başta sosyalistlerin sorumluluğudur. Ermeni meselesi yeni bir gelecek kurma iddiasında olan sosyalistler açısından aynı zamanda bir özeleştiri konusudur. Bu konuda ne yazık ki tarihsel bir bilgisizlik, ilgisizlik ve mücadele eksikliği mevcut. Bunun elbette ki nesnel nedenleri var. Bu nedenlerin belki de başlıcası içinden geldiği halkın mücadelesini yürüten Ermeni devrimcilerinin topyekûn katledilmesi ve bu mirası devralabilecek kuşakların bu topraklarda yaşamasına izin verilmemesidir.

Ancak her meselede olduğu gibi bu konuda da nesnel nedenlere sığınmaya gerek yoktur. Bu konuda sosyalistler doğru ilkesel tutum ve söylemlere sahip olmalıdır. Anti-emperyalizmi inkılâp tarihi kitapları seviyesine indirmeye hacet yoktur. Ermeni kıyımı, dönemin emperyalist siyasetiyle birlikte değerlendirmeden anlaşılamaz, doğrudur. Ama “emperyalistler ülkemiz topraklarını paylaşmak için halkları kırdırdı” basitliğiyle de ele alınamaz.

Emperyalistler Türkiye egemenleri üzerinde baskı aracı olarak bu meseleyi kullanıyor diye, liberaller konuya ilgili diye sosyalistler bu meselenin uzağına düşemez. Neden mi? Katliama maruz kalan, sürgüne gönderilen, işkenceye, tecavüze, din değiştirmeye maruz kalan 1 milyon insan için. Beyazıt Meydanı’nda asılan Ermeni devrimciler için. İnsan olmanın gereği olan vicdan, sorumluluk, ahlak ne varsa onlar için. En önemlisi de bu toprakların kanlı tarihine bir son vermek için. Ermeni ya da başka bir halktan aydınların sırtından vurulmaması için. Halklarımızın bir daha karşı karşıya gelmemesi, omuz omuza vermesi için. Topraklarımızda eşitliğin, barışın, kardeşliğin egemen olacağı günler için…”

Nuri Günay
Halkevleri Genel Sekreteri

Bold’lar bana ait

8- MLKP

Ermeni Soykırımıyla Yüzleşmek İnsanlaşmaktır!

Yüzyıl önce, Osmanlı devletinin egemenleri, bugünkü Türkiye ve Kuzey Kürdistan coğrafyasında iktidarlarını güvencelemek hedefiyle Ermeni soykırımına girişerek insanlığa karşı ağır bir suç işlediler. Bir buçuk milyon insanı kurşunla, süngüyle, dipçikle, açlık ve susuzlukla katlettiler.

Kadın, erkek, çocuk, yaşlı, hamile denilmeksizin, salt ulusal kimlikleri nedeniyle düşman sayılarak yok edilen yüzbinlerce Ermeni’nin birer mezar taşı bile olmadı. Müslümanlık adına, Türk ve Kürt halklarının elleri de bu kana bulaştırıldı.


Türk burjuvazisi, Türkiye Cumhuriyeti döneminde de bu soykırıma sahip çıktı. Türklük ve İslam adına Türk ve Kürt halkları içinde Ermeni düşmanlığını canlı tutmak için elinden geleni yaptı. Okulları, camileri, basını kullanarak ırkçı bir kültür oluşturdu. Bu kültür, Rum’a, Ezidi’ye, Süryani’ye, Kürt’e, Alevi’ye karşı düşmanlık ve katliamlar biçimlerinde sürdürülerek, Türk halkımızın ulusal onuru ayaklar altına alındı.


Ermeni soykırımının yüzüncü yılında, Türk işçilerini, Türk emekçi kadınlarını, Türk halk gençliğini ve Türk emekçilerini, Türk egemen sınıflarının işlediği bu insanlık suçuna karşı tavır almaya, acı ve özür açıklayarak Ermeni halkıyla kardeşliği yükseltmeye, başta Talat paşa olmak üzere soykırımın planlayıcı ve uygulayıcılarının adları etrafındaki ırkçı övgülere ortaklığı nefretle reddetmeye çağırıyoruz.


Kürt halkımızı, Müslümanlık adına bir parçası haline getirildiği ve daha sonra tek millet, tek dil, tek mezhep yönünde geliştirilerek kendisini de vuran Türk egemenlerinin soykırımcı saldırısına destek verdiği, şu veya bu ölçüde ellerini kardeş Ermeni halkının kanına bulaştırdığı için acı ve özür açıklamaya davet ediyoruz.


