Komploculuğun Yıldızı Parlıyor

Devrimcilik, yaşayan, sürdürülebilir bir olgu ve gerek olarak görülmeyince de, “savaşı sürdüreceğiz!” diyebilenler çağ dışı, marjinal, birilerinin oyuncağı olmuş, belli “âlî çıkarlar” için mobilize edilen şer inisayitifleri olarak nitelendirilecektir elbet. Eh belki, içlerinde birazcık “vijdan”ı olanlar ya da utananlar “çocuklar masum, liderler maşa” diyebileceklerdir en çok.

 

Türkiye’de, devrimcilerin tüm eylemlerini şaibe”yle yaftalayan, içinde solcu ve demokratların da ciddi bir ağırlık işgal ettiği geniş bir kesim var. Devrimci Hareket’in geçmişten günümüze gerçekleştirdiği birçok ses getirmiş eylem üzerine hep “derin bağlantı” iddiaları ortaya atılmışsa da, son yıllardaki durum eskiyle mukayese edilemeyecek bir hâl almış vaziyette.

Sözünü ettiğim “mantık” üzerinden değerlendirdiğimiz vakit, çıkacak sonuç açıkça şudur: Yeryüzünde hiçbir illegal örgüt, devletin ya da başka “karanlık odaklar”ın (!) yol vermesi olmadan kılını kıpırdatamaz! Devrimci mücadele ya da başka silahlı hareketlerin hepsi yalandır, oyundur, bu örgütlerin hepsi birilerinin taşeronudur.

Bu bakış açısı, bilinçli ya da bilinçsiz olarak devleti tanrılaştıran, onun şiddetinden gayrı/bağımsız bir şiddet biçiminin olabilirliğini mümkün görmeyen bir perspektif. Bu aklın bilinçaltındaysa, kendi steril/düşük riskli muhalefetine karşı bir “tehdit” algısının fişteklediği rahatsızlık yatıyor.

Devrimciliğin “out”, sol liberalliğin ve duyar siyasetinin “in” olduğu zamanlarda, bir gücün devrimci şiddeti ve siyaseti sürdürebilmesi, birilerini hem şaşırtıyor; hem de öfkelendiriyor. Sol liberal politika, tıpkı muhalifi olduğunu söylediği devlet ve emperyalizm, kapitalizm gibi, M-L ideolojiyi ve devrimci savaşı salt modası geçmiş bir aşırılık, ilkellik olarak kodluyor. “Daha duygusal” olanlarıysa bu mücadeleyi sadece yürek burkan bir nostalji olarak görüp, sosyal medyadaki profilinde belirli yıl dönümlerinde Deniz, Mahir, İbo resimleri, sözleri paylaşıyor.

“Devrimcilik” onlar için en fazla bu. Soluk alıp veren bir siyasal hücre değil, olamaz.

Devrimcilik, yaşayan, sürdürülebilir bir olgu ve gerek olarak görülmeyince de, “savaşı sürdüreceğiz!” diyebilenler çağ dışı, marjinal, birilerinin oyuncağı olmuş, belli “âlî çıkarlar” için mobilize edilen şer inisayitifleri olarak nitelendirilecektir elbet. Eh belki, içlerinde birazcık “vijdan”ı olanlar ya da utananlar “çocuklar masum, liderler maşa” diyebileceklerdir en çok.

Hâl böyle olunca bazı solcular marşlarla ölüme doğru yürürken, başka tip solcular eş zamanlı olarak Fuat Avni tweetleri rt’lemekle meşgul olurlar. Ve aynılar aynı yerde, ayrılar ayrı yerde kamplaşır. Feda ruhu ile az riskli muhalefet Gezi’deki kısa süreli gönülsüz birliktelikten sonra birbirinden kopuşur, marjinal denilen Devrimci Hareket ve her ne hikmetse, onların diğer tüm sosyalist gruplar içinde en geniş kitlelerden olan toplumsal tabanı ile devrimcilikte ısrarı sürdürenler başka; liberaller, ulusalcılar, ülkücüler, Cemaat vesaire ile aynı yerde buluşmuş bazı demokratlarsa başka konuşur.

