Notlar/ mülahaza

Birçoğumuzsa ne devrimcileşme cesareti, ataklığı gösterebildik; ne de devrimcileri izlemekten, dışımızda süren devrimcilikten heyecan duymaktan geri durabildik. Bu “bekleme” hâli pozitif mânâda bir “potansiyel”e işaret etse de, bunun hareketsizliği, paslanmayı hatta daha acısı yer yer çürümeyi getirdiği açık.

 

Yakın hatırasında bir kendi gerçeğine yabancılaşma tarihi ile kanser edilmiş olan Türkiye halkının tarihi bir kriz tarihidir. Bu toplumsal/ tarihî gerçekliğe dayanıp, tebanın krizini ehlileştirip, yönetebilme, görünmezleştirme, onu sindirme, razı etme, kişinin, halkın kendini keşfedip haykırma, kendini “terörize” etme arayış ve çıkışlarını bastırma çabası olarak T. C. tarihi toplam bir kriz tarihidir. Devleti yıkma hedefiyle öne atılan Türkiye devrimci hareketinin tarihi de – en güçlü olduğu dönem dâhil – bir kriz tarihidir, zira da o da Mars’tan inmiş değil, aynı toplumsal gerçekten gelmektedir ve aynı devletin, aynı halkın iniş çıkışlarıyla, sallanıp toparlanmalarıyla muhataptır.

Laz’ın Laz, Ermeni’nin Ermeni, Pontoslunun Pontoslu, Kürdistan’ın Kürdistan, Alevi’nin Alevi olmadığı, göçmenlerin Türk, Hatay’ın bin yıllık Türk yurdu olduğu, çarıksız olmayı sürdüren köylünün “efendi” diye taltif edildiği, proletaryanın “ama o (patron) da o kadar insana ekmek veriyor” dediği, batırılan gemilerin kaptanlığına soyunan burjuvazinin 20-40-60-90 sene evvel çulsuz olduğu, kadının maktul, çocuğun işçi/ asker, geçmişi imparatorluk olan devletin şimdi “dar sınırlarda mahpus” olduğu bir hakikatten kriz çıkması kaçınılmazdır. Uzlaşa bastırıla süren, “şimdilerde” iktidara yamanan ve onu büyük ölçüde içerip, büyük ölçüde de -biri düşük yoğunluklu, öteki şiddetli/ devleti batıran iki savaştan sonra- yamandığı iktidarla vizyonu, yapısı gereği benzeşen bir gerici faşizm öcüsü ise “ebed müddet devlet” için başka bir kriz dinamiği.

Devrimcilik hiçbir yerde kolay olmaz ama bu ülke solculuk için de “kolay ülke” değildir. Sürekli depresyon, biteviye “öznelik” tartışması, yozlaşma anlamında aynı madalyonun iki yüzü olan şovenlik yahut liberallik meyyali, sandıklardan çıkan sonuçlara çok büyük anlamlar yüklemek, o veya bu partinin kuyruğuna yapışmak, içten içe kendi ideolojisine marjinallik/ meşru olmama dipnotu atfetme anılan bu gerçeklik üzerinden hayat bulur.

Fakat çelişki gibi görünse de, birçok ülkede izi kalmasa da, bu ülkede hâlâ süren devrimcilik, en azından devrimcilik arayışının toprağı da bu kriz hâlidir. Kriz, kendini ve çıkışı sorgulama hiçleşmenin, yozlaşmanın olduğu kadar devrimciliğin de kaynağıdır. Biri ya da diğeri olunabilir, birinden diğerine geriye düşüş veya sıçrama gerçekleşebilir.

Bir hedonist de, bir sivil faşist de, bir M-L de kendini ve çıkışı ararken varmış olduğu yere varır, oraya tutunur. Sorgulanan kurtuluştur. Hedonist kurtuluşu hazda, “ben”de, faşist var olanı korumakta ya da daha geriye – “asr-ı saadet”ine – sürüklemekte, devrimci ise yıkmakta ve kurmakta bulur. Kurtuluş problemini çözemeyen intihar eder. Bunun illa fiziksel mânâda gerçekleşmesine gerek yoktur.