Türkiye ve Kürdistanlı komünistleri, devrimcileri, antifaşistleri, Ermeni soykırımını tarihsel bir haksızlık çerçevesiyle sınırladıkları, Türk halkının soykırımla yüzleşmesi, soykırım suçlularının hakettikleri biçimde nitelenmeleri, Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da yaşayan Ermeni ulusal topluluğunun demokratik haklarının tanınması başta olmak üzere, değişik talepler ekseninde güncel politik bir soruna dönüştüremedikleri, kısık bir sesle konuştukları için özeleştiriye çağırıyoruz.
Türkiye ve Kürdistan halkları, Hrant Dink uğurlamasıyla açılan özeleştiri ve yüzleşme yolundan yürüyerek, Türk burjuva devletinin soykırım nedeniyle Ermeni halkından özür dilemesi, kültürel ve dini varlıklar üzerindeki işgal ve yasaklara son vermesi, göç etmek zorunda bırakılmış olanların geri dönme ve zararlarının tanzimi hakkının tanınması taleplerini yükseltmeli, halkların eşitliği, özgürlüğü ve kardeşliği uğruna mücadeleyi büyütmelidirler.”

15 Nisan 2015
MLKP Merkez Komitesi

http://mlkp.info/?kategori=1003&icerik_id=9834&Ermeni_Soyk%C4%B1r%C4%B1m%C4%B1yla_Y%C3%BCzle%C5%9Fmek_%C4%B0nsanla%C5%9Fmakt%C4%B1r!

9- ESP

Ermeni soykırımı ise hâlâ kapanmamış, sürekli kanatılan bir yaradır. İttihat ve Terakki’nin gerçekleştirdiği bu insanlık suçu, iki safhada uygulanır. Birinci safhası, 24 Nisan 1915’te başlatılır. Kürdistan ve Karadeniz’de yaşayan Ermeniler; Nisan, Mayıs ve Haziran’da organize bir şekilde sürgüne gönderilir. Diğer bölgelerden gönderilenler de var, ama ağırlıklı olarak Kürdistan’dan gönderilirler.

Uygulanan bu soykırım ve katliamın bir de ikinci safhası var. Temmuz 1915’te başlayan bu safhada Trakya, Batı Anadolu ve Kilikya’da yaşayan Ermeniler, Suriye’deki kamplara gönderilir. Sürgüne yollanan yüz binlerce Ermeni, yollarda, toplama kamplarında açlıktan ve hastalıktan ölürler. Örgütlenmiş çetelerin saldırılarına uğrarlar. Pozantı-Suriye arası yollar cesetlerle dolar, taşar. Büyük bir insanlık dramı yaşanır.

Ermeni soykırımı üzerine bugüne değin yazılanlar, okunanlar, Kürdistan ve Karadeniz’e ilişkindir. Batı’da yaşayan Ermeni halkımıza yapılanlar yeterince verilmedi. Soykırımın ikinci safhası eksik kaldı. Genel söylemlerle verilmeye çalışıldı. Bu da, o gün orada yaşananları anlatmaya yetmez.

Belge Yayınları’ndan Şubat 2011’de çıkan ‘Soykırımın İkinci Safhası’ adlı kitap, bu konuda ayrıntılı bilgiler vermektedir. Araştırmacı Raymond H. Kevorkian’ın arşiv belgelerine dayanarak hazırladığı bu çalışma, soykırımın batı ayağını aydınlatıyor. Hangi bölgeden kaç Ermeni sürüldü, hangi kampta kaç kişi toplandı, bu kamplarda kaç kişi öldürüldü, bu zulümden kaç insan sağ çıkmayı başardı; kitapta belge ve tanıklıklara dayanılarak verildi.

