Mızrak

Ölümümüz öper zulmün kınındaki Azrail’in gözlerini. Son bir bakışız biz mızrak kınından fırlamış. Bir tebessümüz sonra, acı bir ana çığlığıyız, bir parça etiz ya da kan damlası.

Hiç bilmediğimiz bir his için savaşıyoruz.

Mavi kürenin güne kanayan sancısına adanmış binlerce başın ve ekmeksiz beşerin topyekun figanını taşıyoruz mızrak kınlarımızda. Mızraklarımız bizim, altı üst edecek bir vaveylayı saklıyor ucunda.

Hiç bilmediğimiz bir his için küçük mızraklarımızla topraklarımıza yazıyoruz biz.

Dilleri koparılmış tüm öksüz halkların bütün ihtilaf nehirlerini tek bir deltadan aynı ihtilal ırmağına taşımak için sivriltip mızraklarımızı milim milim ilerleyerek kanallar açıyoruz binlerce yıldır.

Hiç bilmediğimiz bir his için yaşıyoruz namussuz bir nizamın müptezel taksimatında.

Zemherideyiz ve ısınmak için müşterek hayallerin penceresindeyiz.

Yoksulun bir’ine göz koymuş doksan dokuz’a malik pezevenklerin yıkılacak olan dünyaları için hazırladığımız kutlu depremin fecrindeyiz.

En çok da gülüşlerimizden tasarruf ederek hiç bilmediğimiz bir hissin acelesindeyiz.

Ecellerimizden önde yürüyoruz dostlarım, acılarımızdan çok önde. Zincirinden boşalan kan ve dumanız biz, isiz biz sonsuz, bir sessizliğiz ki milyonların üstündeyiz, delikli boruların ve iplerin gölgesindeyiz.

Hiç bilmediğimiz bir hissin arifesindeyiz.

Ölümümüz öper zulmün kınındaki Azrail’in gözlerini. Son bir bakışız biz mızrak kınından fırlamış. Bir tebessümüz sonra, acı bir ana çığlığıyız, bir parça etiz ya da kan damlası. Ezilmiş yaz günleriyiz biz güzün tevhidinde yığılı kuru yaprakların karanlık efkar yolunda kuru ve renksiz, tek ve kabus.

Tek tek…

Beşer beşer…

Ah onar onar…

Gömülü çiçekleriz biz dostlarım.

Hiç bilmediğimiz bir his için, çizilmiş sınrılarını aşan, özlenen bahara adanmış ne de çok çiçeğiz biz ağlamaklı.

Çiçeğiz kinde.

Bilenen dramdayız biz, beklenen intikamdayız.

Ayazdayız, mızraklarımız soğuk.

Hiç bilmediğimiz bir his için…

Erdal‘ız, yağmur ve güneşiz biz, düşünde boğulmuş yeni yetmeliğin.

Hıdır ve İlyas‘ız, gökyüzüyüz yani ezgili iklimlerin ab-ı hayatında.

Yeniden gündüzü harmanlayan toprağız dostlarım, Apo, Fatih, Hasan ve Haydar‘ız. Hala sert bakışlı delikanlılarız.

Muştulu yarına dönen derenin çarkına omuz veren Mahir‘iz.

Özlerken Ulaş, mahzunca gülerken Cevahir‘iz.

Hiç bilmediğimiz bir his için…

Sabahın zifir vakti dünyayı çınlatan tek sesiz onunla helalleşirken mağrur, Deniz’iz, Yusuf’uz, İnan’ız.

Kaypakkaya’yız ayak tabanları yara bere içinde de olsa akan kanı kırlara emziren, yüreği ve kasketiyle yürüyen… yürüyen… yürüyen…

Ve büyüyen…

Açan solmaz bir gülüz artık Vartinik’te.

Hiç bilmediğimiz bir his için…

Karadeniz’i yükseltip, alçaltan Suphi ve Nejat‘ız.

Kıvılcımlı’yız, ciltler dolusu efkar ve mefkureyiz.

Mahsun ve Kemal‘iz, hiç bilmediğimiz bir his için hiç gülmemişlere ateşi taşıyıp ışık olan.

Sinan, Sabo, Niyazi, Ayşe, Berdan, Yemliha, İdil‘iz, umudun adını köhnemiş duvarlara kanla yazan.

Hasan’ız barikat başında gülümseyen, 17‘leriz dağ başlarında parçalanan, yiğit Basalak‘ız karakolda teşhir masasını düzenin başına yıkan.

Hiç bilmediğimiz bir his için…

Mezarların ve yıkık konduların keder ve hınç damlayan duvarlarından sıcak bir tablo çıkaran. Birike birike, büyüye büyüye, soğukta, muştunun sarplığında, hücrenin çıplaklığında, depremin mühründe, tek yapraklı takvimlerimize harap bedenlerimizi yatırırken biz, bir kelebek ömrü kadarken soluğumuz ve capcansızken tüm mevsimlerimiz.

Hiç bilmediğimiz bir his için yaşıyoruz biz.

Mızraklarınızı kınından çekin!

Nicemiz yandı o his için.

“Ateşi söndürmeyin!”

 

Fraksiyon.Org – 08.07.13/Hasköy