Kitle, Silah, İnşa: Devrimci Şiddet

Tek kelimeyle bizi, sizin mülkiyetinizi yok etme niyetimizden dolayı kınıyorsunuz. Kesinlikle öyle; niyetimiz tam olarak budur.”

Engels

“Şiddetsizlik, bir anlamda şiddetlerin en kötüsüdür.”

Jacques Derrida

Örgütü, örgüt yapan, onu kitlelere tanıtan, programlar veya yaldızlı laflar değil, devrimci eylemdir.”

Mahir Çayan

Şiddet ve silahların kullanımı, solun temel tartışma ve ayrılık konularından biri olagelmiştir.

Sosyalist hareketlerin bir böleni, “işçicilik” ve “halkçılık”sa,; diğer böleni devrimcilik ve reformculuktur. Ancak ayrımın kendisi pratikten daha çok “söz” üzerinden oturtulur. Yani; silah tutan her hareket devrimci; eline (henüz) silah almamışlar reformcudur diye kesin bir kalıp doğrucu olmayacaktır.

Dahası polemiğin “silahlı reformizm” gibi kulağa tuhaf gelen konu başlıkları bile söz konusu. Fakat bir kelime öbeğinin “eklektik” durması, onun yanlış kullanılmış bir kavram olduğu tespitine de bizi götürmez -tıpkı sık kullanılan “sol liberalizm” kavramı gibi” ya da pek çok kişi için belki işitildiğinde daha oksimoronmuş gibi gelecek “anarko-kapitalizm” gibi. Konulan adların eklektikliği taşıyıcılarının bulamaç oluşlarındandır.-

Devrimci terör?

Terör” günümüzün en çok kullanılan ve en çok korkulan kelimesi. “Modern dünyanın en büyük sorunu”. İçine (IŞ)İD, Taliban, Kaide de giriyor; DHKP-C, FARC, FKP (M) de. Fakat günümüzde muhatapların hemen hiçbiri “terörist” sıfatını kabul etmiyor. Tıpkı çok az faşistin kendine faşist diyor oluşu gibi; tamamen öcüleşmiş bir kavram olan “terörizm” de kendine bir sahip bulamıyor.

Fakat “faşizm” ve “terörizm” de özünde politik birer kavramdır ve kuşkusuz faşist de, terörist de var.

Özünde “yıldırma” anlamına gelen terör, başta Marksizmin ustalarınca -Türkiye’de de THKP-C lügatinde “devrimci terör” biçiminde- dünya solu tarafından pozitif anlamda kullanmılmış olmasına karşın, günümüz devrimcilerinden “asıl terörist devlettir/faşistlerdir/İslamcılardır” sözlerini duyuyoruz. Yani, “terör” günümüzde başlı başına kötücüllüğü imleyen bir terim olarak solun da -birkaç istisna hâriç- literatüründe yerini almıştır.

Günümüzde devlete karşı savaş veren, silah kullanan, bomba patlatan devrimciler, “devrimci terör” yerine yalnızca “devrimci savaş”, “devrimci şiddet”, “halk savaşı” gibi ifadeler kullanıyorlar.

Biz de bu yazıda devrimci şiddetten söz ederken, çirkinleşmiş, kötüye ve düşmana yakıştırılan “terör” adını kullanmayacağız.

Devrimci şiddet

Öncelikle devrimci şiddetin bir tanımını yapmak gerekecek: Devrimci şiddet; başta devletin şiddet tekelini kırmaya odaklanan, daha küçük gruplarla aktif savunmadan, büyük ordularla topyekûn saldırıya evrilen, kastre edilmiş politik bir şiddettir. Kastre edilmiştir, çünkü devrimci şiddet -solda aksi örnekleri olsa da- seçicidir.

Günümüz İslamî terörizmle devrimci şiddeti ayıran en temel nokta; İslamî ya da faşist şiddet körken, devrimci şiddetin açıkça hedef gözetiyor oluşudur. Örneğin bir metronun bombalanması ya da sivillerin yaşadığı bir apartmanın havaya uçurulması gibi örnekler devrimcilerden beklenecek pratikler değildir.