‘Tarihçi Raymond H. Kevorkian, bu çalışmasıyla Ermeni Diasporası’nın köklerini sürüyor. Suriye ve Mezopotamya’daki çöllerde hayatta kalanların çocuklarının doğum kütüğünü sergiliyor sanki. Yaptığı çalışmasında İttihat ve Terakki Partisi’nin, Teşkilat-ı Mahsusa’nın ve ordunun 1915 trajedisinde oynadığı rol, İTF Merkez-i Umumisi tarafından uygulanmaya konulan genel işleyiş düzeni ve mekanizma daha iyi sergilendi. Bu çalışmada ise Halep’te bulunan Şükrü Kaya’nın yönetimindeki İskân ve Muhacirin Dairesi tarafından yönetilen toplama kampları ağı ortaya çıkarılıyor…’ (Belge Yayınları)

ÖNCE ERMENİLER, SONRA RUMLAR

Soykırımın ikinci safhası, Dahiliye Nazırı Mehmet Talat tarafından 27.05.1915’te hazırlanan talimat ve resmi olarak yayınlanan geçici sürgün yasası ile başlatılır. Osmanlı tebaaları olan Ermenileri imha etme programına bu şekilde yasallık kazandırılır. Bu doğrultuda, Ermenileri toplayarak sürgüne yollayacak örgütlenmeler hazırlanır.

‘Bütün Ermenilerin Mezopotamya’ya doğru gönderilmeleri görevini üstlenecek Halep’te, Göçmen Genel Müdürlüğü kuruldu (…) Türkiye’nin bütün noktalarından Ermeniler Zor sancağına ve Mezopotamya’ya doğru yönlendirilmek zorundalar. Bu, İttihat ve Terakki Komitesi’nin geri alınamaz, bozulamaz kararıdır. Bitirdikten sonra kitle halinde Rumların dışarı atılmasına başlayacağız. Fakat şu an için bu noktaya dokunmayacağız.’ (s. 22)

Açıkça görülüyor ki, Ermenilerin katline karar verenlerin hedefinde Rumlar da bulunuyor. Rumlardan sonra sıranın Kürtlere gelmesi uzak değil. Türk burjuva egemenleri, Anadolu’da kendilerinden başka kimseyi istemiyorlar.

ALMANYA’NIN ONAYI ALINIR

Soykırımı yapanlar bu planlarını ittifak yaptıkları Alman ve Avusturya devletlerine de sunarlar. Onlardan da onay alırlar. Türk burjuvazisi, kendi çıkarları için Anadolu’nun kadim halklarından Ermenilere görülmemiş bir katliam uygular.

Kürdistan ve Karadeniz’deki soykırım tamamlanır. Artık sıra Batı’daki ve Akdeniz’deki Ermenilerin sürülmesine gelmiştir. Bu amaçla harekete geçen katiller, İzmit’in 42 yerleşim yerinden ve Bursa’nın 58 topluluğundan oluşan 180.667 kişiyi sürgüne yollarlar. Trakya’da yaşayan ve 27-28 Ekim 1915’te, Edirne ve Tekirdağ’dan toplanan Ermeniler, bilinmez bir yolculuğa çıkartılırlar. Bu bölgelerden 30.316 Ermeni toplanır. Bunların 17 bini Suriye’ye yollanır. Kalan 13 bin Ermeni, Bulgar yetkililerin çabaları sonucu sürgünden kurtarılır.

İstanbul ve Çanakkale’den 40 bin; Konya, Niğde ve Antalya’dan 20.738, Kastamonu’dan 13.461, Ankara’dan 60 bin Ermeni sürgüne yollanır. Buralardan toplanan Ermeniler aç, susuz, yaya ve güvenliksiz olarak Pozantı Transit Kampı’nda toplanır. Geride kalan Ermeniler ise bölgede katledilir.

Adana’dan 119.414; Zeytun, Albach, Elbistan, Dörtyol ve Hasan Bey bölgesinden 30 bin insan sürgüne yollanır, bu bölgedeki Ermeni nüfus, temmuz boyunca tamamen boşaltılır.

ÖLENLER TOPRAĞA GÖMÜLEMEZ

Batı ve Güney’den getirilen Ermeniler toplama kamplarında tutulurlar. ‘Türk yetkililerin genel stratejisi, o zaman sürgünleri geçici kamplarda birkaç hafta ‘çürümeye’ bırakmak. Sonra onları başka bir kampa götürmek için yeniden yola çıkarmak ve bu şekilde kafilelerin sayısını can çekişen, ölmek üzere olan birkaç kişiye indirgeyene kadar böyle aralıksız devam etmekti.’ (s. 44)

İttihatçılar, bu mantıkla sürgünlerin yerlerini sürekli değiştirirler. Kar, yağmur, çamur demezler. Açlık, hastalık demeden, işkence amacıyla bunu uygularlar. Bir süre sonra kamplardan, yollardan ceset kokuları yükselir. Kamplar, ölüm kampına dönüşür. Ölen insanları toprağa gömmeye yetişemezler.

