Solcuların ciddi bir bölümünün Mustafa Kemal, Kemalizm ya da Kemalistlerle ilgili soldan bir eleştiri duydukları vakit tüylerinin adeta diken diken olduğu bir sır değil. Öyle ki bu minvaldeki eleştiri ve tepkilere saldırı ve cevaplar klasik Kemalistlerden önce, bu solculardan gelir oldu. Bu vaziyet AKP iktidarının tamamen yerleşmesinden sonra daha görünür hâle geldi.

Soldaki liberal virüs söz konusu olduğunda kalkanlarını tereddütsüz yukarıya kaldıran bazıları, söz konusu sola zerk edilen Kemalizm virüsü olunca, bu virüsü bir sağaltma aşısı olarak damarlarına almaya teşne.

Meselenin dramatik yanıysa, Kemalizme doğru seğirterek kendilerinin liberal tutum ve etkilerden arındığını sanan bu arkadaşların, liberal/ reformcu bataklığının tam da ortasında çırpınır hâlde olmaları. Söz konusu devrimcilik, devrimci mücadele olunca, ortalama bir sol liberalle aynı yerde duranların, “liberallik” deyince salt “kimlikçiliği” anlayarak -bunu da kendi içlerindeki hafif şovenizmi örtmek için bir şal olarak kullanarak- kendilerinin bundan azade olduğunu düşünmeleri ne de hazindir.

Hâlbuki, her ikisi de soldaki kimliksizleşme, ideolojisine güvensizlik, zayıflık madalyonunun iki yüzüdür yalnızca. Aynı yerden (güçsüzlük, “değişme”, “yenilenme”) çıkıp, pek çok konuda da aynı yere varırlar. Her iki tarafın sandığa verdikleri muazzam önemde de, silahlı mücadeleye karşı komplocu, devletçe iğfal edilmiş yaklaşımlarında da (“kime yaradı?”, “kimler yönlendiriyor?”) -bazı durumlarda kimi istisnalar dışında- hiçbir fark yoktur.

İnceleyin bu klasik sol liberallerle, Kemalizmden etkilenen solcuları. Çoğu temel meselede farklılıklarından çok, benzerliklerinin daha fazla olduğunu göreceksiniz.

Yakın zamana kadar klasik sol liberal virüs solda daha etkiliyken, şimdi moda tekrar kürkçü dükkanı Kemalizm olmuştur.

Ve artık bir utangaçlık da söz konusu değil.

AKP tipi faşizm ve “yeni Türkiye”, sanki “eski Türkiye”yi ve Kemalizmi aklamış gibi güçlü bir hava estirilmekte. Burada “eski Türkiye”yi “ehven-i şer” olarak görmekten değil, tamamen idealize etmekten söz ediyoruz.

“Şimdi Kemalizmi eleştirmek gericiliktir!” gibi saçma sapan sözler bile duyabiliyoruz mesela bu ağızlardan. Bak bak! Yetinmeyip, küfredenler de var. Bu da toptancılık, genellemecilik gibi sosyal medyanın getirdiği alışkanlıklardan sadece biri.

Haşmetmeapları öyle buyurdu diye, bugün AKP karanlığı var diye, Dersim’i, Zilan’ı, Mustafa Suphi’leri, tek tipleştirme, asimilasyon politikalarını unutmamızı istiyorlar resmen bizden.

Bunu da en harbi solculuk taslamak adına yapıyorlar üstelik.

Vay vay!

Bu arkadaşlarımız “Kemalist devrime teslim olmuşlar da”, bizim mi haberimiz yok?

Kemalistler ve sosyalistler

Eskiden Türkiye’de gerçekten “sol Kemalizm” diyebileceğimiz akımlar vardı. Bu akım ve kanaat önderleri Kemalizmi alıp, onun üzerine biraz sol sos boca ederlerdi. Bu akım ve kişilerin 68 devrimci hareketini de kısmen etkiledikleri aşikârdır. Ancak bu devrimci gençlik hareketi hem DP dönemi gençlik hareketinden ilerideydi; hem de 71 devrimci kopuşunu ve çıkışını yaratabilmişlerdi.

THKO’da daha yoğun, THKP-C’de daha sınırlı izlenebilen Kemalist etki, devamcı örgütlerdeyse tamamen yahut büyük ölçüde aşılmıştı (TKP-ML bu açıdan farklı bir yerde duruyordu. Kemalistlerin Deniz’i çok, Mahir’i daha az sevip de İbo’yu hiç sevmemeleri – “adam öldürme” (!) mevzuuyla birlikte- bu sebepledir. Zira kutsallarına “faşist” denilmiştir).

Bugünün Kemalizmden etkilenmiş solcularıysa, Kemalizm gerçeğinin üzerini örtüp, hakikisiyle pek bir ilintisi olmayan “pop”, “sevimli” Kemal(izm) portreleriyle karşımızda diziliyorlar. Her şey tam anlamıyla idealize edilmiş vaziyette.

