Memleketten umudu kesmek

Sosyalist solun fiilen ve aklen daha “merkez” bir siyaset edişe kayıyor olmasına dikkat çekmek gerekiyor.

 

24 Haziran seçimlerinin sonuçları muhalif kitlelerde ciddi bir demoralizasyon dalgasına ve bozgun görüntüsüne yol açtı. Muhalefetin bu sarsılma, dağılma hâli de, seçimlere dair beslenen çok güçlü umutlarla ve umutlanan milyonların sonuçlar hızla açıklanırken bizzat daha önce asıp kesen İnce ve CHP’ce yüzüstü bırakılmış olmalarıyla ilişkili. Hayal kırıklığının ve yılgınlığın seçim sonuçlarından çok, bu “ortada bırakılma” gerçeğiyle katbekat güçlendiği sarih. Yoksa malum, 24 Haziran, Erdoğan’ın kazandığı ilk seçim değil.

Erdoğan’ın yenilebileceğine yönelik inançsa, kabaran, güçlenen bir muhalefet, itiraz hareketinden değil, tersine iktidarın “durup dururken” baskın bir seçim ilan etmesinden kaynaklandı. Bu durum, muhalefetçe yönetememe krizinin bir itirafı olarak okundu. Buna, AKP’nin ve daha önemlisi Erdoğan’ın son derece zayıf, hatta yer yer abuklaşan seçim propagandası tarzıyla, İnce’nin heybetli çıkışı eklenince, bir iki devrimci grup istisna olmak üzere muhalefetin tüm kesimlerindeki heyecan ve umut ayaklanması hareretlendi.

Öyle ki, işin ilk turda İnce lehine biteceğini söyleyebilen, sosyolojiyi tatile göndermiş hayalperestler dahi görüldü.

Ben de birçok insan gibi seçimin ikinci tura kalacağına garanti gözüyle bakanlardandım. Bu sonucu bir “dip dalga” beklentisiyle değil ama, kendimce makul gördüğüm sebeplerle açıklıyordum. İnce’nin % 32 gibi bir oy alacağını, Akşener’in % 10, Demirtaş’ın % 9, Karamollaoğlu’nun % 2 alabileceğini düşündüm. Böylece Erdoğan, % 46 – 47 bandında kalacak ve iş ikinci tura kalacaktı.

Ne var ki netice böyle olmadı. Belki de bu şartlarda (*) böyle olabileceğini düşünmek de, bir tür iyimserlik ya da duygusallıktı. Velhasıl, AKP’nin % 42’de kalacağını doğru tahmin etsem de, bu partinin kaybettiği tüm oyların blok olarak MHP’ye kayacağını, İYİP’in % 10 almış olduğu bir seçimde, absürt bir biçimde % 11 oy alan MHP’nin Cumhurbaşkanlığı için oylarının, 1 puan hariç tümüyle Erdoğan’a akacağını elbette göremedim.

Seçim sonuçlarına daha dikkatli bakılınca, absürtlük daha da derinleşiyor. Zira AKP kimi esas kalelerinde, MHP Batı’da ve sahil kesimlerinde oy kaybetmiş olsa da, her iki parti de Kürdistan’da oylarını yükseltmişler. AKP oylarının Kürdistan’da yükselişi (**) – beklemiyorduk ama – bir nebze normalken, MHP’nin bu bölgede oy arttırmasının olağan olan herhangi bir yanı yok.

Özellikle Batı’da İYİP’e taban kaptırıp, birçok bölgede AKP’den oy kapan MHP, kaçan oylarını Kürdistan’dan gelen, Kürdistan için küçük, kendisi için büyük oylarla, 1 Kasım’a göre hemen hemen tamı tamına ikame etmiş görünüyor.

Bu sonuçlarda aşiretlerden gelen toplu oylarla, asker – polis oylarının yanı sıra baskı ve hilenin rolü de yadsınamaz. Öte yandan AKP’den MHP’ye giden 7 puan oydaki örgütlülük de son derece çarpıcı. AKP’nin tabanının kaynadığı, bu tabanda Erdoğan aşkı katlanarak sürerken, partiye karşı tepkilerin gözle görülür, elle tutulur bir görünüm arz ettiği bariz.

Bu akış ne CHP’den HDP’ye kayan “stratejik” oylara; ne de yine CHP’den İYİP’e yönelen ideolojik oylara benziyor. “Her şeyi gören” taban, partiye küskünlüğünü ifade ederken, sanki var olan olumsuzluklarda partinin başında olan ismin hiç rolü yokmuş gibi davranıyor ve biata devam ediyor. 7 Haziran’da daha geniş olan, referandumda da kendini bir ölçüde gösteren, bu girift ve kalabalık kitle yarın partiye de dönebilir, hareketten tamamen de kopabilir.