Söylediğimiz gibi, Bulgaristan’dan, Rusya’ya, Latin Amerika’ya kadar solun şiddetinde aksi bazı örnekler olsa da, “halkın canına doğrudan zarar veren eylemler” eğer devrimcilerden gelmişse, bu eylemler “kaza” olarak tanımlanır ve örgütlerden peşi sıra bir özür gelir.

Ancak “kaza”ların da, “öngörülebilir kazalar” ve “mutlak kazalar” olarak ikiye ayrılabilir olduğu açıktır. Misalen, polisle girilen bir silahlı çatışmada yoldan geçen halktan biri de devrimci namlulardan çıkan bir kurşunla yaşamını yitirirse, bu mutlak kazadır.

Fakat, “intihar eylemi”, “canlı bomba” da denilen feda eylemlerinde, örneğin bu eylem halkın da yoğun bulunduğu bir resmî hedefe yönelmişse, burada sivil can kayıpları, ağır yaralanmalar -istenir değilse de- öngörülebilirdir. Solda ya da soldan etkilenmiş gruplarda az sayıda örgütte örneği olan -PKK, FHKC, DHKP-C, Tamil Kaplanları- bu tür eylemlerin andığımız şekilde pek çok sonucu olmuştur.

Bu istenmeyen sonuçlar en başta devrimci örgütlerin kendi tabanında olumsuz bir etki yaratır ve örgütü kitlelere açıklamakta güçlük çekeceği bir tabloyla, üzüntü ve utanç arasındaki bir ruh hâlinin ortasında bırakır.

Burada devrimci şiddetin seçiciliğinin bir bütün olarak sivillere yönelmeyen bir şiddet olduğu anlamı da çıkmamalıdır. Faşizmin tabanı olan, oligarşiyi aktif bir biçimde destekleyen karşı devrimci sivil faşistler de devrimci şiddetin doğrudan hedefidir. Fakat bu alelade bir faşist sempatizanın da sırf “devrimci eylem” diye öldürülebileceği yahut faşistlerin Maraş Katliamı benzeri pratiklerini, devrimcilerin de “tersi” bir biçimde uygulayabileceği anlamına gelmez.

Özetle devrimci şiddet, kör, iradesiz, toptancı değildir. Devrimcilerin çoğu “vahşet”le adlarının anılmamasına dikkat ederler, öyle ki devrimci hareketler içinde, esir alınan düşmana işkence yapılmasını yasaklayan da çoktur.

Fakat, Charu Mazumdar örneğinde görüldüğü gibi düşmanın pala ve baltalarla topluca param parça edilmesini uygun görenler de mevcut -Kaypakkaya’nın da böyle bir “palalı eylem” hayali notu var; ancak uygulaması yok.-

Sözünü ettiğimiz hedefi belli, kastre edilmiş şiddetin, yapıdan yapıya subjektif farklılıklar göstereceği açıktır.

Örneğin Mahir Çayan’ın kuşatma altındayken sarf ettiği, “erler çekilsin, rütbeliler gelsin!” sözü burada meselemiz açısından ciddi bir örnektir. Elbette ki, ne Bolşevikler, Beyaz Ordu’ya karşı savaşırken zorunlu askerlere karşı pratikte bir ayrım gözetmişler; ne de Mahir’in ardılı olan hareketler erlere karşı benzer bir kurşun sıkmama eğilimi geliştirmişlerdir. Zaten sıcak savaşın ortasında böyle bir ayrıma gitmek mümkün de değildir.

Erlere yönelik -en çok zorunlu asker öldüren hareket olarak PKK’nin de kullandığı- silah bırakma çağrılı “merhamet” ajitasyonu ise mevzunun başka bir yönüdür. Bunlar, sadece “asıl hedefin onlar olmadığı”, “onların da düşmanın kurbanları” olduğu yönünde bir hatırlatmadan öte bir anlam taşımaz.

Sosyal-demokratlaşmışlar ve Devrimci şiddet

Lenin’in “ve biz varlıklıların direncini, onların proletaryayı ezdiği araçlarla ezeceğiz” sözü, açık bir tanım ve çağrıdır. Lenin’in ve diğer ustaların şiddetin araçsallığına dâir daha bir yığın sözü de yazılabilir. Bunların her biri günümüzde daha sık “sol liberal” diye anılan, sosyal-demokratlaşmış diyebileceğimiz reformcu, düzen içi sol akımların -hâlâ Marx’ı, Lenin’i vs. savunduğunu iddia eden kliklerden söz ediyoruz- altındaki toprağı kuşkuya yer bırakmayacak denli çekip alıverir.