Emperyalizmin Türkiye’de içsel bir olgu olması, yani oligarşi içinde doğrudan parçalara sahip bir organizma oluşu, oligarşiyi yönlendirebilme kudreti de başka bir kriz ve olanaktır. Krizdir, çünkü Türkiye sıradan bir devlet/ müttefik değildir ve bu özelliği sebebiyle ara ara ABD’yle çelişmeye açıktır. Olanaktır, zira birçok ülkede gözlenen gönüllü Amerikan muhipliği Türkiye halkında pek görülmez. Sol/ anti-emperyalist bir tutum olarak da, “gavura düşmanlık” gibi sağ/ milliyetçi bir refleksle de Türkiye’de bir anti-Amerikanlık var. Gelmiş geçmiş yönetimlerin ABD’yi sevimli göstermek için harcadığı onca çabaya karşın -depremde bile!-

Burada mühim olan kimin bu gerçeği alıp, nereye büküp, nereye kanalize edebileceği. Yani bir güç, bir hegemonya sorunu. “Anti-Amariga” nefret solun taban tutması için bir havza olabileceği gibi, “bölücü komünist”e yönelmiş bir silah olarak da patlayabilir.

Şimdi gündemde olan S-400, F-35 meselelerini de bu noktadan değerlendirebiliriz. Erdoğan açıkça NATO çıkarları aleyhine bir çaba içinde, bunun için de tek kutuplu dünya gerçeğinin zayıflamış olmasından güç devşirmeye çalışıyor. Bu şekilde nereye kadar götürebilir, bu ve Orta Doğu’daki benzeri hamleleri, politikaları onun iktidarını nereye taşır bu bir soru işareti.

Erdoğan’ın anti-emperyalist bir lider olmadığı, olamayacağı açık, bunu tartışmanın bile mânâsı yok. Hem onun siyasetinin özünü besleyip, ortaya çıkaran itki, hem onun iktidara gelmesini sağlayan güç gerçeği dolayısıyla Erdoğan anti-emperyalist olamaz. Sınıfsallığa, ideolojiye girmiyoruz bile.

Söz konusu problem, ekonomik ve siyasal krizi derinleştiriyor/ derinleştirecek olması hasebiyle de Türkiye siyasetini, oligarşi içini alt üst oluşlara, yeni cepheleşmelere gebe tutuyor. “Yeni” siyasî partiler uğraşı da buradan besleniyor. Herkes kıyamette safını bulma, tutma derdinde. İktidar, hamasî bağımsızlıkçılık nutuklarıyla birleştireceği bir anti-Kürt hücumla belki konsolidasyon sağlayabilir, siyaset arenasının büyük bölümünü yine kendi vücuduyla kaplayabilir. Ancak bu devinen zelzeleyi en fazla geciktirir.

Kendi varlık derdiyle de başı kalabalık olan sol girift, bunalımlı, çalkantılı bu korku tünelinde kendine bir yol bulmak/ açmak zorunda. Ekonomik ya da siyasî krizlerin devrimci durum bile yaratabilecek bir moment olması itibariyle soldan devrimci bir imkân olarak okunması klasik bir ezberdir. Hatta ekonomik krize üzülen sol sempatizanı azarlayan bir kaba solculuk da var. Hâlbuki ekmeğini kaybeden insan üzülür, bu doğaldır. Hüzünden devrimci bir yıkıcılık yaratacak kudrete sahip olmadan edilen büyük söylevler ise sadece bir lafazanlık olarak kalır.

Kriz bir olanak olduğu kadar, -belki bundan daha çok- kitlesl bir gericileşmenin, yozlaşmanın ana rahmi olma potansiyeline de haizdir.

Bu durakta çokça dillendirilen (sol) müdahale mevzuu gündeme giriyor. Ona yapışık olarak da sınıf eksenlilik. Durumun iyi olmadığı bir tespit değil, durumun iyi olmadığı sarih. Karanlıktan bahsetmeyi karamsarlık olarak yorumlayan çoksa da solun tek sorunu onun fizikî zayıflığı değil maalesef. Solculuğun sınıfsal kompozisyonu da, ideolojik donanımı da sıkıntılıdır.

