Sanma ki, Hikayesi Şu Titreyen Dalların Düşen Yaprakla Biter!

Devrimciler, patron-ağanın mülküne değil de mesela Melekler Dürümevi’ne saldırsalardı sebepsiz, eyvallah çekeceğiz yakarışlarınıza da, öyle bir durum da yok!

Yiğit Antakya halkının ellerinden öperek…

 Artık bırakabiliriz üzülmeyi.

Ya da henüz tanışıyoruz hüzünle…

31 Mayıs halk hareketi gerildiği yatağından fırladığı günden bugüne devletin kapsamlı ve çok yönlü saldırılarında bir değişiklik olmadı. Hükümet,uyutmadan, yedirip, içirmeden daha da mankurtlaştırdığı kolluk gücüyle ve ilerleyen zaman içinde ona yedek kuvvet olarak eklemlenen sivil itaatkarlarıyla direnişçilerin sesini kesebilmek için bilinen, ön görülebilen ve önceden pek tahmin edilemeyecek -faiz lobisi mavraları vs.- tüm araçlarıyla operasyonunu kıyasıya sürdürüyor.

Direnişin parçaları olan güçler de devletin cüretkar müdahalesine aynı cüretle karşı koymaya devam ediyorlar. Ancak isyanın başından bugüne gelinceye işin renginde kimi önemli değişiklikler de olmadı değil. İlk elden belirtilmesi gereken isyanın başladığı formu olan topyekun ayaklanma halinden -en azından şimdilik- çıkmış olmasıdır sanırım. Başlangıçta ülkenin üç büyük kentinin meydanları olmak üzere çok sayıda fiili mevzi kazanan hareket, Ankara ve İzmir ve diğer illerde hızla, İstanbul’da ise aşamalı olarak bu kazanımlarını kaybetti. Taksim’de meydanı ve Gezi Parkı’nı, yani Türkiye’nin kalbini devletsizleştiren hareket, önce örgütlü sosyalist yapıların elinde bulunan meydanı kaybederek “etkisizleştirilme” sürecinin içine sokulmuş oldu. Devletin müdahaleye ilk meydandan başlaması ve Gezi’deki grupları sözde, devrimcilerden ve sol fraksiyonlardan ayırıyormuş, parktakilere derin bir sempati ve şefkat besliyormuş gibilik havası icat etmesi elbette ki yaman bir taktikti.

Ne ki bu yaman taktik muhtemelen Başbakan’ın Vali’yi aceleyle ittirmesiyle bir hayli ele yüze bulaştırılmış olsun, yine de devlet burada istediğini aldı ve isyan patlak verdiğinde, kendi adına esamisi okunmayan psikolojik üstünlüğü hükümet ele geçirdi, bunu bir kenara önemle yazalım.

Burada parktaki kimi grupların ve direnişe kendi cephesinden kendince destek veren aydın, yazar, sanatçı takımının gerçekten de “çiçek çocuk” havası yaratan hareket ve söylemleri de devletin Gezi’ye doğru uzattığı ekmeğe yağ sürmüş oldu kuşkusuz, hem de öyle böyle bir yağ değildi bu!

Devrimcileri tanımlarken onları aynen sistemin diliyle yabanileştiren “marjinal”, “radikal” gibi sıfatları hiç teklemeden kullananlar da bu açıdan gerici düzenle istemeden ve dolaylı olarak işbirliği yapmış oldular, acı. Söz gelimi Taksim’in özgürleştirildiği ilk günlerde çevreyi dolaşıp, olan biteni kafamızda anlamlandırıp, analiz etmeye çalışırken, o an beraber parkı, meydanı ve İstiklal’i turladığımız arkadaşlarımın sosyal ve mesleki durumları itibariyle birkaç meşhur “sosyalist aydın”la da sohbet etme imkanı buldum. Hepsinin sanki aralarında sözleşmiş gibi devrimcilere karşı üstenci ve alttan alta uç veren kindar bir dille “marjinaller”, “radikaller” deyip onlardan rahatsızlıklarını dillendirdiklerini söylesem size garip gelir mi acaba? Yo yo, bahsettiğim Ahmet İnseller ya da Fuat Keymanlar değil, bir hayli beri gelin!