Aynı şey Troçkistler için de geçerlidir. Bu akımın parçası olan grupların çoğu, devrimci şiddeti bir yıkım aracı olarak lanetlemekte ve devrimci örgütleri aşağılamaktadır. Fakat bizzat “önderleri” Troçki’nin pratiği ve yazdıkları, tamamen liberalize olmuş bu Troçkistler için bir gam, keder kaynağından öte bir şey değildir.

Doğrusu Troçkistlerin bir bölümü ve hâlâ Marks, Lenin muhibi olduğunu iddia eden solun bir kısmı, günümüzde temel evrimci özelliklerini dâhi yitirmiş ve büsbütün liberalleşmiştir. Bu kesim dışında olan ve “sol liberal” olarak anılan ve şiddeti reddeden diğer gruplara ise “sosyal demokratlaşmışlar” demek daha doğru olacaktır. Çünkü bunlar en azından mevcut düzenden ileriye doğru sıçrama anlamına gelen evrimci taleplerini korumaktadırlar.

Troçkistlerin ve “sol liberaller” ile “sosyal demokratlaşmışlar”ın politika târihlerinde yüz kızartıcı bir yığın pratik, ne söylediklerini irdelemekten daha etkili göstergelerdir. Bu pratiğin en sık görülen örneği, en büyük olan burjuva ana muhalefet grubuna hatta gerici akımlara dâhi eklemlenme biçiminde ete kemiğe bürünmüştür (İngiliz İşçi Partisi’ne eklemlenen Cliff’çiler, AKP’yi destekleyen DSİP, Latin Amerika’da olmadık ittifaklara giren Morenocular…). Daha “iyi” olanlarsa radikal çıkışları da olan fakat düzen içinde kalan “sosyal-demokrat” birlikler kurmaktan ya da büyük “sosyal-demokrat” partinin dümen suyuna girmekten başka iş yapmaz (Türkiye’de HDP’ye giden “sol liberal”/”sosyal-demokratlaşmış” gruplar. Bunların içinde DSİP’in destek attığı partiler fihristi CHP, AKP, HDP şeklinde uzanıyor).

Tüm dünyada reformizm, pragmatizmle maluldür ve kendini düzen içine yerleştirecek keskin ayrımlara ihtiyaç duyar, reformizmin kendini devrimcilerden ayırması gerekir. Bunun için de mahkum edilmesi gereken ilk şey ama öyle, ama böyle devrimciliktir. “Ama öyle, ama böyle” diyoruz; çünkü Türkiye solunun durumunda bir kendine özgülük belirgindir.

Zira günümüzün sosyal-demokratlaşmış akımlarının çoğu devrimci geleneklerden gelmekte ve üstelik bu devrimci geleneği, pratiği ve önderleri de inkâr etmemektedir. Çünkü yine “fayda” bunu dayatmaktadır.

Sonuç olarak ortaya Mahir’in ve Deniz’in posterleri altında (İboculuk henüz böyle bir grup üretmedi) silahları eleştiren, yerden yere vuran, apolitik bir “barış” söylemini tutturan, yasallıktan ötesini kötüleyen bir garabet çıkmaktadır. -Kuşkusuz burada tüm legal örgütleri topluca bu reformculukla ve reddiyeyle bir torbaya doldurmuyoruz, bunun altını kuvvetle çizelim.-

Bu sosyal-demokratlığın, devrimciliğe yönelik savladığı temel sıfatlar “terörizm”, “goşizm”, “bireysel şiddet” vs.’dir. Bunlardan en tuhafı -ve sık kullanılanı- ise kuşkusuz “bireysel terör” yaftasıdır. Öyle ki, bu tip teoriler kasan tüm gruplardan çok daha yüksek kitle desteğine sahip olan DHKP-C’nin dâhi, “bireysel terörizm” küfründen kurtulması mümkün olamamaktadır.

