Öfkeye Önsöz

Öfkemiz var …Evet, öfkemiz var … Ama öfke, bilincin ışığıyla biçimlendirilip, kavganın motivasyon aracı olarak kullanılabilir bir hâle getirilmedikçe kof bir garezden başka bir anlam taşımayacaktır.

122’lere…

Yüzlerce yaprak, dev bir ağacın gövdesinden döküldü sokaklara, ölüm kokan kahkahalarıyla gaddarların zulüm ve alçaklıkla ördüğü hazanda. O uzun mevsimden sonra dilimizdeki tüm şarkılarımız hüzzam; si bemol koma, mi bemol ve fa diyezin derin ıstırap döngüsünde.Tüm şiirlerimiz hüznün nefesiyle dökülüyor ağızlarımızdan ve sızıyor diğer yaralı yüreklere.

“Ey İstanbul bu kaçıncı yiğittir!” diye haykırıyor içimizdeki sessiz çığlık. Yaralarını kin ve hırsla sarıyor tarihimiz. Ateş ve kurşunla yanmış ve delinmiş bedenlerimiz, gazla erimiş, kurum olmuş. Elimiz yok, gözümüz yok, başımız, kolumuz, bacağımız yok.Dört duvarın içinde boğuluyor sesimiz, yine de susturulamıyor sloganlarımız, işte budur “teslim ol!” çağrılarına sebep. Dört duvar içindeyiz, bilincimizse uzanıyor ufuk çizgisine dek. İçerisindeyiz dört duvarın, inancımız kurşun yağmuruna tutulmuş. Dört duvarın içindeyiz, açlığımız Mahir olmuş, çarpışıyor düşmanla.

 “Diri diri yaktılar!” … Evet, bir devlet o gün dışarıyı zapturapt altına almak için içeriyi abluka altına aldı, makineli silahları ve binlerce kolluğuyla girdi hapishanelere. Bu böyle yazılacak geçmişin defterine. Fakat yalnızca bu kadar değil. O hafıza, yitirilenin sadece yirmi sekiz devrimciden ibaret olmadığını da kaydetti. Ölümün uğultusunu kulaklarımıza yerleştiren o günlerde ve sonrasında yaşamaya devam ettiğimiz -o günlerden dolayı eksik olan- günlerde bir geleneği, bir umudu, bir başkaldırı odağı, direnmenin yığınağı olan ve olacak hafızası da yok edilmek, sindirilmek ve silinmek istendi bu toprakların.

İsyana dair hiçbir şey bırakmak istemediler memlekette … İstediler ki tüm ülke sonsuz bir nisyanın karanlığında ve hovardalığında onların kafaları rahat, önleri açık at koşturabildikleri geniş bir saha olsun.

Peki başarabildiler mi? Oldu mu her şey istedikleri gibi, öldürebildiler mi tüm saydıklarımızı? Mücadelenin bazı mühim damarlarına kan pompalanamadığı, dirilmenin ve direnmenin kısmi felce uğratıldığı, çoğu işe gücümüzün yetmediği, elimizin uzanamadığı kesin. Ama öldüremediler ne tarihi, ne geleneği, ne umudu, ne başkaldırıyı, ne direnişi, ne de acı ve gururla berkittiğimiz hafızayı ve hayali. 

İnsanlar kütüphanelerindeki Çayan kitaplarından içeri alınabiliyorlarsa eğer, hâlâ korkuyorlar demektir bir şeylerden. Ya da yine mahpus etmek için insanları abidik gubudik gerekçeler icat ediyorlarsa -saç kestirme, poşu takma vs.- yine korkuyorlar demektir kafalarındaki bir ihtimal gerçekleşebilecek ayaklanmanın onlar için ürkütücü olan gürültüsünden.

İşte o korktukları gürültüyü daha da duyulur kılmak gerekiyor. Daha da yükseltmek … Öyle bir yükselmeli ki o gürültü, yaktıkları hapishanelerden arşa değinceye yükselen dumanı anımsayıp, dehşete düşmeliler. Kaos, -onlar için kaos, bizim için nizam- öyle bir sarmalı ki yüksek binalarının çevresini, paramparça ettikleri bedenleri hatırlayıp, tir tir titremeliler tahttan indirilme korkusunun ateşten terlerini boşaltarak bedenlerinden.

Köz ettikleri, kapkara edip, ailelerinin dahi teşhis edemeyecek hale getirdikleri genç cesetleri hatırlamalılar. “Devlete kafa tutulamayacağını öğrenecekler”i hatırlamalı devlet büyükleri. “Beyinlerini patlattık”ı hatırlamalı karanlık inindeki iblisin hizmetkârı, acılı bağırlara zifiri ve zehri kusan paralı kalemler. Dünya tarihinde görülmemiş ve bir daha görülmesine sebep kalmamasını dilediğimiz ölüm orucunu ve ölen yüzlerce insanı, yine onlar gibi insan olanların gözünde önce normalleştirip, sonra görünmez eden, işlenmiş en büyük nefret suçlarından birinin suç ortağı medya patronları hatırlamalı yazdırıp, yazdırmadıklarını …Ve onların suçlarını hatırlaması, unutmaması için, önce bizim unutmamamız gerekiyor. Biz unutmazsak eğer yaşatılan cehennem günlerini ve o kor kor yangın olan ölümleri, onlar da asla çıkaramayacaklar akıllarından, bir an için bile unutamayacaklar, yaşayacakları kıyameti.

Öfkemiz var …Evet, öfkemiz var … Ama öfke, bilincin ışığıyla biçimlendirilip, kavganın motivasyon aracı olarak kullanılabilir bir hâle getirilmedikçe kof bir garezden başka bir anlam taşımayacaktır. Ve bizim kör dövüşlerine ayıracak ne zamanımız var; ne de umutsuzluğa kapılmak için çok fazla gerekçemiz.

O gün dev bir ağacın gövdesinden yüzlerce yaprak dökülmüş olsa da sokaklara, ağaç hâlâ yerli yerinde duruyor. Ağaç, biraz eğilmiş, bükülmüş, biraz yaşlanmış, yorulmuş. Ağaç, tekrar edip duruyor aynı makamdan aynı dizgeyi; si bemol koma, mi bemol ve fa diyez … Hâlbuki o ağacın ezberinde ne coşkulu türküler var… Hıncahınç meydanların kalabalığıyla bilenip, gürleşmiş ne görkemli marşlar kalmış aklında o yüce ağacın … O ağaç, bizim ağacımız, öfkemizden ona damıtacağımız sevgimizle onu yeşillendirmemizi bekliyor. Dal, budak, çiçek, toprak olmamızı bekliyor … En çok da kaybettiği en çok sevdikleri için bekliyor bunu…

Bekliyor…

HaberFabrikasi.Org – 16.12.2011 / Cebeci – Ankara