“Yahu ne yaptı ki bu ‘marjinaller’ ?” derseniz eğer, vitrinleri indirmişler, polise, karşı şiddetle direnmişler filan. Ulan camı çerçevesi indirilen çok uluslu şirketlerin, garibanların kapılarından içeri adımlarını atamadıkları tekellerin mağazalarının vitrinleri, yani hani hakkında sayfalarca döşendiğiniz “vahşi kapitalizm” var ya işte tam da onun simgeleri, sizi burada geren, ayıpladığınız, “provokasyon tespiti”ne iten güdü ne? Olası bir devrimin provasını görmüş olmanızın yarattığı konformizminize zeval gelmesi korkusu mu?! Ne?!

Devrimciler, patron-ağanın mülküne değil de mesela Melekler Dürümevi’ne saldırsalardı sebepsiz, eyvallah çekeceğiz yakarışlarınıza da, öyle bir durum da yok!

Şimdi biraz olsun içimizi boşaltabildikten sonra tekrar birkaç paragraf önceki mevzumuzdan açarak devam edelim. Devletin müdahaleye meydandan başlaması başı sonu ölçülüp, tartılmış fakat aceleden kaynaklı paldır küldürleşip devleti bazı noktalarda “meşruiyet” zeminiyle ilgili biraz köşeye sıkıştırarak da olsa planlanmış bir yol haritasının ürünüdür dedik mealen. Sonuç olarak meydan kısa süren bir sokak savaşından sonra polisin eline geçmiş oldu. Yine kısa bir süre hem polisin, hem de direnişçilerin meydanda durabildiği bir “pata durumu” süreci yaşanmış olsa da Gezi’ye müdahaleyle devletin mevziler bazındaki fiili üstünlüğü pekişti.

Başta çok sert geçen ve haftalarca süren Ankara’daki çatışmalı günler ve geceler ile Beşiktaş’ta uzun, birkaç ilde de orta uzunlukta süren çatışmalar dışında Taksim’in polis tarafından işgaliyle direniş süreci kendiliğinden ve yavaş yavaş farklı bir duruma evrildi. Bu andan sonra direnişçilerin, polis saldırılarının yarattığı anlık ve son derece yerel, pek de “çatışma” sayılamayacak küçük çaplı “heyecan ve gerginlikler” dışında mutlak bir biçimde savunma düzenine geçtiği söylenebilir (1).

Direnişin “polisin tomayla sıktığı sudan, gazından ve copundan kaçma görüntüleriyle” karakterize olan sürecinin bu ayağının diğer iki özelliğiyse eylemlere çeşitli biçimlerde katılımın ve hatta ilginin hem yerellerde; hem de ülke çapında belki de dramatik sayılabilecek bir istatistikle düşmesi ve sahneye sivil faşistlerin sürülmesi olarak okunabilir. Meselenin birinci boyutunun gayet doğal bir sonuç olduğunu hemen söyleyelim. Zira eğer başlamış olan bir toplumsal yükseliş herhangi somut bir yere varamıyor ve müspet bir nihayete erişmesi giderek zor gibi görünmeye başlamışsa o eyleme “sıradan” kitlelerin katılımı mutlak bir biçimde düşecektir, bunda şaşılacak hiçbir şey yok. Ve sanırım yazının bu durağında eylemlere katılım sayısındaki düşüşte sadece devletin insan öldüren, yaralayan, göz çıkaran, hapislere tıkan, yalan dolanla farklı duyarlılıkları olan halk kesimlerine teşhir eden “sonuna kadar zembereğinden boşalmış şiddet” eksenli politikalarının payının olmadığını söylemek gereksiz olacaktır.