Burada reformcuların, “bireyselliğe” vurgusu rast gele değil, bilinçlidir. Zira, devrimci sol şiddeti, Narodniklerden ayıran, onun kitleler için, kitleselleşme adına yapılan, örgütlü-merkezî bir eylem türü olmasıdır. Yani üç militanın toplanıp, resmî hedeflere eylemler düzenlemesinden öte, askerî-politik önderliği olan, güçleri belli bir kitle içinde saklanabilen, kitleye yaslanan ve hedefi düşmana ve geniş kitlelere bir “mesaj” verip, daha çok insanı örgütlemek olan bir eylemdir devrimci şiddet.

Şiddetin amaçsallığı ve araçsallığı arasında keskin bir çizgi, devrimci sol şiddetin belirleyenidir. Şiddetin salt araç olduğu durumda ancak, devrimci örgüt, fokoculuktan, goşizmden sıyrılabilmeltedir. Aşamaları önceden belirlenmiş, ileriye atılacağı, geriye çekileceği zamanlar olan, dizginsizlik ve hesapsızlıkla sakatlanmamış, sırf intikam hedefine odaklanmamış, iktidara kilitlenmiş “zorunlu”/”zorunda kalınan” bir şiddetten söz ediyoruz.

Türkiye’de devrimci şiddet

Yukarıdan devam edersek; Türkiye’de günümüzde DHKP-C, TKP-ML/TİKKO ve MKP/HKO söylediğimiz biçimde silahlı faaliyet yürüten örgütlerdir. Ordulaşmış ve bölgesel bir güç olan ve andığımız örgütlerle kıyas kabul etmeyecek denli güçlü olan PKK’yi, M-L bir yapı olmadığı için burada değerlendirmeyeceğiz. Türkiye tarihinin en güçlü sol örgütü olan Devrimci Yol’un kudretinin dâhi PKK’ninkinin yanında oldukça “cılız” kaldığını söylemekle yetinelim sadece.

12 Eylül karşısında direnmeye çalışan birkaç hücresiyle birlikte, neredeyse hiçbr şey yapamadan tuzla buz olan “çok güçlü” TDH, vaziyetin ne olduğunu sârih bir biçimde gösteriyor olmalı zaten.

O kasırgadan ileriye atılarak ve güçlenerek çıkabilen Devrimci Sol oldu. ’89’dan itibaren, ’90’ların ortalarına dek gündemden hiç düşmemecesine eylemselliği ve kitlesiyle solun ve devrimci hareketin en önüne geçti.

Devamı olan DHKP-C, Devrimci Sol’un yediği ağır merkezî operasyonlara ve bir de iç darbeye karşın, toparlanmasını bildi (*). Bu örgüt, bugün de gerek (solun mevcut durumu içinde) kitleselliği, gerekse de eylemselliği ile adından söz ettirmeyi sürdürüyor.

Türkiye’de, ’71’ devrimci çıkışından bugüne süren sol silâhlı mücadele, “bölükler” yitirse de sürüyor. 12 Eylül’den ve “Sosyalist Blok”un çöküşünden sonra hızlanan “sosyal-demokratlaşma”ya karşın, silahlarıyla yola devam eden örgütler Türkiye’de ve Kuzey Kürdistan’ın geleneksel olarak Türkiye soluna da yurtluk eden bölgelerinde varlığını korudu.

Hatta daha öncesinde şiddet pratiği olmayan bir iki yapıdan bile oraya doğru bir yönelme oldu. Bu, Türkiye solunun, özellikle Avrupa olmak üzere Dünya solunda durduğu özgün nokta için bir işaret olarak okunmalı.

Fakat üç örgüt dışında hiçbir yapı; silahlı mücadele pratiğinde bir süreklilik sağlayamadı. Ne ’90’ başlarında yeniden savaşı yükseltmeye çalışan HDÖ, MLSPB, 16 Haziran Hareketi, HKG eylemlerinin devamını getirebildi; ne de MLKP, TKEP/L, TKP-Kıvılcım, TİKB, Ekim/TKİP, TDP, TKP-ML/Birlik-Yeni Halk Ordusu, Direniş Hareketi süreğen bir silahlı mücadele çizgisinde tutunabildi.

İlk grupta saydıklarımız zaten ya yok oldu; ya da varlığı yokluğu belirsiz gruplar hâline geldiler, yahut mültecileştiler (**). İkinci gruptakilerin de çoğu varlıkla yokluk arasında.