AH MAMA, SEN DE BENİ PİŞİRECEK MİSİN?’

Hiçbir ihtiyaçları karşılanmayan insanlar açlığa, hastalığa terk edilir. İnsanlar beslenmek için at ve eşekleri yerler. Bir süre sonra bunlar da kalmaz. Yaşayanlar, hayatta kalmak için yeni ölmüş çocuklarını ve ölümle yüz yüze kalanları pişirip yemeye başlarlar. Bu, Ermenilere yapılanları anlamak açısından sözün bittiği noktadır. ‘… Ahh… Mama, sen burada yokken, bu kadın kendi çocuğunu öldürdü ve şu anda onu yemeleri için pişiriyor. Sen de bana aynı şeyi mi yapacaksın?’ (s. 12) Aç küçük kız, annesine böyle sormaktadır. Buna benzer birçok tanığın anlatımı var.

KAMPLAR: ÖLÜM MERKEZLERİ

Sürgüne gönderilen Ermeniler için onlarca kamp oluşturulur. Bu kamplarda on binlerce Ermeni tutulur. Bu kamplar:

1)Pozantı (Bozantı) Kampı: Batı’dan getirilen sürgünlerin toplanma yeridir. Sürgünler önce buraya getirilir, buradan diğer kamplara dağıtılırlar.

2)Mamura Kampı: Ağustos-Ekim 1915’te Osmaniye Kanlıgeçit’te faaliyet yapar. Buraya, toplam 80 bin sürgün getirilir. Açlık, hastalık, işkence eksik olmaz. Tanıklıkların anlatımlarına göre, her gün 600-700 insan ölmekteydi. ‘Zavallılar, barınaksız, giysisiz, ekmeksiz, kurumuş ölü dallar gibi düşüyorlardı… Ölüler gömülmeden üst üste yığılıyordu. Alan ölülerle dolmuş, örtünmüştü…’ (s. 44) Bir süre hayatta kalanlar zorla başka kamplara taşınırlar.

3)İslahiye Kampı: Halep’te önceki ilk toplama kampıdır. Birçok sürgün buraya toplanır. Zor koşullarda yaşarlar. Her gün yüzlerce insan ölür. Ölüleri toprağa gömmeye yetişemezler. Bir günde ancak 580 insan gömülebilir. Kampın açık kaldığı 10 ayda 60 bin Ermeni yaşamını yitirir.

4)Raco, Katma ve Azaz kampları: Bu kamplarda 40 bin sürgün tutulur. Teşkilat-ı Mahsusa çetelerince sürekli sirkülasyon yapılır. Zaman zaman sayısının 200 bine çıktığı olur. Burada on binlerce insan ölür.

5)Amanus Kampı: Mayıs-Haziran 1916’da 30 bin Ermeni burada tutulur. Teşkilat-ı Mahsusa çetelerince 2 bin kişilik kafileler halinde Maraş tarafında katledilirler. Bu kıyımlardan kurtulan sınırlı insan vardır.

6)Bab ve Akhterim kampları: Burası hem transit, hem de toplama kampı olarak kullanılır. Sürekli sürgünler getirilir. Sabit bir sayısı bulunmaz. Ama Kasım 1915’le Şubat 1916 arasında, 50 bin insan burada yaşamını yitirir. Buradan getirilen insan sayısının fazla olduğu görülüyor.

7)Lale ve Tefrice kampları: Kitapta, bu kamplar için şöyle deniliyor: ‘… Gerçek bir mezarlıktırlar. Başka bir şey değil’ Burada oluşturulan sürgün kamplarına genellikle ‘ancak birkaç gün yaşama ümidi bulunanlar’ konulmaktaydı. Bu, binlerce ölümün merkezlerden uzak gerçekleşmesi için oluşturulmuştur. Aralık 1915’ten Mart 1916’ya kadar açık kalır.

8)Munbuç Kampı: Değer kamplara göre özel bir kamp özelliği taşır. Kuruluşundan itibaren bu kampta piskoposluğun yüksek görevlileri, köy papazları, kilise adamları tutulur. Cemal Paşa’nın özel isteği üzerine papazlar halktan ayrı tutulur. Daha sonra Meskene’ye taşınır.

MERHABA’ DENECEK ERMENİ BIRAKILMAZ

Ermenilerin toplandığı kamplar bunlarla sınırlı değil. Bu kamplar dışında Halep, Morra ve Res’ul Ayn kampları da bulunur. Buralarda acımasız uygulamalar hüküm sürmektedir.

