Kuru ekmeğin politikası

Mezkûr uzaklık gerçeği merceğinden bakınca “kuru ekmek yiyorlarsa aç değiller” çıkışı, daha önce söylenmiş “ben bu sözü abartı buldum”u tamamlamış oluyor. Neyi abartı buldukları, açlıktan neyi anladıkları açıklığa kavuşturulmuş oldu yani. Politik açıdan ciddi bir hata yaptılar ama hakikatlerini beyan ettiler. Siyasetin ana aparatı da işte bu açık “kamplaşma” üzerinden şekillendirilmeli

 

Her insan, sınıf gerçeğinin şu veya bu düzeyde farkındadır. Bu farkındalık için sosyalist olmaya gerek yok. Sınıfın yoksunlukları kutsal devletle, nizamla, dinle, korkuyla, biteviye beslenen sınıf atlama tahayyülleriyle bir kanun olarak kabullendirilir. Sosyalizm ise özünde, işte bu kabulü kırma savaşıdır.

Alt sınıfı, “düzen”e razı eden en önemli etkenlerden biri, sistemin, ezilenlerin sınıf atlama hayallerini, en azından daha kötü duruma düşmeme motivasyonunu diri tutabilme becerisindeki devamlılığıdır kuşkusuz. Bu yitirildiği noktada kopuş eğilimi başlar. O eğilimi döndürmek ya da derinleştirmek ise siyasal kanatların kabiliyetine kalmış.

Yani her çözülme, zayıflama, umutsuzluk sürecinin peşinen bir açlar ihtilalini yahut daha düşük yoğunluklu bir dönüşümü de tetiklemeyeceğini biliyoruz. Üstelik o görkemli ihtimal için de salt örgütlü bir halk, yetkin bir önderlik dâhi kâfi gelemeyebilmektedir. Zira karşımızda da en kılcal damarlara kadar derinden nüfuz etmiş, büyük, tecrübeli, geniş olanaklara sahip bir örgüt var: Devlet. Ve de onun arkasındaki köhne uluslararası nizam.

Kaldı ki bizde ne yazık ki halk örgütlülüğü de çok zayıf, hatta hâl-i hazırda böyle bir mefhum yok. Sadece yirmi yıl öncesine göre değil, on yıl öncesine, beş yıl öncesine göre bile çelimsiz ve biçimsiziz. Böyleyken, örgütsüz bir halkı da her türden kuvvet yenebilmektedir.

İşbu acıklı vaziyetimiz de her geçen gün alenileştirilen halk düşmanı söylemin nasıl olup da daha görünürleştirilebildiğini, aymazlığın nasıl iktidarı esir alabildiğini, şifahen dâhi olsa yoksulları “eyleyecek” bir “müşfik” devlet retoriğinden nasıl geri durulabildiğini izah ediyor: Korkmuyorlar.

***

Meydanı boş bulan, iktidar nimetlerine, zenginleşmeye, rahatlığa alışan AKP korkuyu unuttu. Bu korkuyu unutma durumu da iktidarın altını oymakta. Bu çok açık, ortada kendi tabanında bile ciddi oranda insanı irrite eden bir “sefa bölüşümü oligarşisi” var. (Oy depoları açısından bu tabiri kullanıyorum ve bu iki yanlı olarak çok yıkıcı bir gerçeklik) “Yoksulların en büyük partisi olan” AKP, yoksullara artık hiçbir şey vadedemiyor. Söylemde bile!

AKP-MHP’nin bugün elinde tek kalan silah din, iman ve iyice şeditleşen milliyetçi söylem/eylem. Bu noktada son dönemde daha bir pervasızca yerleştirilen dinselleştirme hamleleri işlevselliği açısından epey bir anlamlıdır. Sadece halkın bir kesimini “cepte” tutmak açısından değil, burjuva muhalefetini sükûta kestirmek yönünden de.

Çünkü bizzat bu düzen muhalefeti de bir süredir aynı “hassasiyet”leri “rahatsız etmeme”ye çalışıyor.

Bu taraftan bakıldığında hem “kamplaşma” söyleminin kofluğu/ aslında sözü edildiği kadar ciddi bir kamplaşma durumunun mevcut olmadığı, hem de bu kafayla gidilmeye devam edilirse AKP-MHP blokunun oyunun kuralları uyarınca hep daha yüksek bir şansa sahip olacağı görülüyor.

Hâlbuki dayandığı zemin aşınmakta olan AKP iktidarının altının iradî müdahalelerle oyulabilmesi/ bu sürecin hızlandırılabilmesi için muhalefetin elinde ciddi bir olanak var. Lâkin bu imkâna yüz verilmiyor. Tersine, “ilk seçimde gidecekler” söylemiyle halk oyalanıyor, kendiliğinden mayalanmakta olan öfkenin tansiyonu düşürülüyor.

Çok nadiren şiddetlendirilen söylemlerin halkta nasıl bir heyecan dalgası yaratabildiği, halkın nefret/ bıkkınlık düzeyi hususunda önemli bir veri olarak duruyor.*

***

Son günlerde gündemde baş sıraya oturan ve de açlık/ işssizlik intiharlarının yaygınlaştığı ülkemizde zaten başat mesele olması gereken “kuru ekmek” mevzuunun iktidarı destekleyen yoksullarda da sessiz de olsa bir hiddete yol açtığı açıktır. Hele ki milyonların beş parasızlığa mahkûm edildiği şu pandemi döneminde.