Ülke çapındaki eylemlerde katılımcı sayısının giderek azalmasında ve yaratılan heyecanın belirgin bir biçimde sönmesinde devrimci hareketin ve diğer sol fraksiyonların yapısal sorunlarının da büyük etkisi görülmeli. Devrimci hareket ve diğer sol fraksiyonlar, her ne kadar eylemlerde aktif ve görünür bir biçimde yer almış, tabanlarını en gerisi, en korkağı, en ilişkisiz kalmışı, en belli belirsiz bir sempati besleyeni dahil gösterilere katabilmiş olsalar da (2) direnişin genelinde gözlemlenen devrimci öznenin iradiliği eksikliği son derece barizdir. Düşünün ki bir memlekette sosyal bir patlama olmuş, milyonlar hesap sormak için alanlara, caddelere doluşuyor, kelimenin tam karşılığıyla bir ayaklanma söz konusu ama duvarlarda devrimcilerin kavgaya çağıran yazılamalarından ziyade çoğu geri zekalı işi olan lümpen/cinsiyetçi karalamaları görüyorsunuz, olacak iş mi? Ama oldu işte. Elbette ki burada devrimcilere önerilen ya da onlardan beklenen klasik hotzotçu, sekter bir tavırla eylemleri tamamen kendi kanalına ve alışılageldik yöntemlerine çekmesi, yaratılmış tüm yenilik, özgüllük ve öznellikleri boğması değil, haşa! Fakat devrimci hareketin ve genel olarak sosyalist solun, direnişin samimi olan tüm öznelerini -çevreciler, Müslümanlar, Kemalist/laisist duyarlı fakat gelişebilir ilerici bir vizyona sahip olan özneler, feministler, etnisite kimliklerini ya da Aleviliklerini öne çıkaranlar…-  (3) kendi var olma biçimleriyle kabul ederek onları kendi doğal önderliğindeki kurtuluşa kadar sürecek bir kavga için seferber edememesi ülkenin devrimci sol hareketi adına üzerine düşünülmesi gerekenler listesinde en üstte yer almalı.

En azından yaşadığımız memleket olan İstanbul üzerinden söylersek, devrimci/sol yapılardaki bu “dönüştüremeyen iradesizlik” durumu aslında isyanın başından beri bazı gerçeklerle de işaretlerini vermişti. Örneğin Taksim kazanıldıktan sonra solun meydanda kürsü kurup örgütlediği miting Gezi’deki karnaval havası sürmesine karşın son derece renksiz ve heyecansızdı. Üstelik bu mitingte sendikaların da hemen hemen hiçbir görünürlüğü yoktu. Bir sonraki miting, çok geniş katılımlı ve çok daha örgütlü olsa da yine aynı heyecansızlık, “işin nereye gideceğini tam kestirememekten ve direnişin kendine özgü diğer handikaplarının yarattığı sorunlar”dan ötürü gelişen “tatsızlık” yine hakimdi. Aynı durum bir başka boyutuyla sendikaların yıllar evvelinin çok güçlü bir grev/eylemini hatırlatma amacıyla iddialı bir biçimde isimlendirerek örgütlediği  “AKP faşizmini ihtar mitingi” ve “grev”inde de su yüzüne ayan beyan çıktı, Taksim’in kıyısına kadar gelen sendikalar kendilerine güvensizliklerini çok net bir tavırla ifşa edip, dağılma kararı aldılar. Taksim’de kalan kitleler o gün polisle çatışsalar da insan gücünün önemli bir bölümü terk-i mevzi olduğu için gerçekleştirilen direniş delikanlıca olsa da devrimciler adına müspet bir sonuç doğamadı (4).

Gelelim Taksim mevziinin dağıtılmasından sonraki bir diğer olguya, yani geneli AKP’li olan sivil faşistlerin direnişçilere karşı gerçekleştirdiği saldırıların artarak, sıradanlaşmasına. Rize merkezde önemli bölümü ulusalcı olan eylemci kitleye faşist cühelanın gerçekleştirdiği yüzlerce insan katılımlı linç girişiminden ve Konya’daki benzer ama daha az gündem olan saldırılar gelen örgütlü tecavüzlerin önemli belirtileriydi. Tabii ki bunlardan önce de İzmir, Eskişehir gibi pek çok yerde direnişçilere Ali İsmail’in de katledildiği yoğun saldırılar oldu ama oradaki “sivil görünüm”lü insanların gerçekten kim oldukları henüz tam olarak net değil.

Taksim Dayanışması’nın çağrısını yaptığı ancak polisin “asayişi çoktan sağlamış” olmasından mütevellit gerçekleşmeyen ve Taksim periferindeki çatışmaların akşama dek sürdüğü gün Kasımpaşalı faşist bir taraftar grubunun, polisler, “morali bozuk” az sayıda eylemci ve esnaftan başka hemen hemen hiç kimsenin olmadığı İstiklal’e ağızlarında salyalar, ellerinde sopalarla yürümesinden sonra direnişçilere sivil faşist saldırılar süreklileşti, sıradanlaştı.