Ayrıca Kürdistan ve Karadeniz’den sürülen Ermenilerin konulduğu kamplar var. Fırat yolu üzerinde 6-7 kamp oluşturulur. Bu kampların hepsi ölüm kampı işlevi görür.

Kamp yöneticilerinden ve Teşkilat-ı Mahsusa adamlarından Salih Zeki şunları söylemektedir: ‘Artık merhaba demeye (muktedir) hiçbir Ermeni kalmamalıdır. Herhangi bir adamın Ermenilere karşı acıma duygusu ihtiva ettiğini öğrendiğim zaman onu keserim ve dışarı çekip çıkarırım.’

Kamp sorumlusunun bu saldırgan açıklaması şu sonuçlara neden olmuştur:

Pozantı Transit kampında, 1915 yaz-sonbahar döneminde açlık ve hastalıktan 10 bin insan; Mamunat Toplama Kampı’nda 40 bin; İslahiye’ Kampı’nda Ağustos 1915 ile 1916 başları arasında 60 bin; Amanus tünelleri çalışma kampında Mayıs-Haziran 1916’da 30 bin; Raco, Katma ve Azaz kamplarında 1915 sonbaharı ile 1916 ilkbaharı arasında 60 bin; Bab ve Akhterim kaplarında Ekim 1915 ile 1916 ilkbaharı arasında 50 bin; Lale ve Tefrica kamplarında Aralık 1915’le Şubat 1916 arasında 5 bin; Halep Kampı’nda 1915 yazı ile 1916 sonbaharı arasında 10 bin; Res’ul Ayn Kampı’nda yaz 1915’le Nisan 1916 arasında 13 bin insan hastalık ve açlıktan katledilir. 40 bin insan da çeteler tarafından öldürülür. Meskene Toplama Kampı’nda Kasım 1915 ile Nisan 1916 arasında 60 bin; Dispi Kampı’nda Kasım 1915 Nisan 1916 arasında 30 bin; Sebka Kampı’nda Kasım 1915-Haziran 1916’da 5 bin; Der-Zor, Marat kamplarında Kasım 1915-Aralık 1916’da 192 bin 750 insan (bunlardan 40 bini açlık ve hastalıktan, 150 bini çeteler tarafından) katledilir. Musul’da sonbahar 1915-Ocak 1916 döneminde 15 bin insan General Halil tarafından katledilir. Hama, Humus, Amman, Hawran ve Maan kamplarında, sonbahar 1915 ile yaz 1916 arasında 20 bin insan öldürülür.

Bu kıyımlardan 240 bin insan sağ çıkar. Bunlardan 20 bini (kadın ve çocuklar) yerlilere satılır. 120 bini zorla İslamlaştırılır. On bine yakın Ermeni şehir ve köylerde gizlenir. Sürgüne götürülen yüz binlerce Ermeni’den hayatta kalan çok azdır. Geriye dönen ise hiç yoktur.

İNKÂRCILIK DEVLET SİYASETİ

Sömürgeci devletin tarihi kan ve katliamlarla doludur. Ermenilere, Rumlara, Kürtlere, Alevilere karşı suç dosyası kabarıktır. Yüz yıl önce kardeş halklardan Ermeniler, bir devlet politikası ile soykırıma uğratıldı. Burjuva devlet, bu katliamları her dönem sahiplendi ve savundu. En yetkili ağızlardan, ‘Biz yapmasak onlar bize yapacaktı’ şeklinde açıklamalar yapıldı. O gün Ermenilere uygulanan ırkçı politikalar, daha sonra Rumlara da uygulandı. Rum ve Ermeni düşmanlığı, Kürtlerin ve Alevilerin inkârı, burjuva devletin kuruluş siyaseti haline getirildi. Bugün de bu siyaset aynı içerikle sürdürülüyor.

Burjuva devlet bu suçların hesabını vermedi. Üstelik bu suçlarına yenilerini ekliyor. Aradan yüz yıl geçtiği halde soykırımın izlerini ve acılarını hâlâ yaşayan, Suriye Kessab’daki Ermeniler, mart ayından beri katliam ve sürgün tehditleri altındalar. Bu insanlık suçu yine burjuva devletin desteği ile El Kaide’ci çetelere yaptırılıyor.