Biliniyor, Türkiye zaten pandemi belası öncesinde de iflasın eşiğindeydi. Gelgitli ve heyheyli dış politikasıyla da ekonomik sıkışmışlığını besliyordu. Dahası AKP’li yıllarda neoliberal saldırganlığın en iştahlı, sakınmasız sahnelerinden biri hâline gelen (pirleri Özal’a parmak ısırttılar) Türkiye’de yoksulun daha yoksul, zenginin daha zengin olma trendini sokakta bilmeyen yok. Orta sınıftaki proleterleşme sürecini de…

Doğrudur, AKP elitleri diğer burjuva partilerine göre geldikleri ekonomik klasman açısından halka biraz daha yakındı(r)lar. Ama bu gerçek, hayatta artık bir şey ifade ediyor mu? Hayır. AKP, sadece rant, ballı/ hukuksuz ihale, yandaş besleyip, halk ezen inşaat ekonomisi, torpil, şatafatla anılıyor ve halkı dımdızlak ortada bırakan güvencesizleştirme kasırgasından başka halka hiçbir şey sunmuyor. Üç kuruşa muhtaç ve AKP’ye bağlanmış yoksulları orada tutmaya yarayan sadaka düzeni de artık teklemeye, işlememeye başladı.

Kala kaldı secdeye “beraber” eğilen başlar ve vatan, millet, fütuhat heyecanı.

Mezkûr uzaklık gerçeği merceğinden bakınca “kuru ekmek yiyorlarsa aç değiller” çıkışı, daha önce söylenmiş “ben bu sözü abartı buldum”u tamamlamış oluyor.

Neyi abartı buldukları, açlıktan neyi anladıkları açıklığa kavuşturulmuş oldu yani.

Politik açıdan ciddi bir hata yaptılar ama hakikatlerini beyan ettiler.

Siyasetin ana aparatı da işte bu açık “kamplaşma” üzerinden şekillendirilmeli.

Sol cephesinden bakıldığında, politikada büyükler liginin bir parçasına söylem/ eylem yönünden küçük bir eklenti olmanın hiçbir fayda getirmeyeceği uyarısı tekrar ve tekrar yapılmalı. Büyümenin istidadı buradadır, yani sınıfta, sınıf siyasetinde. Yani uzaklarda değil, sosyalist olmanın özünde.

Aynı gerçekler burjuva muhalefet açısından da münbit taktik bir manevra alanı sunuyor.

Aksi takdirde, “eski usûl”den devam edilirse, AKP avantajlı olmayı sürdürecektir. Mevcut realitenin sıradan bir iktidar olmadığı gerçeği herkesçe ikrar ediliyor ama bunun gereği yapılmıyor. AKP rejimi, adıyla sanıyla tek parti devleti olan ilk dönem ve cuntanın parti devleti rolünü üstlendiği 12 Eylül açık faşizminden sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin tamamen kurumsallaşmış üçüncü tek parti/ tek adam dönemidir. (**)

Buna karşı etkili bir mücadele de ancak AKP’yi ideolojik olarak silahsızlandırabilmekle mümkündür.

Bunun için de “kuru ekmeğin politikası” iyi bir başlangıç olacaktır.

Dipnotlar:

* CHP’nin önce Selin Sayek Böke’yle, sonra daha sert ve etkili biçimde Kılıçdaroğlu’yla dillendirdiği, 5’li Çete’nin varlığını kamulaştırma söylemi, adeta devrimci bir hükümetin tekellere/ tröstlere halk adına el koyması gibi algılandı. Bu hem hukuken oldukça zordur hem de düzen muhalefetinin cüret sınırlarını aşar görünüyor. Böyle bir hamle için önce sonuna kadar gidebilecek bir (geçmiş) yolsuzlukla mücadele programı gerekir.

** ANAP da tek parti iktidarı tesis etmeye heves etmiş fakat başaramamıştı. Özal Cumhurbaşkanlığını, ANAP’a halk desteği dramatik bir biçimde eridikten sonra meclis aritmetiği sayesinde kurtarabildi. Cumhurbaşkanlığı döneminde de Özal’ın “yetki aşan”, “icraatçı” Cumhurbaşkanı performansı sürdü. Andığımız deneyim, Erdoğan’ın fiilî Başkanlık sürecinin de rol modelidir. Mâlum, ANAP da AKP’ye modellik etmişti. Ancak gerek AKP, ANAP’tan, gerekse de Erdoğan, Özal’dan amaçlara erişme konusunda çok daha başarılı oldu. ANAP-AKP benzerliği, çözülme/ yıkılma tahlil/ tespit/ öngörülerinde çok ciddi bir yanılgıya da sebep olmuştur. Neticenin neden değişik olduğu sorusunun cevabı bir dipnotun sınırlarını aşar, bunun zeminin ideolojik olduğunu söylemekle yetinelim. Ve fakat unutmadan yine ekleyelim: AKP’nin bekâsı için en önemli iki soru hâlâ Erdoğan’sız bir AKP’nin ya da olası bir muhalefete düşmüş AKP’nin ne olacağı problemleridir.

 

İsmail Güney Yılmaz
www.sendika.org