Müşahede Vesselâm

Tayyip Erdoğan, halk için sobada yakılacak kömür, belediye kapısında bir iş imkânı, kışın giyilebilecek bir gocuk, az çok bir fakirlik yardımı parası gibi önemli anlamlara geliyor uzun süredir. Halk da bu “imkânlar” elinden alınsın, bunlarsız kalınsın, döngü yerle bir olsun istemiyor doğal olarak. Bu yüzden Erdoğan’ın aleyhine olan her sözümüz ağzımızdan alınıp, bin bir küfürle bize geri dönüyor. Bu yüzden hükümet karşıtı her eylem, o kesimde bir tedirginlik ve sokakta işlevsellik kazanabilir bir karşı harekete dönüşebiliyor. “Halk” korkuyor.

“Namussuz bir çağ bu biliyorsun  -Garson rakı getir.”   Cemal Süreya

Başbakan Erdoğan’ın uzunca bir süredir “içimizden biri” hâline geldiği gerçeğini çoğunuz teslim edersiniz. Onu, -onun yanında ya da karşısında olalım- “Tayyip” diye anmamız da bu “aramızda olma” durumunun en başat göstergesi olsa gerek. Bu durum bize, bizim Erdoğan’ı bilinçaltımızda evdeki despot baba, okuldaki gaddar müdür ya da iş yerindeki zâlim patron gibi bir yere oturtuğumuzu söyletebilir. Hülâsâ Kızılay’da belediye otobüsleri devrilirken ya da Taksim’e akın akın girilirken, insanların sanki mahalleden bir hasmıyla kavgaya tutuşmuş gibi, bir adı, önüne “orospu çocuğu” gibi sıfatları bu kadar iştahla ve sadece ona yönelik koyarak neden bağırabildiklerini de bununla açıklayabiliriz.

Bu algının Başbakan’ın sevenlerindeki yansıması ise “tatlı sert aile büyüğü” olabilir en fazla.

Bu yazı da daha çok Başbakan’ın çizdiği karakter hatlarının taraftarları üzerindeki izleklerine eğilme çabasında olacak. Muhtemeldir ki biraz “bireysel” ağrımaları da açık edecek.

Türkiye ve Kuzey Kürdistan sahasının bugün yaşayan üç “büyük” lideri var. Bunlardan ikisi Fethullah Gülen ve Abdullah Öcalan, diğeri de kuşkusuz Erdoğan. Gülen’le Öcalan’ın nasıl böyle önemli önderlikler hâline gelebildiklerini Evren (Barış Yavuz) bu toprakların “hikâye anlatıcılığı”na verdiği târihsel devamlılığa hâiz öneme atıfla bana göre iyi bir biçimde özetliyor. Fakat Erdoğan’ın çeşitli açılardan iyi bir hatip olduğu söylenebilir olsa da onu bir “hikâye anlatıcılığı” ile geniş kitleleri “trans” hâlinde hareket ettirebilen bir sembol kişilik tahtına -”peygamberlik” mertebesine ya da- oturtamayız. Önemli bir kesimin algısında “Peygamber”imsi bir vaziyet aldığı -adam “İslâmın şartı beş değil, üç dese”, “he” diyecekler var gibi- doğru olsa da.

Dönem Üzerine Kısa Bir Girizgâh

Erdoğan  bir siyasi hareketin tek başına iktidarını sürdürebileceği yeterlilikteki bir bantta yer alan geniş bir kitle için “baba” figürü konumunu sürdürüyor. Partisinin ve kişiliğinin son dönemde aldığı ağır darbeler onun daha da geniş kitlelere uzanabilmesini -kendisinin de yoğun çabasıyla- artık imkânsızlaştırsa da AKP hâlâ Türkiye’nin tartışmasız en güçlü siyasal odağı. Bunun en açık göstergesi de zaten AKP’nin, bunca rezaletin ayyuka çıkmasına ve bu kadar güçlü yumrukları tam böğrüne yemiş olmasına karşın hâlâ bir takım “ilkeli/ilkesiz” ittifaklarla “belki devrilebilir” pozisyonda olması gerek.