Sosyalistlerin gazeteleri, internet siteleri tribünlerde okunmuş hiçbir İzmir Marşı’nı kaçırmıyor. Sanırsınız ki millet Gazi Marşı okumuş, hoop hemen haberler akıyor: “Kadıköy’de İzmir Marşı!”, “Dolmabahçe’de İzmir Marşı!”

Ülkenin dağlarında on – on beş devrimcinin türkü söylemesi onları irrite eder de, lümpenlik beşiği stadlarda birkaç bin kişinin İzmir Marşı okuması bunları heyecanlandırır. Neden? Çünkü devrimciler kaç kişi? Onlar “marjinal”, “çağın gerisinde kalmış”, “şimdi zamanı değil” filan… Kitle şimdi stadlarda, bu arkadaşlar için “ittifak”ta yeterli veri olan AKP karşıtlığı, “laiklik” ise Fenerbahçe, Beşiktaş tribünlerinde kısmen var.

O hâlde kitle kuyrukçularının da yeni rotası stadlar, salonlar; yeni tutamacı da pop Kemalizm olacaktır.

Aynı Beşiktaş tribünü bu marşı Olympiakos maçında Pire’de de söylemiş mesela. Ortada sadece hükümet karşıtlığı değil, milliyetçi bir motivasyon da söz konusu yani. Ha siz milliyetçinin muhafazakar olanını değil de seküler olanını mı tercih ediyorsunuz? Eyvallah…

Bizim Kemalistlerin İzmir Marşı’nı söylemelerinden dolayı özel bir rahatsızlığımız yok. Bize ne? “Niye söylüyorsunuz?” demek gibi bir saçmalığın içinde de değiliz. Tersine hükümete karşı kendi cephelerinden böyle bir mukavemet örüyor olmaları da olumlu. Burada sorun kendine “sosyalist” diyenlerin bu marşla coşmaları, tribünlerde söylenen bu marşlara büyük anlamlar atfetmeleri.

Bu Kemalizm muhipliğini, malum sol örgüt ve kişilerin Türkan Saylan ve Uğur Mumcu gibi figürleri anma biçimlerinde de takip edebilirsiniz mesela. Sanırsınız devletin vahşiliğiyle muhatap olmuş Kemalist aydınları değil de, M-L önderleri anıyorlar. Yahu biz sahi Mumcu’ları, Saylan’ları bu kadar çok “sever”, bu kadar bizden görür müydük? Söylediğiniz gibi bu insanlar hep “doğru”, “haklı” yerde durmuşlarsa, sosyalistler defalarca “yanlış” ve “haksız” yerde durmuş demek olur.

Çok çok basit: Kemalistler milliyetçidir. Bizim anladığımız, bildiğimiz sosyalizmse milliyetçilikten arınmış bir ideoloji. Vatanseverlik anlayışımız da Kemalistlerinkiyle ortak değil. Ulusların kaderini tayin hakkı gibi bir şey olduğuna inanıyor, bu toprakların Helenlerin de, Ermenilerin de toprağı olduğunu biliyor ve mesela yurtlarından sökülüp atılmış mübadil torunları karşısında İzmir Marşı okunmasından hoşlanmıyoruz.

Bu kadar.

Kazanılmak/ Kazanmak

Bugün yapılacak bir Kemalizm eleştirisi, bir resmî ideoloji eleştirisi anlamına gelmemektedir. Eski resmî ideolojiden (yani Kemalizm’den) yeni resmî ideolojiye miras kalan kimi önemli noktalar da olsa bugünkü devletin ideolojisine bir tür “Kemalizm” demek elbette mümkün değil.

Örneğin bugün Türkiye’de okullarda çocukların “işte bugün bir Cumhuriyet kuruldu, sonra hemen padişah kovuldu” gibi şiirler okuyabilmesi pek mümkün değildir. Bu şiiri okuyacak çocuğun kulaklarını çekerler, okutacak öğretmeniyse süründürürler. Zira günün devlet ideolojisine göre halk düşmanı padişahlar birer kutsal, “ulu hakan”, “padişahımız efendimiz”dir. Hatta padişahlık bu resmî ideolojiye göre öyle süper bir şeydir ki, şimdi tekrar ona dönmek için uğraşıyorlar. 16 Nisan’da da bize işte buna “evet” mi, “hayır” mı diyoruz diye soracaklar.

Ya da Filli Boya’nın son 8 Mart reklamına bakalım. Sırf Mustafa Kemal vurgusu var diye neler yapıldı, yapılıyor görüyorsunuz.

