Hayalini kurduğumuz insanca, hakça düzenin ebesi olacak yegâne anahtar teredütsüz bir biçimde sürdürülecek olan sınıf savaşıdır. Burada savaşı, elbette, kelime oyunlarına, eğip bükmelere kaçmadan ifade ettiği gerçek anlamda kullanıyoruz.

Sürdürülen savaşın yekûn vaktinin uzun bir periyodunda düşman hep daha üstün ve güçlü olacağı için, yumuşak bir siyasetin, evrimciliğin, kendini tamamen örtmenin ve bu yoldan hızla sağa kayışın/sağda durmanın teorisi rahatlıkla yapılabilir. Yerine ve zamanına göre geri çekilmeler, dinlenmeler, suskunluk dönemleri anlamlı olacaksa da, karşı tarafın kudretine ve kendi varlığının ederine bakarak yapılacak olan “zayıflık” ve sürekli düzenin içinde koşullar arama tavrının net karşılığı mücadeleden kaçışın kitabîleştirilmesinden başka bir şey olmaz.

Solun bir bölümünün, devrimci eylemlere bakışında kullandığı düzen ağzı, “zamanı değil”ler, “goşizm”ler, “kitleyi ürkütme”, “solcuları aslanların ağzına atma” söylemleri, ilgili kümenin kolay olana alışmış olmasından kaynaklanır.

Devrimcilik zor, daha kötüsü gereksiz, anlamsız gelmektedir ve “Marksist’im” diyerek Marksizm içinde görünebilmek için durulan konumu meşrulaştırmak gerekmektedir.

Mücadele ve moral

Ara başlığın lisede yazdığımız kompozisyonların başlıklarına benzediğinin farkındayım. Mâzur görünüz.

Ara başlığımızdan önceki paragrafın girişinde devrimciliğin reformcularca “zor bir iş” olarak görüldüğünü söyledik. Bunda bir şey yok, zira devrimcilik hakikatten zor bir iştir, sabır, özveri gerektirir ve bedeller ödersiniz. Türkiye’de, özellikle de son AKP dönemi itibariyle, sıcak savaşın içinde olmayan, illegal bir pratik göstermeyen solun üzerinde dâhi epey ağır bir baskının hüküm sürdüğünü düşünürsek, işin zorluğu daha bir vüzuha erer.

Fakat; yukarıda da belirttiğimiz gibi reformcuyu reformcu yapan devrimci mücadeleyi zor olarak görmesi değil buna açık ya da gizli biçimde anlamsızlık ve gereksizlik mânâları atfetmesidir.

Artık o işlerin zamanı geçmiştir, yeni bir dünya, yeni fikirler, yepyeni sorunlarla, taze gerçekler ve başka koşullar vardır. Sözünü ettiğimiz siyasal âlem bütünüyle devrimci durmaktan soyutlanmış bambaşka bir evrendir. Üzücü olansa birçoğu için bu evren, sonradan gelinen bir yerdir (boşluktur), onları oraya taşıyan itki bir yenilgi ve dağılma tecrübesidir.

Yani burada, Türkiye reformculuğunun hacimlice bir bölümünün “antika” döneminin devrimci oluşu gerçekliğini vurgulamaya çalışıyoruz.

Bu vurgu önemli, çünkü ara başlığımız olan “moral” ile doğrudan bağlantılı.

Devrimci mücadelede moralsizliğe kaynaklık eden temel; savaşı sürdürememe, yorgun düşme ve yılgınlık hakikatidir. Bu duygu durumu için, onu içine sindiren, hatta güzelleyen, romantikleştiren nice şarkı, şiir bile yazıldı.

Devrimcilik pek çoğu için rakı masalarında muhabbeti çevrilecek acı bir nostalji olarak kaldı. Yasal partiler, seçimler, imza kampanyaları, barışçıl eylemlerden ibaret bir siyasal hayatla hapishaneyi unutuş, bu nostaljiyi taşıyanlarca şekillendirildi.

E peki “savaşı sürdüreceğiz” diyenler, “bu şartlarda” ve ne var ne yoksa her şeyi darmadağın eden bir kasırgadan sonra bu “delice” iradeyi nasıl ortaya koyabildiler? Sebepleri salt “inat” ve “hırs”ta arayanlar fena hâlde yanılacaklardır. Malzemesi insan olan hareketlerde adını andığımız duyguların da etkili olduğu muhakkak ki yadsınamaz ama politik bir bilinç, rüşt olmaksızın “gaz”la gidebileceğiniz yer ancak bir iki adım kadardır…

Ki günümüzün reformcularının bir kısmı salt “inat”la ve ellerinde ateşli silahlarla bir yere kadar da gidebilmiştiler. Unutmamalı.

Cephede kalanlardaysa daha fazlası vardı. İnat ve hırstan fazlası ise moraldir. Burada morali sadece bilinen ahlakî anlamı üzerinden söylemiyoruz. Örneğin “haklıyız kazanacağız” demek moralli olmanın bir ifadesidir ancak bunu kuru laftan arındıran şey, neden haklı olunduğunun binlerce sayfa boyunca anlatılmış olmasıdır.

Hülasa devrimci moralin tuğlalarını koyan bir bilme hâlidir, inanç ve güvendir. İdeolojisine inanç, kavgaya güven. Savaşı sürdürenleri diğerlerinden güçlü kılan da işte bu inançlı ve emin olma hâli. Onlardaki bu moralli olma durumu ve o moralle devam ettirilen kavga; uaşabildiği sokaklara, mahallelere, köylere de moral pompalıyor ve devrimciliğin reformculuktan daha fazla insan kazanmasını sağlıyor.

Bu coğrafyada milyonları örgütlemiş olan ulusal hareketin ve TDH içinde öne çıkan organizasyonun 12 Eylül sonrası çıkışlarındaki benzerlik salt bir tesadüf olabilir mi? Onları “o hareket” yapan, kitlelerle buluşturan, onların hapishanelerdeki direniş tavırları ve yığınaklarını yapıp, ilk fırsatta yeniden ve kararlılıkla kavgaya koşmalarından başka bir şey değildi.

Bu kadar sârih.

Bitirelim

Sınıflar arasındaki savaşın “uzlaşma”sı olmaz. En son FARC örneğinde gördüğümüz gibi Marksist bir örgütün devletle anlaşarak kazanabilecekleri; tutsakların belli koşullarla salıverilmesi, savaşanların affı ve ilgili hareketin düzen siyaseti içinde var olabilmesi hakkından öteye gidemez. Eşyanın tabiatı budur, devrimci hareket ancak devrimden ve sosyalizmden vaz geçmesi şartıyla düşmanıyla anlaşabilir.

Burada da zafer sadece ve sadece kapitalizm ve emperyalizmindir. Eskinin devrimcilerine kalan yalnızca bir yaşamını sürdürebilme “kazanımı” olabilir.

Bu, moralin ve radikalliğin yenilgisi ve dolayısıyla sınıfın kaybetmesi demektir.

Sınıfın zaferinin ön şartı radikalliğin devamından geçiyor. Radikallikse sınııfın bilinciyle donanmakta.

Soyları hiç tükenmeyen şahinler” eğer;

Bununla duracağız gündüz gece

Kin kapılarını kırıncaya dek”

diyorlarsa… Bundandır.

İsmail Güney Yılmaz

 

Karaşınlar