Bu dünya hâlidir, kânundur. Kendisi düşen, içine battığı çukurdayken yukarıdaki dünyayı dışarıya bakabildiği deliğin genişliğince yorumlayabilir ancak. O çukurdayken birilerinin hâlâ savaştığını duyunca, “bu kuşatılmışlıkta, bu şartlarda ne savaşı!” deyip, savaşanlara çukurundan çamur atar.

Fizik kuralları gereğidir, aşağıdan atılan o çamur devrimcilere bulaşmaz, döner düşer çamuru atanın suratına yapışır.

Öyle ya, her yanı bombalarla, silâhlara çevrilmişken “soruluyor muymuş hesabı! gelin kâtiller! bizi de vurun!” diye haykırabilen bu toprakların “soyları hiç tükenmeyen şahinler”ine, “işin içinde başka iş var. Çok kirli ilişkiler!” diyenler ne edebilir?! Hatta bu komplocuların karargâhı olan twitter’da bile devrimcileri destekleyen iki hashtag TT listesine girer, bir rahat nefes alabilecekleri yer kalmaz sevgi pıtırcıklarına.

Yok İç Güvenlik Yasası meşrulaşacakmış, yok AKP oylarını yükseltecekmiş, yok toplumsal muhalefet üzerinde baskı artacakmış, yok Berkin masumiyetini yitirecekmiş…

Bunların hepsi devrimci eylemler yüzünden olacakmış.

Yani devrimciler işi gücü bıraksa, evde otursa, etliye sütlüye karışmasa, Hareket kendini feshetse, devlet, İç Güvenlik Yasası‘na meşruiyet kulpları bulamayacak. Ya da bu eylemler olmasa AKP’nin kemik tabanı bu yasanın meşru olmadığına ikna olacak yahut yasanın meşru olmadığını düşünenler, bu eylemler yüzünden artık yasayı meşru olarak görmeye başlayacaklar.

Yahu AKP yasayı zaten geçirmiş! Mecliste direnen muhalefetin tüm parçalarına da zaten “terörist” demiş.

Tıpkı daha önce, eczacıları, mühendisleri, futbol takımı taraftarlarını, muhalefet partisi destekçilerini, doktorları, memurları, işçileri, köylüleri, Gezi’de sokaklara akan milyonları ihanetle suçladığı ve tabanını bu şekilde konsolide etmeye çalıştığı gibi. Takke takmış 12 Eylül, toplumsal desteğini güçlendirmek için devrimcilerin eylem yapmasına filan ihtiyaç duymuyor. Gezi’de sokağa çıkan kimse silâh sıkmadı ama ne tür bir algı operasyonu yapıldığını burada anlatmaya gerek yok.

Berkin gerici kitlelerce terörist diye lânetlenmeye başladığında ya da Berkin’in annesi binlerce insana yuhalatılırken de Çağlayan eyleminin yapılmasına daha çok vardı.

Yolsuzluk operasyonunun bile hükümeti güçlendirmek için nasıl ustalıkla kullanıldığı da ortada değil mi yahut? Operasyon da yapılmasa iyi miydi peki?!

Yani, verili sol liberal ve onun ortaklaştığı mantığa göre AKP’nin güçlenmemesi için bırakın devrimci şiddeti, sokağa çıkıp basın açıklaması bile yapmamak gerekiyor. Baksanıza, Başbakan “sokağa izinsiz çıkana bir dakika bile müsamaha yok!” dedi bile. İyi de bunun yasası zaten eylemden önce çıktı ve zaten sokaklara çıkanlara bir dakika bile müsamaha gösterilmiyordu bu ülkede.

Eylemlere gidiyorsunuz değil mi? Ne bileyim, en azından 1 Mayıslara filan?

Ha bi’ de bir konuda daha anlaşmamız gerek. Seçimler devrimcilerin umurunda değil. Bu yüzden kimin seçim üzerinden nasıl bir siyaset kurguladığının, neye hazırlık yaptığının devrimciler için hiçbir önemi yok. Tersine onların da kendilerine ait bir siyasetleri, politik gündemleri var ve bir çoğuna komik, saçma gelebilir ama “devrim yapacağız” diyorlar.