Ermeni soykırımının hesabını sormak, mevcut saldırıların önünde barikat olmak; coğrafyamız halklarının yüzleşmesi ve hesaplaşmasıyla mümkündür. Hrant’ın cenazesinde ‘Hepimiz Ermeni’yiz’ diye yürüyen yüz binler, soykırımın yüzüncü yılında geçmişiyle yüzleşebilmelidir. Kessab için de sesini yükseltebilmelidir. Ve elbette bu konuda en büyük görev sosyalistlere, devrimcilere düşüyor.”

Turaç Solak, Atılım, sayı 117

 

10- EMEP

Ermeni Soykırımı’nı Lanetliyoruz!

Yüzyıl önce bugün İstanbul’da 235 Ermeni aydın, sanatçı, milletvekili, müzisyen evlerinden alındı ve bir daha dönmemek üzere bilmedikleri bir yere götürüldü. İttihat ve Terakki Hükümeti tarafından Türkiye’nin her yerinden yüz binlerce Ermeni kadın, çocuk, yaşlı denilmeden, Suriye çöllerine götürülmek üzere kafileler halinde yola çıkarıldı. Hükümet tarafından örgütlenen çeteler ve resmi görevlilerce katledildiler. Ermenilerin mallarına ve mülklerine el kondu. Bu mal ve mülk İttihat ve Terakki kodamanlarına, yerel ağa ve eşrafa dağıtıldı.

Egemenlerin savunduğu türden bir ayaklanmayı bastırmak, cephe gerisini güvenceye almak vb. gerekçelerin hem gerçekliği yoktur, hem de katliamın, soykırımın gerekçesi olamaz. Gerçekte olan ise planlı bir soykırım, Türkiye’yi Türk ve Müslüman olmayanlardan “temizlemek” eylemiydi.

1905 öncesi Türkiye nüfusunun yüzde yirmisi gayrimüslimlerden oluşurken 1935 sonrası bu rakam binde bire indirildi.

Bir avuç kalan gayrimüslimler her gün aşağılanma ve hakarete uğradı. Etnik isimleri bir küfür olarak anıldı. Egemen sınıfın yağma ve sömürüsünü gizlemek için, gayrimüslimlerin Türkiye halkını sömürdüğü yalanı kafalara kazınmaya çalışıldı. Ermeniler, Rumlar, Museviler, Ezidiler, Romanlar; vali, kaymakam, subay, hakim, savcı yapılmadı. Türkiye’nin kuruluş antlaşması kabul edilen Lozan Antlaşması’nın hükümleri dahi ihlal edilerek azınlık hakları kısıtlandı, kültürlerini geliştirmeleri engellendi. Geçmişten bugüne kendi yurtlarında yabancı muamelesi gördüler.

Ulus, milliyet ve inançlara göre halklar, inançlar egemenler tarafından, iktidarlarının devamı için birbirine düşman edilmeye çalışılmaktadır. İşçiler, emekçiler hangi ulus ve milliyetten olursa olsun birbirinin düşmanı değildir. Onların ortak düşmanı, onları sömüren ve onları baskı altında tutan egemen sınıflardır. Bu topraklarda Türkler, Kürtler, Ermeniler, Rumlar, Arnavutlar, Lazlar, Ezidiler, Romanlar ve daha sonra gelmiş Çerkesler uzun yıllar bir arada ve kardeşçe yaşamıştır. Kültürleri, dilleri birbirinden etkilenmiş, birbirinin içine girmiştir. Soykırım, ırkçı politikalar, sermaye ve mülkün el değiştirmesi, egemen sınıfların iktidar kavgası olarak gündeme gelmiştir.

Ermeni Soykırımı ve diğer milliyetlere karşı uygulanan ırkçı politikalar iktidar tarafından kabul edilmeden, özür dilenmeden ve bu politikalar terk edilmeden Türkiye’nin demokratikleşmesi mümkün değildir. Halklar birbirine düşmanlaştırılarak demokratikleşme mümkün değildir.

Ermeni Soykırımı, Dersim, Maraş, 1 Mayıs 77 ve Madımak katliamları, siyasi cinayetler ve nefret cinayetleri gibi iktidarların tarihine geçen kara sayfaların gün yüzüne çıkarılması, soykırım ve katliam mağdurlarından özür dilenmesi, zararların tazmin edilmesi demokratikleşmenin bir parçasıdır. İhtiyacımız; halkların, inançların eşit özgür bir aradalığını savunan sağlayan bir demokratik inşayı gerçekleştirmektir.