Ancak burada özel olarak üzerine eğilinmesi gereken nokta önümüzdeki yerel seçimler. Bu seçimler muhtemeldir ki Cumhuriyet tarihinin 1950′den sonraki en önemli seçimleri olacak. Zirâ bu yerel seçimler on seneden uzun süredir iktidarda olan kanıksanmış, devletleşmiş, güçlü bir iktidarın 30 Mart sonrasındaki kısa erimde devrilip gitmesine de gebe.

Sath-ı mâiline çok erken bir dönemde, Yaz Direnişi’nde girdiğimiz bu seçimler eğer genel seçim olsaydı bu olası hızla eriyip gitmeden muhtemeldir ki çok yüksek sesle söz edemeyecektik. Zira genel seçimlerde AKP’nin aldığı en son oy olan % 49′dan, % 30-35′lere düşmesi onu moral açıdan sarssa da yüksek olasılık çökertemeyecekti.

Fakat, yerel seçimlerde İstanbul’u ve Ankara’yı kaybetme gibi korkunç bir olasılık AKP’nin karşısında dururken AKP adına bir gönlü ferahlıktan herhâlde söz edemeyiz, kezâ İstanbul’u, Ankara’yı kaybeden ülkeyi de kaybediyor -üstelik bu iki büyük şehrin AKP’nin elinden düşme ihtimali yakın zamana dek hemen hiç gözükmüyorken-. Yani İzmir’i elinde tutabilmeyi becerebilen CHP’nin onun yanına iki “kalb”i de katabilmesi ve yanı sıra AKP’nin başka ikincil önemde yerleri de değişik (f)aktörlerden dolayı -Kürt hareketi, Cemaat etkisi, tarikatların tavrı, MHP yükselmesi- kaybedebilme riski buna eklemlenince 30 Mart seçimlerine ülkenin genel/burjuva siyaseti adına tüm gözlerin merakla çevrilmesi son derece olağan. Fakat CHP’nin Antakya gibi bazı yerlerde Zaytung haberlerinden çıkmış gibi kimi tuhaf adaylar gösteriyor olmasının da AKP’nin bir takım yerellerde ekmeğine yağ sürebileceğini de unutmamak gerek -bu durum zannımca Ankara’daki Mansur Yavaş adaylığı için söz konusu olamaz-.

Donanımlı liberal aydınları çok önceden kaybetmiş olan AKP’nin elinde kalan üçüncü, dördüncü sınıf “yazar-çizer” takımıyla, kendini içine düştüğü kitlevi daralma hâlinden kurtarabilmesi de pek mümkün değil. Ki işte bu kalitesiz, izan yoksunu, lümpen, bayağı ve ama sahici ama mecburi fanatik “yazar-çizer” takımı da AKP’nin şimdi yaslanabildiği tabanın bir minyatür ya da karikatür resmi gibi okunmalı.

Erdoğan’da Görünen

Bizler, yani en genel niteleme sıfatımızla solcular, “halk”ın sadece bir toplamın adı olduğunu, tek başına hiçbir olumluluk ifade edemeyeceğini unutuyor gibiyiz. Sizler, yani bu satırların okuyucuları olan ve illâ ki kâhir ekseriyeti solcu dostlar, eğer çalışıyorsanız, ne tip ortamlarda, ne türden insanlarla çalışıyorsunuz bilemem ama ben yılbaşı itibariyle bıraktığım ve bir yılın üzerinde ömür törpülediğim işimde bu “halk” denilen kütleyle beraber çalışma “fırsat”ına nâil olabildim. Ve daha da net gördüm ki ortamında bulunduğunuz sıradan insanlar Alevi filan değilse bu geniş yığınların hiç mi hiç umrunda değiliz, dahası “halk” denilen şey ne acı bir gerçek ki bizim kanlı bıçaklı düşmanımızdır da -biz onlara değil, onlar bize. Biz onları elbette ki kurtaracağız (!)-