Muhalefet: Basiretsizlik, hayal kırıklığı, intizar

Hiçbir şey değilse bile, sadece OHAL gerçeği, bu seçimlerin boykot edilmesi için yeterli gerekçeydi. Ki, seçim lafı henüz Bahçeli’nin, Erdoğan’ın ağzından çıkmadan önce, boykot sosyalistlerce, HDP tabanınca, hatta CHP’ye yakın çevrelerde bile çok yüksek sesle olmasa da tartışılmaktaydı. Zira, böyle bir iklimde, böyle bir oyuna figüran hatta sahne dekoru olmaktansa, “boykot” deyip, AKP ve MHP’yi baş başa bırakarak,yepyeni bir siyasi aktör olarak sahneye çıkılabilirdi.

Ama gelin görün ki, meclis tasfiye edilmişken oyuna ortak olmaya devam eden, vekilleri meclisten kovulurken, belediyeleri bir bir elinden alınırken “sine – i millet”e dönmek yerine, o koltuklarda oturmaya devam edenlerden böyle radikal bir çıkış, kopuş beklenemezdi. Böyle bir şeyi, “merkez” bir parti olan ve her dara düşüşünde rejimin yardımına koşan CHP’den zaten beklemiyorduk, “radikal demokrasi” laflarını temrin eden HDP de bizi şaşırtmadı.

Asıl üzücü olansa, sosyalistlerin de seçimlerden umut devşirenler kervanına katılması oldu. – Her geçen seçimde sayısı azalan – birkaç “boykotçu” yapı dışında tüm sol, büyüye kapılıp, kendini kaybetti. Hatta işler öyle bir vaziyet aldı ki, “boykot” deseniz, ilk sosyalistler gelip sizi “linç” ederlerdi. Hem “sosyalistlerin kendi adayları bile var”dı (***), ne boykotu! Boykot, onlara göre ancak eskide kalmış, kendini yenilemeyen radikallerin kof, irite edici arkaik sesi olabilirdi (!).

Halkın boykota yüz vermediği, çözümü sandıkta gördüğü, devrimci hareketin etkisiz olduğu bir tabloda, solun seçimlerle yakından ilgilenmesi yine bir ölçüde anlaşılabilir de, bu coşkuyu açıklayabilecek sağlıklı bir argüman yok.

Sosyalist solun fiilen ve aklen daha “merkez” bir siyaset edişe kayıyor olmasına dikkat çekmek gerekiyor. Bu yeni bir durum değil. 12 Eylül’den sonra başladı. Fakat 2000’lerden itibaren kimlik yitimi hızlandı. Kemalizmden ya da liberal siyasetten etkilenmeler ve bu ikisini melezlemeler arttı. Solun bir bölümü (eski) resmi ideolojik söyleme daha fazla yaklaşırken, daha büyük bir bölüğü “Kürt hareketi neylerse doğru eyler” kıvamına geldi. Birbirine zıt olan her ikisi de gerek daralma anlamında; gerekse de devrimci siyasetten ırama olgusunda birbirine benzedi.

Bu Türkiye’nin devrimcisizleşme tarihidir ve devrimcilikte ısrar edenler de bu dar boğazdan çıkabiliyor değil. Sosyalist sol bir bütün olarak daralmakta fakat birileri en azından bu kasırgada kendi kimliğiyle hâlâ durabilmekte. Yani, birileri yarın en azından kendileri olarak kalabilecekler.

Sosyalist soldaki dağılma hâlinin, bilhassa 15 Temmuz’dan sonraki tufanla katlandığı bariz bir gerçek. Zaten zayıf olan sol örgütler iyice görünmez hâle geldi. Görünmeye, direnmeye çalışanlar ise, bugün bizzat solun ciddi bir bölümü tarafından açık ya da gizli biçimlerde “öcü” olarak kodlanıyor. Sendikalar en başından beri direnişçilere sırtını dönüyor, Eğitim- Sen kapıları direnişçilere kapatılıyor. Solda kızıl bayrağın yerini rengarenk bayraklar, militanların yerini aktivistler ya da fonlular, orak çekicin yerini rakı şişesi, şiddetin yerini ya kahkaha, yersiz bir neşe ya da depresyon, devrimci önderlerin posterlerinin yerini de burjuva siyasetçilerin gülen simaları alıyor.

Vehamet.

Bu bir başıboşluk, savrulma hâli. Örgütsüzleşme ve var olan örgütlülüklerin merkez akımlara kapılma durumu bu tabloyu yarattı. Sosyalist arkadaşlarımızdaki dizginsiz İncecilik ve İnce’yle birlikte zayıflayan Demirtaşçılık coşkusunun sebebi bu.

Ve her seferinde “bu en önemli seçim” motivasyonuyla şahlanan ve sandıklara bağlanan umutlar, her seçim sonrası kitlesel bir melankoliye evriliyor. Melankoli, gettolaşmayı, fakir fukaraya düşmanlığı, boş vermişliği ve bir tür elitizmi besliyor.

CHP’ye yakın olan insanlarımızın bir bölümünde bu üstten bakma durumu eskiden beri zaten vardı, şimdi bu, halka sömürge valisi edasıyla bakma hâli sosyalist solda dâhi görülüyor.