‘Sıradan’ bir insanın- “Ben şiddete karşıyım arkadaş, bununla bir yere varılmaz!” demesi başka bir şey, -genel olarak- “bu işlerde var yaaa hep şaibe var” demekse bambaşka bir şey.

Ha ama, kendini Marksist bir kanaat önderi olarak gördüğünü düşündüğümüz, üstelik her olaydan sonra birkaç saat içinde bir yazı nasıl kaleme alabildiğini anlayamadığımız Benlisoy gibiler “Kitlelerin kolektif mücadelelerinin yerine kahramanca feda eylemlerini koyan çizgi, toplumu siyaseten güçsüzleştirir, izleyici konumuna iter” derse eğer, orada “dur bakalım” deriz.

Kardeş, o çocuğun cenazesine o 3 milyon kişi, o “fedai hareketi”nin aylarca süren ısrarı ve mücadelesi sayesinde aktı. Ayrıca okuduğun kitaplarda hiç rast gelmedin mi bilmiyorum ama devrimci şiddet bir propaganda aracıdır ve devrimciler sadece bu işle iştigal etmiyor. Şiddet, politikanın bir parçasıdır ve muhatapların da “fokocu” filan değil, üstelik 45 yıldır da ayaktalar.

Benlisoy’a Hareket’in tarihsel gelişimiyle ilgili bir okuma yapmasını önererek bu faslı geçiyorum.

Fakat, hakkını verelim, Benlisoy ve çevresi, başkalarıyla karşılaştırdığımızda yine “iyi”. Öyle “anlı şanlı” sosyalist yazarlardan, devrimci eylemle ilgili öyle tahliller okuyoruz ki, “ya bu ilkokul 5’te ikmale kalmış çocuk gibi konuşan” insan, hakikatten yar. doç., prof. bilmem ne mi diye google’da arama yapmak zorunda kalıyoruz.

Ne bileyim eskiden mesela “Birikim çevresi”nden çıkan Devrimci Hareket eleştirilerinin bir ağırlığı olurdu, şimdi o da yok. Adam diyor ki; “Tavrımızın net olması gerekiyor: Şiddet mağdurlarının hesabını yeni zorbalıklar yaratarak soramazsınız. Bunun toplumsal bir meşruiyeti olmaz. ‘Meşruiyetimizi ideolojimizden alıyoruz‘ demek, ‘ben kendimden menkulum, paralel evrende yaşıyorum ve kimse umurumda değil‘ demektir. Bu tavrın da ne solculukla ne de devrimcilikle bir ilgisi yoktur.” Üstüne, bu “siyaseti ‘kendi’nden menkul gören” şahıs; “Haftalardır, AKP devletinin HDP’nin yükselişini engellemek için çeşitli provokasyonlara başvurabileceğini konuşuyorduk. Bu eylemde de bir ‘karşılıklı kullanma‘ durumu olabilir mi diye düşünmekte fayda var.” diyor.

Gördünüz mü devrimciyi! Ama Allah’tan eklemiş: “Polisin operasyonu şaibeli görünmekte ve ‘yargısız infaz‘ kuşkularına yol açmaktadır.” Aslan parçası!

Daha düşkünleşen ‘celebrity’ler de var, uzatmaya gerek yok. Bu iptilanın sebeplerini açıklamaya çalıştık.

Devrimci mücadele ‘relatif’ değildir, bir şey ya da biri ya devrimcidir ya da değil. Bazı durumlarda devrimci, bazı durumlarda reformcu olunmaz. Geri çekildiğinizde de savaş için yığınak yaparsınız, savaşırken de kitleleri çeşitli araç ve yöntemlerle örgütlemeye çalışırsınız.

Ama devrim için yaparsınız bunu. TBMM’deki sandalye dağılımı için değil.

Devrimci Hareket, şimdi biz bu işi yapacağız ama bu AKP’nin işine yarar, CHP’nin oylarını düşürür, HDP’yi baraj altında bırakır mı?” diye düşünmez. Böyle bir sorgulama bilince çıktığı anda -küfredenlerin de arzu ettiği gibi- yapının kendi varlık sebebini gerçekten sorgulaması gerekir.

Devrimci Hareket de “ben bir siyasal akımım ve kendi gündemim var” diyor.

İsmail Güney Yılmaz