Eylem Birliği, THKP-C Savaşçıları, THKP-C/ÇS, THKO/TDY, Acilciler… bunlar artık yok.

12 Eylül’ün ardından gerilla çıkaran TDKP silah bıraktı. DY, Kurtuluş, TKEP vs. reformcu ya da devrimci söylemlerle daha erken bir dönemde legalleşti. TKP bitti, TİP içinden çıkan bir odak onun yerini almaya çalıştı, biraz gelişse de sonuç olarak ciddi bir hayal kırıklığıyla çözüldü. Kıvılcımcılar (pratik olarak olmasa da) devrimciler, reformcular, Kemalizanlar olarak yola devam ediyor.

Bir iki dergi çevresi dışında var olmayan Troçkist hareket özellikle ’90’dan itibaren bir yığın fraksiyonla, eskiye göre yaygınlaştı. Bunların bir kısmı liberal çizgide; bir kısmı ise söylemsel bazda devrimci kanatta ya da “sosyal-demokrat” yönelimdedir.

Yakın dönemde adından söz ettiren Devrimci Karargâh’ın ise, örgüt herhangi bir kitle tabanına sahip olmadığı için, bir iki eylemden sonra isminden söz edilmez oldu.

Türkiye solunda genel olarak tablo bu şekilde.

Elbette burada değinmediğimiz, zayıf başka sol örgütler de var. Fraksiyon sayısının üç hâneli rakamlara yaklaştığı Türkiye’de tümünü saymak zaten mümkün de, gerekli de değil.

TDH’nin üç silahşoru” DHKP-C, MKP ve TKP-ML arasında da elbette farklılıklar var. İbocu gelenekten “kardeş örgütler” MKP ve TKP-ML, ’72’den beri neredeyse aralıksız bir biçimde kırsal alan faaliyeti yürüten bir çizginin vârisleri olarak özgün yerlerini muhafaza etmekteler. Bu örgütlerin -aslında başta ayrılıklarının da sebeplerinden olan- kent açılımları da var.

Devrimci Sol’un devamı DHKP-C ise, 1978’den beri özellikle, burjuva medyada sevilen deyimle “sansasyonel” kent gerillası eylemlerini sürdürüyor. Cephe’nin, kır gerillası faaliyetleri, Maoculardan da daha yaygınlaşacak bir biçimde Ege’ye, Akdeniz’e, Avanoslar’a kadar uzanarak ’90’ başından itibaren yükselse de, örgüt dağlarda tutunamayarak, 2000’lerin ortalarından sonra bu alanda etkinliğini yitirdi (***).

DHKP-C, belki de Maoculardan daha az silaha ve militana sahip olmasına karşın, PKK’den sonra adı en çok anılan, 5 yaşındaki bir çocuğun bile ismini bildiği bir örgüt olarak silahlı eylemlerinden en çok söz ettiren hareket olmayı DS’den beri sürdürüyor.

19 Aralık’tan sonra eylemselliğinde bir düşüş olsa da, medyada “aşırı sol terör örgütü” denilince akla gelen hep yine Parti-Cephe oldu. 2013’ten itibaren eylemlerinde -’90’lardaki kadar yoğun olmasa da- yükselme gözlemlenen örgütün, 2000’den sonraki eylemlerinde dikkat çeken bir husus da hedeflenene verilen zaiyattaki gerilemedir.

Örgüte yakın ya da düşman pek çok çevrede, bu “başarısızlığın” sebebi olarak bazı düşünceler öne sürülse de -kamp/eğitim/silah/militan eksikliği üzerinden giden sebepler-; bu durumun sebebi nedir ya da gerçekten bir sebebi var mıdır, bunları tartışmak, örgüt bir açıklama yapmadığı sürece devrimciler hakkında dedikodu yapmaktan öte bir mânâ taşımayacaktır.

TİKKO’lar ise, silahlarıyla durmakla birlikte, DHKP-C kadar adından çok söz ettiren hareketler değil. 2000’lerin ortalarında PKK’nin eylemsiz kaldığı bir ortamda MKP bir süre sık sık haber olmaya başlamışsa da, bu yükseliş, 17’lerin kaybının verdiği ağır darbeyle akamete uğratıldı.