Sözünü ettiğim iş yerinde yirmiye yakın insandık, beni hesaptan çıkarın, bir örnek olsun diye söyleyeyim, çeşitli kesimlerden gelen bu adamların üçü hariç hepsi Gezi sürecinde yaşanan kitlesel kalkışmaya histeriyle diş biliyorlardı ve hükümetin her sözünün yanında coşkuyla saflarını alıyorlardı. Biri ülkücü, diğeri ulusalcı ve emekli albay, biri de apolitik bir Kürt genci olan diğer üç kişinin -öteki Kürt arkadaşlar da direnişçilere düşmandı bu arada- ise “nereye kadar” ve “ne kadar” isyanı destekleyebildiklerini ise uzun uzadıya tartışmaya gerek yok, olaylara bizim gibi bakmadıkları mâlum.

Lâmı cimi yok arkadaşlar, biz, evet, bu topluma göre artık marjinalin bayrak tutanıyız. Yani düşünün bir kahve ortamında oturuyorsunuz, amcalar muhabbet açmışlar “Kürt sorununu tartışıyorlar” (!), savaş stratejisi uzmanı bir tanesi “atom bombası atılsın Doğu’ya bitsin bu iş!” dedi diyelim. Kaçımız o ortamda, “aa amca niye öyle diyosun ki, Kürt halkının da kendi kaderini tayin etme hakkı var sonuçta!” diyerekten lafa balıklama dalabiliriz? Yahut kaçımız Allah’a inanmadığımızı herkesin içinde söyleyebiliyoruz veya devrimcilerin gerçekleştirdiği bir cezalandırma eylemini rahat rahat herhangi bir “apolitik” arkadaş ortamında az çok da olsa savunabiliyoruz?

Ee marjinaliz tabii, ailelerimiz içinde bile artık böyleyiz, babamız, amcamız, halamız, teyzemiz eski DY’li, TDKP’li bilmem neli güya, ama çoğu bugün ulusalcı olmuş, onlarla bile sinirlerimiz bozulmadan konuşamıyoruz! Farz-ı misal şu yazıyı kotarmaya çalışırken Rotinda’dan “lexin lexin gerilla”yı dinliyorum ve bir yandan da coşa gelip, eşlik ediyorum -en çok da “çot bikşînin tetikan/ ez qurbané tilîyan” bölümüne hastayım-, ’80 öncesinde Halkın Kurtuluşu eylemlerinde yürümüş ve bugüne gelinceye yine solcuların eylemlerine katılmış, devrimcileri seven annem bile bana tuhaf tuhaf bakıyor, bu çocuk ne yapıyor diye.

Yani “halk” dediğimiz toplamın “ezici çoğunluğu”nun bizimle ayrı “evren”lerde yaşadığını rahatlıkla ve iç sıkıntısıyla söyleyebiliriz. Bu çoğunluğun çoğunluğuna göre Başbakan da her zaman haklı olan sert bir baba, “başka babalar” tarafından yenilmeye çalışılan ve savunulması gereken önemli bir figür.

Halkın Başbakan’da gördüğü ve takip ettiği şey bir tür “tek kurtarıcı”lık. Kendi içinden gelip, yükselmiş, atarlı ve giderli, ne derse desin,  birbiriyle sürekli çelişse de illâ bir bildiği olan muhterem zât, bir en iyi bilen. Daha önceki bazı yazılarda da söyledim, iktidarla, onu destekleyen halk arasında, temelleri Refahlı belediyeler döneminde atılmış bir rant müştereki (*) söz konusu.