Emek Partisi olarak, başta Ermeni halkı olmak üzere bütün soykırıma, ırkçı aşağılanma ve hakarete maruz kalmış halkların acılarını paylaşıyor, katliamcıları lanetliyoruz. Emeğin Dünyasını kurmak için bütün halklardan ve inançlardan işçi sınıfı ve emekçiler olarak her zaman omuz omuza, kol kola olacağımızı ilan ediyoruz.

İşçiler birlik, halklar eşit, inançlar özgür olsun.”

http://www.evrensel.net/haber/111043/emep-ermeni-soykirimini-lanetliyoruz

11- Kızıl Bayrak

Türk burjuvazisi ve onun örgütlü şiddet aygıtı sermaye devletinin azgın Türk şovenizmini kışkırtarak unutturmaya çalıştığı tarihsel suçlarından biri olan Ermeni soykırımını inkar politikası, emperyalist devletler tarafından gerici emperyalist amaçları uğruna gündemleştirmeleri ile birlikte duvara tosladı. Her yıl Nisan ayında emperyalist efendileriyle Türk sermaye devleti arasında Ermeni katliamı üzerinden kapalı kapılar arkasında yapılan kirli pazarlıkların sonuna gelindi. Vatikan’a yaptırılan ‘Ermeni soykırımı’ açıklamasını diğer emperyalist devletler ve kurumlar da paylaştılar. Tarihsel bir vaka olan Ermeni soykırımı açıklamasının öncülüğünün Vatikan’a verilmiş olması da tesadüfi bir olgu değildir.

Türk şovenizmi ve halklar arasında
 kışkırtılan düşmanlıklar

1915 yılında başta Ermeni ulusu olmak üzere Anadolu’da yaşayan gayri-Müslimler planlı bir şekilde katledildiler. Aynı ulusal kimlik ve inanca sahip olanların yaşlı-genç, kadın-erkek ve hiçbir sınıfsal ayrım yapılmadan devlet güçleri tarafından, belli bir politik hedef ve amaç uğruna kitlesel olarak katledilmeleri, kelimenin gerçek anlamıyla ‘soykırım’dır. Türk burjuvazisi ve onun zor aygıtı olan sermaye devletinin eli Ermeni ve diğer halkların kanlarıyla yıkanmıştır. Katlederek, sürgüne zorlayarak yok ettiği Ermenilerin mülkiyetine zorla el koyan Türk burjuvazisi de modern dünya tarihinin genel çizgisinin dışında kalmadı. Sömürge halkların zenginliklerinin yağmalanması, ülkelerinin talan edilmesi temelinde semiren burjuvazi modern ulus devletlerini bu kan deryası üzerine kurdu. İstisnasız olarak burjuva ulus devletlerin temellerinde, bağımlı sömürge halkların yağmalanan maddi ve kültürel zenginlikleri vardır. Türk burjuvazisi de sınıfdaşlarıyla aynı yoldan yürüdü. Yıkılan Osmanlı hanedanlığının kalıntıları üzerinde ulus devletini kurabilmek için, öncelikle gayri-Müslimleri hedefledi. Ulus devletini kuran Türk burjuvazisi durumunu güçlendirmek ve baskı altında tuttuğu emekçileri ulus ‘kardeşliği’ altında birleştirmek için Kürt ulusuna karşı suç işlemekten de geri durmadı. Soykırım, katliam ve sürgünlerle el değiştiren maddi zenginliklere zorla el koyan Türk burjuvazisi, bu kan deryasında semirerek büyürken, milliyetçilik zehrini topluma aşılayarak Türk şovenizmini devlet ideolojisi yaptı.

Emperyalist efendilere kölece bağlılık halklara karşı dizginsiz düşmanlık

Burjuva manada da olsa reformcu bir geleneğe sahip olmayan Türk burjuvazisi sorunların çözümünde kendi halkına karşı emperyalist efendileriyle işbirliği yapmaktan geri durmadı. İşlediği tarihsel suçların efendileri tarafından bir şantaj aracı olarak kullanılmasına karşı bir irade ortaya koyamadı. İşlediği suçları inkar ederek, resmi tarih yazımlarıyla unutturabileceğini sandı. Devrimci ve ileri güçleri, tarihsel gerçekliğin hakkını veren aydın ve sanatçıları ise şiddet ve devlet terörüyle susturmaya çalıştı. Türk sermaye devletinin gerçekleri tersyüz eden aşağılık yalanlardan oluşan resmi tarih yazımının dikişleri patladı, ipliği pazara çıktı. Teselli olarak ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Marie Harf’ın “Bu yıl bazıları biraz farklı bir dil duymayı bekliyordu, bunu biliyoruz. Onların perspektifini elbette anlıyoruz ama geçen yıllarda takındığımız yaklaşımın doğru olduğuna inanmayı sürdürüyoruz. Bu yıl da takınmakta olduğumuz yaklaşım bu: Hem geçmişi kabul etme hem de geleceği istikrarlı kılma noktasında bölgesel ortaklarla çalışabilmemiz açısından” şeklindeki açıklaması kaldı.