Tıpkı AKP’nin en fukaradan, CHP’nin zenginden ya da durumu nispeten daha iyi olandan oy alıyor olması gibi sol da ekonomik durumu görece daha iyi olanlardan beslenmekte. Öyle ki Türkiye’de “devrimci mahalleler” denilen gecekondu gerçeği bile çoktan değişmiştir. En fakirler buralarda yaşamıyorlar ya da buralardaki en fakirler solun tabanı, taraftarı değil. En gariban olan yığınları gericiliğe kaptıralı çok oldu. Üstelik devrimcilik, “devrimci mahalleler”de de, o mahallelerde yaşanan sınıfsal dönüşümün (ve TDH’nin devlet karşısında gerileyişinin) bir sonucu olarak eskisi gibi güçlü değil.

Gazi ayaklanması yaşandığı sırada Gazi’de bir hastane bile yoktu. Ayaklanmadan çok da uzak olmayan yıllarda bir otobüs, minibüs durağı, su, elektrik de yoktu. Resmî ve sivil güçleriyle mahalleyi kuşatıp, sindirmeye çalışan oligarşi, denediği provokasyonla üç gün süren ve ihtimal ki beklemediği güçte bir ayaklanmayla karşılaşmıştı ’95’te.

Bu mahallelerimizin hakikatlerinde bugün ciddi değişiklikler olduğu su götürmez.

Solculuğun sınıfsal görünümü de bu gibi dönüşümlerden azade değil.

Her yaz Güney’e tatile gidebilecek, ara ara Avrupa’yı gezebilecek ölçüde ekonomik güce sahip oldukça fazla sayıda örgütlü/ sempatizan solcu olduğunu sosyal medyadan takip edebiliyoruz. Sol örgütlerin kompozisyonunda üniversite gençliğinin hâlâ ağırlık teşkil etmesiyse başka bir “devindirici” etmen. Gençlik, harekete bir dinamizm katsa da, “üniversite bitene kadar savaş” esprisinin soğuk gerçekliği sürekliliği ve büyümeyi daima sakatlıyor.

Kaybedecek illa ki bir şeyleri olanlardan mürekkep bir siyasî hareket de devrimci dinamizm ve atılımdan illa ki yoksun kalacaktır. (Yarı-)”aydın”lar topluluğundan oluşan küçük çevreler gerçeği aşılamadıkça bu böyle sürecek. Bu sınıfsal tabakalardan samimi “öncü savaşçılar” yine ve her zaman çıkacak ama öncü kendine, “daha aç” olanlardan bir ordu kuramadığı sürece eksik bir hareket olmaya, zayıflamaya devam edecek.

Kimi arkadaşlarımız yiğitçe savaşarak düştü, birçok eski dostumuz kendini kaybetti, renkli dünyanın büyüsüne kapılarak orak-çekiçli kızıl bayrağını gönderinden törensiz ve sinkafla indirdi.

Birçoğumuzsa ne devrimcileşme cesareti, ataklığı gösterebildik; ne de devrimcileri izlemekten, dışımızda süren devrimcilikten heyecan duymaktan geri durabildik. Bu “bekleme” hâli pozitif mânâda bir “potansiyel”e işaret etse de, bunun hareketsizliği, paslanmayı hatta daha acısı yer yer çürümeyi getirdiği açık.

Hiç Marx, Lenin, Gramsci, Poulantzas, Althusser, Zizek, Bookchin, Lukacs, Fanon referansı içermeyen, “kendinden menkul” bu yazılar bir işe yarıyor mu, bu yazılara gerçekten gerek var mı bilmiyorum. Epey vakittir süren ve mini bir “külliyat” sayılabilecek yazılar kaç kişiye ulaşıyor, kaç kişiyi etkiliyor onu da bilmiyorum.

Yazıyorum. Belki ben de bu hayata ancak böyle tutunabiliyorum.

İsmail Güney Yılmaz