Piyasa İslamcılığının, AKP’nin muktedir olmasıyla Kemalizme karşı kazandığı zafer, Kemalizmi de doğal olarak antik hâle getirdi. Peki, Kemalist cephedeki bu yenilgi ve demoralizasyon Kemalizmi radikalleştirip, yeniden devrimcileştirebilir mi?

İşte burada bir ayrım koymak gerek. Ayrımdan önce de bir rezerv: AKP sonrası Kemalizm daha soft bir versiyonuyla yeniden taltif edilebilir. Bu AKP’nin ne şekilde ve asıl olarak kimler tarafından devrileceğine bağlı.

Ayrıma gelirsek. Klasik Kemalistlerin ya da sağ Kemalistlerin yıkıcı bir güce dönüşmesi, radikalleşmesi -düzenin içinde kendilerine öyle ya da böyle bir yer bulabildikleri sürece- mümkün değil. Tersine CHP’nin, İP’in sözde muhalefetinin yeri geldiğinde AKP’ye nasıl payanda, nasıl destek olduğunu defalarca gördük. Çünkü söz konusu faşizmse gerisi teferruattır. Burada bizim için üzücü olan CHP’nin içindeki demokrat vekillerin düştükleri pozisyondur.

Ne yaparsın, CHP sol, soldan etkilenmiş geniş kesimlerce hâlâ bir zaruret olarak görülüyor. Yoksa başarısızlık + basiretsizlik âbidesi Kılıçdaroğlu’nun kara kaşına, kara gözüne hasta olan çok azdır.

Klasik Kemalistler için durum böyleyken, Kemalizmden etkilenmiş fakat sola, sosyalistlere, devrimcilere yakın duran geniş kitlelere meseleyi büktüğümüzde durum farklıdır.

Radikalleşme, öfke patlaması, yıkıcı bir güce dönüşme potansiyeli bu insanlarda mevcuttur. Bu potansiyeli Gezi’de gördük. Gezi’nin periferinde (gecekondu mahallelerinde) daha az ama özel olarak “merkez”inde, dışarıya daha çok görünen yüzünde Mustafa Kemal bayraklıların ağırlığı apaçıktı. Dahası Gezi şehidi kardeşlerimiz içinde de sadece sosyalist örgütlere yakın olanlar değil, Kemalizmden etkilenmiş ama kendini solda tanımlayan gençler de vardı.

Türkiye’de sosyalist örgütlü hareket içinde olmayan fakat devrimcileşme potansiyeline sahip kesimlerden birini devrim şehitlerinin kimliği gösteriyor. Bu insanlar canlarını 2002 öncesi statükoya dönülmesi için feda etmediler.

Fakat Kemalizmden etkilenmiş geniş kesimlerde radikalleşme sürekli ya da tutarlı bir hâl alamadı. Hatta zaman içinde Gezi’nin sönümlenip, geri çekilmesinde (sol) liberallerle birlikte bu kesimin etkisi oldu. Zira devrimci bir dönüşümü taşıyıp, süreklileştirecek devrimci bir güç ortada yoktu. Tersine devrimci/ sol hareketin Gezi’nin “merkez”indeki tavrı etkilemeden ziyade eklemlenme biçiminde cereyan etti. Gezi’nin güzüne doğru hareket daralıp, inisiyatif ağırlıkla devrimcilere geçse de bu ivme de devam dinamiklerini kaybedip yavaş yavaş söndü.

İşte düğüm de buradadır. Biz Kemalizmden etkilenmiş fakat demokrat/ sol bir özü de bağrında saklayan insanları kazanmak mı istiyoruz; yoksa bu insanların bir parçası hâline gelmek mi? Cevap eğer birincisiyse evvel emir sağlanması gereken ideolojik bağımsızlık ve netliktir.

Yani benzeyerek değil, kendi ideolojik çizgisine çekerek büyüme. Yani bir kazanılma değil, kazanma siyasetini oturtmak.

Yoksulların, soygun ve zulüm düzenini yerle yeksan edecek büyük kıyameti koparacak güç olduğuna, emperyalizme, faşizme ve kapitalizme karşı kazanacak tek yolun sosyalizm, tek yolun devrim olduğuna inanıyorsak başka bir çıkış yok. Niyet, devrim değil de evrimse düzen içi siyasete, ideolojik zigzaglara ve oksimorona, içi boş barış söylemine devam edilebilir. Burada tek sorun durulan yeri olduğundan farklı gösterme çabasına son verilmiyor olması olabilir ancak.

Bir devrim ancak, telkâri gibi örülmüş bir cephe politikasıyla olabilir.

Ve bu ülkede eğer bir devrim olacaksa, buna inanıyorsak, devrim günlerinde devrimcilerin yanında elinde Mustafa Kemal’li Türk bayrakları olanlar da olacak, başında türban olanlar da, dilinde “Kurdare azadî” olanlar da.

Ama en önde Mahir’in bayrağını taşıyanlar yer alacak.

İsmail Güney Yılmaz