Bu saldırıların da hükümetin yaptığı kara propaganda ve tabanında örgütlediği “sosyal ağ” sebebiyle “normal” olduğunu söyleyelim. Bu sitede bu satırları okuyan insanların hemen hepsinin geldikleri sosyal sınıf ve katmanlar itibariyle herhalde AKP taraftarı bir yakını ya da tanıdığı illa ki vardır. Onlarla konuşulduğu vakit, bu insanların hükümetin yaptığı önemli bir bölümü tuhaf, rasgele ve inandırıcılıktan tüm kesimler nezdinde aslında uzak olan direniş karşıtı propandasına noktasına, virgülüne kadar inandıkları açıkça görülecektir. Hatta on sekiz, yirmi yaşında insanların sadece bir meseleye dair tepkisini yüksek sesle ve bir alanda koyduğu için vahşice katledildiklerini söylediğiniz de alacağınız “ne işi vardı eylemde, ekmeğine mi mani oluyorlardı, öldürüldüyse illa ki bir suç işlemiştir!” türü cevaplar da size tam anlamıyla dayak yemiş gibi hissettirecektir, peşinen demiş olayım. Bu yüzden henüz konuşmayı denememiş olanlar hiç diyalog kurmazsa psikolojiniz namına daha hayırlı bir netice ortaya çıkması ne yazık ki daha yakın ihtimaldir. Bu insanların  samimi bir sevgiyle bağlı oldukları Başbakan, yönettiği ülkenin vatandaşlarının polis ya da sivil faşist şiddetiyle ölümlerinden dolayı göstermelik bir üzüntü dahi duymaz, üstelik “emri ben verdim!”, “polisin yetkilerini artıracağız” derken  ve İslami duyarlılıkları yüksek olan kesimlerin tepkilerini kaşıyacak dezenformatif tebliği elindeki tüm imkanlarla biteviye sürdürürken aksi durum beklenemezdi.

Gezi süreciyle birlikte AKP, zaten yavaş yavaş kaybetmekte olduğu kendi doğal tabanı dışındaki kesimleri Etyen Mahçupyan gibi bir iki liberal yazar dışında tamamen kaybederken, “sosyal yardımlar”la ve işe alımlardaki kayırmalarla kurduğu “rant müştereki” ve dört elle sarıldığı yalan, iftira, ajitasyon temelli, hitap ettiği kitlenin beynini ve ruhunu esir alan kuvvetli belagatla da geniş bir kesimi de kendi siyaseti çerçevesinde kemikleştirdi, “milisleştirdi”.

Sıradan bir ülkede aslında solun doğal tabanı olması gereken bu geniş ve çeşitli derecelerde mütedeyyin/geleneksel yoksul köy/kasaba kökenli yığınlar, 12 Eylül’den ve bilhassa da CHP’nin patlayan yolsuzluk skandalları sonrası kaybettiği İstanbul ve Ankara belediyelerinin Refah Partisi’nin yönetimine geçmesiyle başlayan süreçte hızla büyüyen “yeni sağ” akımın çizgisine kaydı ve geleneksel merkez sağın mutlak çöküşü,AKP’nin ortaya çıkması ve bununla beraber gelişen, İslami politik hareketteki karakter krizi ve benzeşmeden sonra “alternatifsiz” bir AKP’nin giderek fanatikleşen ve kadrolaşan tabanını oluşturdu.

Klasik Milli Görüş tabanıyla birlikte büyük ölçüde eski merkez sağ kesimi de yutan AKP, kendi yapısı gereği, kendisine seçimlerde destek vermiş diğer farklı kesimleri sonuna dek yanında tutamayacağının bilincindeydi, bu yüzden kendi doğal tabanında safları sıklaştırma gereği duydu ve bunu başardı. Planlı ve programlı hareket eden AKP eğer yola “tam bir şekli olmayan karma bir parti” olarak devam etse sonunun ANAP örneğindeki gibi eriyerek yok olma olduğunun farkındaydı ve tam kalbinde hissettiği bu erime tehdidine karşı da gereği neyse onu yaptı bu süreçte, yani “krizi kendince fırsata” çevirdi.

Ancak şu iyice yerli yerine konulmalıdır ki bugün iliklerimize kadar hissettiğimiz bu faşist saldırganlık iklimi on yıldır ülkeyi yöneten AKP’ye özgü bir durum değil, T.C.’deki sisteme, onun kuruluş ve var oluş amaçlarına içkindir ve süreğendir. Bu açıdan bakıldığında “Kürtleri artık anlıyoruz” diyenler doğru bir yola girmekle birlikte bize göre asla samimi değiller. Keza bu ülkede halka baskı ve zulüm Kürdistan’da katmerli olmakla birlikte oraya özgü bir şey değil, geneldir.

