Mankurt!

Beyinler sömürgeleştirilmiştir. İşyerlerinde, kahvelerde, sokakta, okulda, evlerde bizimle sömürge değil, sömürgeci konuşur

Alçalma piyesinin en yüksek aşaması oynanıyor, en cezbeli safhası.

Dışarıdan durmadan sufleler. Para, ağızları açıyor, tiratlar paradandır ve traklar da paradan. Yorulmadan, usanmadan, utanmadan hamaset üretilip, servis ediliyor açlara. Başka mesaisi yok ekranlardaki ideolojik aparatların.

Milyonlara bir sessizlik hâkim, sessizlik kesifleşip bir karanlığa dönüşüp çökmüş hayatların üstüne.

Kimi inanıyor söylenenlere, kimi zaten çoktan uyuşmuş, kimi ise korkuyor. Kimi de azlığın pençesinde.

Evet, “açlık çoğunluktadır” ama aç karınların sesi bir isyan melodisini hatırlatmaz her zaman. Bazen bir intihar olur, bazen dilenme, uyumlanma, bazen de umma ya da yetinme, şükretme, kabullenme. Bazense “gayrı meşru” aranma. Din, diyanet bu sesi bastırabilir, milliyet bastırır, asker, polis, cop gölgesi bastırabilir, “tevekkül” denilen sisteme biat bastırır. Rıza üretilir, çark döner, zengin hep daha zengin, yoksul hep daha yoksul. Televizyon, gazete, seçim otobüsü, camideki minber uyutur: Rıza üretilir, çark döner.

“Kurtuluş”, sabır olur, Devlet-i Ali’ye hamdüsena olur, namaz, niyaz olur. Nazlı nazlı dalgalanan bayrak, sağda solda garantör ülke olmamız, güçlü ordumuz bir avuntu olur. Ya da “kurtuluş”, egemenlerin taklidi olur, küçük bir baron olmayla süslenir hayaller. Ele alınan silah, düzene değil kendinden daha zayıfa doğrultulur, cepleri kolay yoldan şişirmenin heyecanlı rüyaları sarar tüm benliği.

Zaten televizyonlar da bunlarla doludur.

Televizyonlar başka nelerle doludur?

Zengin hayatlarıyla doludur televizyonlar, bazı fakirler çabucak zengin olur. Diğer fakirler de patronunun acısıyla acılanan, sevinciyle coşan ve mutlaka dedikoducu tiplerdir. Ki bu esaslı bir ideolojik saldırıdır. Ve televizyonlarda gerçek hayatlardan eser yoktur. En garibanın evi bile bahçeli, üç katlı, eski müstakil bir binadır.

Yalanın uzamında, gerçek hayatın bıçak gibi kesen örüntülerinin verdiği acı uyuşturulur.    İnsanlar uyutulur.

Beyinler sömürgeleştirilmiştir. İşyerlerinde, kahvelerde, sokakta, okulda, evlerde bizimle sömürge değil, sömürgeci konuşur. Robotlar konuşur, konuşur mankurtlar. Cehalet artık geçer akçe, cehalet üstünlük alameti. Şimdi en iyi, en sakınmasız, en korkusuzca, en üstten yalnız, malı hamuduyla götürmüşlerce ufaktan yemlenmiş yahut yemlenme muradındaki cahiller konuşur: Cehaletin tahakkümü.

Mankurt!

Televizyonlarda ne var?

Televizyonlarda futbol var bol bol. Açlık, işsizlik derinleşiyor, biteviye kitleselleşiyor ve yoksullar futboldan söz ediyor: Seni sevmeyen ölsün, ölmeye geldik, bilmem neli olmayanlar, bilmem ne çocuğudur…

Ne var televizyonlarda?

Magazin var, ki ne de esaslı bir sömürgeleştirme aracıdır o. Işıltılı hayatların neonları sönük hayatsızlıklara çarpıyor, tünelin ucundaki ışığa bakar gibi bakıyor yoksullar oraya. Sonra küt, gerçek hayat çarpıyor fabrikada, tezgâhta, masa başında ya da odalarımızda. Ama artık sosyal medya var, düzen bize kendi hayatlarımızı da magazinleştirebilme, pazarlayabilme, filtreleme olanağı sundu. Ne mutlu!

Ne var bu televizyonlarda?

“Şehitler” var, sayılar. Boş kalmayan tepeler, tepelere yürüyen beş parasızlar ve acı haberi gösterişsiz evlere vermeye gelmiş asık suratlı lüks araçlar. Sonra ekranlarda haritalar, dünyadan haberi olmayan uzmanlar, misliyle mukabele ve kahkahalar, bir köşede hep al bayraklar.

Bizim neyimiz var peki? Derinleşen sessizliğimiz, meşruiyet bilincimizde bir salgın gibi büyüyen kaybımız, “mecbur” deyip her gün daha fazla “daha makul görünene” benzeme çabamız var. Radikalizmin, kopuş siyasetinin en çok gerekli olduğu bu mahşerî durakta…

Niceliği arayıp, nicelik nostaljimizle kendimizi okşayıp duruyoruz. Hâlbuki önce niteliği inşa etmemiz gerekiyor.

Kendimizi sağaltmamız gerekiyor kardeşlerim, arkadaşlarım, önce kendimizi sağaltmamız. Çünkü yine sağaltacak olan bizleriz, onları, ülkeyi.

ismail Güney Yılmaz