Hâlbuki tüm siyasetin kimliklere indirgendiği, Türkiye haritasının üç parçaya bölündüğü, emek ve sınıf siyasetinin adının geçmediği bir düzlemde, sosyoloji gereği AKP/ Erdoğan aleyhine bir tablo pek beklenemez. En fazla % 40’a düşüyorlar işte. Bu hareketi ayakta tutan üç şey var: Muhafazakâr kimlik/ İslami aidiyet, kutsal bir mertebeye yükseltilmiş “kurtarıcı” karizmatik bir lider ve partinin etrafında örülü büyük rant müşterekinden koparılan küçük payeler (iş, yardım vs.).

Bu blok, karşısına başka bir kimlik, yaşam tarzı siyaseti koyarak ya da Erdoğan’a öykünen kâğıttan kaplan bir lider çıkararak parçalanamaz. Bu parçalanma eğer gerçekleşecekse, ancak ve ancak sınıf siyasetiyle gerçekleşebilir. Bu insanlarla insan olmak, aynı ülkenin vatandaşı olmak dışında tek ortak yanımız yoksul olmamız. Siyaset, kitleleri kendi düşüncesine, saflarına kazanma, kazanamıyorsanız geniş kitleleri tarafsızlaştırma sanatıdır. Ama “bizimkiler” kazanmak için çalışacaklarına, karşı tarafın bütün önyargılarına nesnel zemin hazırlarcasına iştahla seçkincilik mavralarını sürdürüyor.

Rize’de HES’ler dereleri mi kurutuyor? “Gebersinler,daha beter olsunlar”. Kayseri’de fabrikalar mı kapatılıyor? “Gebersinler!”. Neden? “Çünkü AKP’ye oy veriyorlar”. Solculuğa bakar mısınız. Nerede “halkımız sizi çok seviyoruz” diyenler, nerede bunlar.

Bu tutum, cehaletin tahakkümünü güçlendirmekten, ülkenin çölleşmesini hızlandırmaktan başka bir işe yaramaz. Kimlikten ödün vermeyi, “halk”ı toplam bir “iyi” olarak tanımlamayı önermiyorum. Tersine solun özüne, sınıfsal kimliğine, kinine sıkıca sarılmasından söz ediyorum. “Kadıköy” tipi solculuğun değil, “Armutlu, Gazi, Okmeydanı” tipi solculuğun geliştirilip, büyütülmesi gerektiğini düşünüyorum.

Bugün memleketin, halkın, solun hâli üzüntü için kuşkusuz somut, yakıcı gerekçeler sunuyor. Ama umutsuzluk, halka düşmanlaşma, gettolaşma başka bir şey, bu solun varlık sebebini yitirmesidir, bu ötanazidir.

Geçmişte bu topraklarda güçlü, sarsıcı bir devrimcilik vardı, yine olabilir. Tarih akmaya, yoksullar daha yoksul, zenginler daha zengin olmaya devam ediyor.

Bu büyük ülkede her şey olabilir.

İsmail Güney Yılmaz

(*) Tek parti döneminden beri – askeri faşist diktatörlük dönemi hariç – ilk defa, bir parti, hatta bir şahıs devletin tümüne hâkim. Her türlü olanak, araç ellerinde ve çok şey biriktirdiler. Dolayısıyla kaybedecekleri çok şey var. Sosyoloji de onlar lehine. Bu denklemde Mustafa Kemal gelse, belki o bile ikinci tura kalamazdı.

(**) Burada, kendi ana alanında, AKP’nin anti-Kürt siyasetine karşın yine oy kaybeden, meclise belki de 2 puan olan “emanet oylarla” giren HDP’nin şapkasını önüne koyup düşünmesi gerek.

(***) Tek adam diktatöryasının tamamen tesis edildiği Türkiye’de, resmen hiçbir işlevi kalmamış olan meclise sosyalist vekillerin girmesinin ne gibi büyük bir anlamı olabilir? Bu insanlar, meclise kendi örgütlerinin özgücüyle girmiş olsalar, bu her şeye rağmen görece iyi bir şey olurdu ama öyle bir durum da yok.

Bu arada bu dipnota 600 vekilli meclisin partilere göre ve ittifaklar sayesinde yeni ve “gerçek” dağılımını da sıkıştırmış olalım: AKP (294), CHP (144), HDP (67), MHP (49), İYİP (42), SP (2), BBP (1), DP (1).

HDP’nin vekillerininse tespit edebildiğim/ anladığım kadarıyla; 2’si TİP’li, 2’si Devrimci Parti’li, 1’i SYKP’li, 2’si YSGP’li, 1’i Halkevleri’nden, 1’i Sosyalist Meclisler Federasyonu’ndan (eski DHF), 1’i SODAP’lı, 1’i ESP’li ve 1’i ÖSP’li (Özgürlük ve Sosyalizm Partisi adlı TKEP/ KKP kökenli Kürt partisi). TİP (HTKP), Halkevleri, SMF ve ÖSP’nin HDP ya da HDK bileşeni olmadığını da belirtmek gerek.