Topraklarımızda Selçuklu ve Osmanlı’nın yöntemlerini Bizans’tan, Memluklerden ve Emevilerden öğrendiği, Cumhuriyet’in de seleflerinden devraldığı halk üzerinde tahakküm eksenli siyaset binlerce yıllık kanıksanmış bir gerçek. Bu yüzden Kürdistan kan kusarken, bu memleketin Batısı da daha aralıklarla ve biraz daha “hafif “ dozda olmakla birlikte kan ağladı. Türkmen kıyımlarında, Ermeni,Asuri, Pontos Rum soykırımlarında, “Lazistan kıyamı”nın ezilmesinde, Güney Marmara Çerkes sürgününde ve 6-7 Eylül,1 Mayıs,Çorum, Maraş, Şavşat,Sivas, Gazi ve Hopa’da, 19 Aralık’ta ya da ülkenin her yanında devrimcilere karşı sürdürülen “sürek avları”nda, yargısız infazlarda, onlarca katliamda şiddetin hedefi Kürt halkı değil, diriliş ve direnişin kendisidir.

Oligarşinin faşist karakteri ortadayken, birileri Kürt halkının zulmün elinden neler çektiğini daha yeni anlamışlarsa eğer… O halka köy meydanlarında bok yedirilirken, binlerce çocuğu öldürülüp, köyleri yakılıp, dili, kimliği, kültürü yok sayılırken, aç, susuz, sersefil sürgünlere gönderilirken empati kuramamış da bugün yaşananlarla onları anlamaya yeni başladılarsa yani, onlara biz ancak “rojbaş!” diyebiliriz!

Biz duygusal insanlarız… En sekterimizden, üç lafından ikisi silah külah olanımıza, en barikat savaşçımızdan, bir faşist cezalandırıldığı vakit eşe dosta baklava yetiştirenimize kadar hepimiz… Duygusal insanlarız. Bir ördeğin kendi halinde paytak paytak yürümesi,bir ayının ya da gorilin bizi insanlığımızdan utandıran efendiliği, tıraşlanmış bir orman, kirletilmiş bir göl, kafese kapatılmış bir muhabbet kuşu, dostluğumuzu isteyen bir köpek ya da TEM’de paramparça olmuş bir kedi ceseti bizi ağlatır.

Ve şimdi kardeşlerimizi öldürüyorlar ve susmamızı bekliyorlar bizden, cenazelerimize bile tahammülleri olmayanlar! Birileri  de şiddet tekelinin kırılması ihtimalinden dahi kaygılanıyor,

insanlar sokak ortasında vurulup, kafaları, kolları, bacakları kırılırken, gözleri çıkarılırken çocukların, hümanizmden dem vuruyor biri, öteki “ekmek parası” diyor, diyor “emir kulu”!

Ama hesap edemedikleri bir şey var: Zulmün beslediği hafıza ve iradenin yeminli zaferi. Kaybedecek hiçbir şeyi kalmayanların boyun eğdirilemez kavga inadı.

Ve artık…

Bırakabiliriz üzülmeyi.

Ya da henüz tanışıyoruz hüzünle…

Evet, öldü kardeşlerimiz. Öldürdüler. Neye karşı, nasıl bir öfkedir ki insanlar kafaları patlatılarak, kıyasıya dövülerek öldürüldüler.

Öldü kardeşlerimiz, evet!

Ama…

Sanma ki Hikayesi Şu Titreyen Dalların Düşen Yaprakla Biter!

 

(1) Son birkaç gündür süren Antakya direnişini ayrı bir yere yazalım elbet.

(2) Gazi’de on binlerce kişinin devrimci hareket önderliğinde otoyolu trafiğe kapatarak gerçekleştirdiği yürüyüşleri ve başta Okmeydanı olmak üzere devrimci mahallelerdeki geceler boyu süren güçlü çatışmaları unutmayalım.

(3) Anarşistler de devrimci mücadelede Marksistlerin dolaysız ittifakları sayılmalı. Kürt ulusal kurtuluş hareketi de böyleyse de -umalım ki en azından şimdilik- “konjonktür” bu biçimde işlemiyor.

(4) Sendikalardaki dirençsizlik geçtiğimiz dönemde devrimci hareketin sendikal ve mesleki diğer örgütlenmelerine yönelik operasyonların neliğini daha açıkça göstermiştir diye düşünüyorum.

 

Fraksiyon.Org – 15.07.2013/Hasköy