Harf’ın yaptığı bu açıklama şimdilik Türk sermaye devletinin gerici amaçları için bir teselli olsa da, ‘bölgesel ortaklarla çalışabilmemiz açısından’ diyerek, yaptığı açıklamanın bölgemiz halkları için hangi karanlık senaryoların hazırlandığına da işaret ediyor. Gelecek günler, güçten düşürülmüş, burnu sürtülmüş Türk sermaye devletinin ABD emperyalizminin daha çok hizmetine gireceği günlere gebedir.

Liberal yalanlardan beslenen
 reformist hayaller

Tarihsel bir suçun ikrarının suçu işleyenler tarafından değil de, bu suçun işlenmesinde yardım ve gözcülük yapanlar tarafından açıklanması bir tarihsel gerçekliğin geniş yığınlar tarafından öğrenilmesi bakımından olumludur. Ancak politikada sınıfsal bakış açısını bir yana bırakan saflara yer yoktur. Dinsel bir kimliğe ve hiç de temiz bir geçmişe sahip olmayan Vatikan gibi bir devletin yaptığı açıklamayı emperyalist merkezlerin koro halinde tekrarlamasından bölge halkları için olumlu bir sonuç çıkartmak ancak liberal avanakların işi olabilir. Eşi benzeri olmayan kanlı bir geçmişe sahip olan burjuva uygarlık ve bu uygarlığın güçlü (ve güçsüz) devletlerinin temelleri kanla vaftiz edilmiştir. Burjuva devletlerin birbirleri hakkında ileri sürdükleri suçlamalar yerden göğe kadar haklıdır. Biz, bunların tümünün bir suçlular topluluğu olduğunu biliyoruz.

Geçmişte olduğu gibi bugün de ellerinde emekçi halkların kanları vardır. Burjuvazi asırlardır iktidarda olmanın sağladığı tarihsel deneyimlerle yönetmeyi iyi öğrenmiştir. Ne zaman ve nerede ne yapacağını iyice ezberlemiştir. Bir an için işbirlikçi Türk burjuvazisinin ve onun kirli, karanlık ve kanlı devletinin Ermeni soykırımından dolayı Ermeni halkından özür dilediğini varsayalım. Liberalleri ve onları iki adım arkadan takip eden sosyal reformistleri kızdırma pahasına soralım; bu neyi değiştirir? Çarpıcı bir örnek olarak Alman burjuvazisini ve onların devletini verelim. Hitler faşizminin yaptığı katliam ve soykırımlardan dolayı Yahudilerden özür dilemediler mi? Artık gelinen yerde Ermeni soykırımı gerçeğini dillendirmek yetmiyor. Asıl sorun bu suçların arkasında yatan sınıfsal amaçları açıklayarak, burjuva mülkiyet sistemi içerisinde bu sorunlara çözüm bulunamayacağını yüksek sesle ilan ederek, sosyalist bir devrim için işe koyulmaktır. Ötesi yalandır, emekçi halkları aldatmaktır.

Türk burjuvazisinin tarihsel soykırım suçunun, gerici amaçlar için de olsa müttefikleri tarafından ikrar edilerek, suratına çarpılmasından devrimci işçi hareketi kendi devrimci amaçları için yaralanacaktır. Soykırım ve katliamların arkasında yatan sınıfsal gerçekliği, mülkiyeti gasp etme bezirganlığını açıklayarak burjuvaziyi bir bütün olarak suçlayacaktır. Bu suçların kökünü kazımanın yegane yolunun özel mülkiyet sistemine son verecek olan toplumsal bir devrimden geçtiğini, burjuva sistem içinde kalıcı dostluk ve barışın olanaklı olmayacağını açıklayarak sosyalist devrim çağrısını yükseltecektir.”

http://www.kizilbayrak.net/rss/ermeni-soykirimi-veburjuva-propagandanin-igrenc-yuezue/
Karaşınlar