Tayyip Erdoğan, halk için sobada yakılacak kömür, belediye kapısında bir iş imkânı, kışın giyilebilecek bir gocuk, az çok bir fakirlik yardımı parası gibi önemli anlamlara geliyor uzun süredir. Halk da bu “imkânlar” elinden alınsın, bunlarsız kalınsın, döngü yerle bir olsun istemiyor doğal olarak. Bu yüzden Erdoğan’ın aleyhine olan her sözümüz ağzımızdan alınıp, bin bir küfürle bize geri dönüyor. Bu yüzden hükümet karşıtı her eylem, o kesimde bir tedirginlik ve sokakta işlevsellik kazanabilir bir karşı harekete dönüşebiliyor. “Halk” korkuyor. Gölgesine sığındığı, bunu yaparak hayatta belli bir kâr edinebildiği, üstelik yeri gelince kabadayı, yeri gelince bitmek tükenmek bilmez “mağdur” edebiyatıyla ağlak olabilen, pragmatistliği ve yanar dönerliğiyle tıpkı kendine benzeyen ve tabii Allah korkusuna sahip (!) iktidara gözü gibi bakıyor, toz kondurmuyor.

Bunun için onlarca yıldır beraber yürüdüklerini, saygı duyduklarını bile tereddütsüzce bir kalemde silebilenlerin, solcular ya da genel olarak muhalifler için “şunları da bir dinleyelim bakalım” diyebilmesi beklenemez. Kaldı ki, din ve fayda sarmalında hayatını kuşanmış bu kitlelerin en karakteristik özellikleri kendileri gibi düşünmeyenlere karşı sonsuz bir tahammülsüzlük ve tahkirdir de kuşkusuz. Hatırlarsınız, eskiden hiç olmazsa okumuş, etmiş insana bir saygı vardı, câhil olan “entelektüel”le konuştuğunda “biz bilmeyiz” derdi, bir şeyler aklına yatmasa bile susardı en fazla. Fakat bu insanlarda, yani klasik AKP tabanında alçak gönüllüğü, başka birine saygı duyabilmeyi, onu dinleyebilmeyi görebilen beri gelsin. Tersine bu çoğunluğu vasıfsız ve bilgi yoksunu kütle, karşı tarafı çeşitli ezberlerle küçümsemekten başka hiçbir şey bilmiyor.

Lafı uzatmadan söyleyelim, “rızık” için itikâdını bile sermaye yapabilecek bir çoğunluğun yaşadığı bu ülkede devrimden, devrimci mücadelenin genelleşebilirliğinden ve zaferinden söz edebilmek her zaman zor olacaktır. Büyük “onlar” ve küçücük “biz” arasındaki duvarlar o kadar yüksek ve aşılmaz görünüyor ki, bu duvarlar olası bir devrimi kaç asır sonrasına erteleyebilmemiz için bir gösterge diye de görülebilir.

Üstelik diğer iki büyükle de -Ulusalcılar/Kemalistler ve Kürt hareketi- ruhen ve fikren bu kadar farklılaşabilmişken ve ülkesel düzlemde öteki büyüğün de ülkücülük olduğu gerçeği ortadayken, ki devrim ancak elde olan malzemeyle yapılabilir, her ülkenin kendi özgül şartlarına göre şekillenebilir bir şeyse eğer, devrimden bahsederken, sadece bir hayalden söz etmeye çalışabildiğimiz, karşımızda duran yıkıcı ve bunaltıcı bir gerçektir.

Vesselâm…

*** Yazının sonunda siyasal ya da şahsi yahut bulamaç olsun herhangi bir şekilde kendini bunalımda hisseden Fraksiyon okurlarına son günlerde çok dinlediğim bir şarkıyı da armağan etmek isterim, nicedir yazılarımda şarkı paylaşmıyordum. -Yok yok öyle gerillalı, merillalı bir şey değil-: http://www.youtube.com/watch?v=oEsizVFMct0

(*) Google’a “rant müştereki” yazdığınız vakit sadece benim yazılarım çıkıyor. Bu lafı Ahmet İnsel filan kullansa, çoktan dolaşıma girmiş olurdu. Bunca zamandır yazıyorum, bir türlü popüler bir yazar olamadım gitti. Gel de bunalıma girme! Bırakacağım bu işleri…

03.01.14/Beylikdüzü