İki Maocu örgütün söylem ve politikalarında da, son dönemde Kürt siyasî hareketine yakınlaşmalarıyla vücut bulan açık bir dönüşüm gözlemlenmektedir. Birbirlerini “silahlı reformizm”e varacak denli eleştiren DHKP-C ve TİKKO, MKP arasındaki “makas farkı”nın geçtiğimiz birkaç yılda daha da açıldığı teslim edilmelidir.

19 Aralık, solda saflaşmaları netleştirmişti. 2002’den sonrası devrimciler arasında saflaşma süreciydi. Devrimci örgütlerin birçoğu bu zaman diliminde en azından pratik olarak reformculaştı.

Söz konusu dönüşüm ve saflaşma nihayete ermek üzere devam ediyor.

Son

Akıllı, düzen solculuğunun, konfor yitimi kaygısıyla, devletten daha çok karşı çıktığı devrimci şiddet, bir politika yapma silahıdır. Burjuvazinin iğrenç söylemine yedeklenen “sol”un, “ölüm sevicilik”, “şiddet tapınımı” olarak kodladığı bu mücadele biçimi aslında “yeni toplumun ebesidir” (Engels), silahlarla yapılan bir çağrı, propogandadır.

Sınıflı toplumda, iktidar olma hedefi güden bir siyasî yapının, üstelik sosyalizm adına “şiddet”i bir bütün olarak reddetmesi, tüm şiddetleri bir kefeye koyan, ezeni ve ezileni, ezilenin siyaset yapma biçimini/ona koşulların dayattığı şeyi “unutan” ve düpedüz “patricide” bir yaklaşımdır.

Hiçbir devrimcinin ölü seviciliği söz konusu değil ama kimi solcuların “her nasıl olursa olsun yaşama”ya ne kadar da hevesli oldukları apaçık. Bu yüzden sistem, onlar için savaşılması gereken değil; her ne olursa olsun barışılması ve içine yerleşilmesi gereken bir düzenektir.

Varsın bütün oklar üstümüze yağsın. Biz, doğru gördüğümüz bu yolda sonuna kadar yürüyeceğiz. Bu yolda çeşitli suçlamalara, haksız kötülemelere, iftiralara, küfürlere hatta, provokasyonlara hedef olacağız. Dünyanın herhangi bir ülkesinde oportünizm tarafından bu çeşit suçlamalara hedef olmamış, bir marksist- leninist hareket gösterilebilir mi? Ve yine gösterilebilir mi ki, bu çeşit suçlamalarla oportünizmin bir marksist- leninist hareketin üstesinden geldiği? Hayır, hayır arkadaşlar, dünyanın her yerinde, her zaman marksist hareket oportünizmin suçlamalarına, iftiralarına, hatta provokasyonlarına rağmen, emperyalizmin ve hakim sınıfların insanlık dışı bütün cebir ve baskılarına rağmen, giderek güçlenmiş, çelikleşmiş ve zafer kazanmıştır!” (Mahir Çayan).

İsmail Güney Yılmaz

(*) Örgütün neredeyse “tek bir mermisi” dâhi kalmadı. Hareket gayr-ı menkullerini, likit parasını yitirdi. Örgütsel merkezîliği paramparça oldu, ilişkiler tamamen dağıldı. DHKP Kongre Belgeleri’nde zaiyatın ayrıntılı dökümü okunabilir.

(**) HDÖ, yurtdışında bir çevre olarak varlığını sürdürüyor. MLSPB, bu yapılar içinde en “diri” kalanı fakat onlar da bir ayrılık yaşadı (MLSPB/DC). HKG ise bildiğim kadarıyla MLSPB ile birleşti. 16 Haziran dağıldı ancak Devrimci Karargâh bu geleneği sahiplendi.

(***) Pek bilinmese de DS’nin kır gerilla faaliyeti ’80’ öncesinde Orta Karadeniz ve Dersim’deki nüvelere dayanır. Örgütün kendi tarihî anlatımında 1980’de Dersim’de yapılan bir karakol baskını “Kürdistan’da ’38’den sonraki ilk karakol baskını” şeklinde anılmaktadır.

Karaşınlar