Kimi yazacak tarih? Bizi mi?

Sanki işçi sınıfı yahut ezilen halklar iktidarın Kışlık Saraylarına yürümek, ulusal kurtuluş gibi hedefler için gözleri çakmak çakmak sizin tek bir tweet çakmanızı bekliyorlar… Bir tweet attığınız vakit, ertesi sabaha “Geçici Devrim Hükümeti kuruldu” haberleriyle uyanacağız…

Dikkatinizi elbet çekiyordur, son dönemde solun kendi içindeki tahammülsüzlük/ “sevgisizlik” olgusu birkaç kat daha yukarıya doğru katlanmış durumda. “Sarılalım sıkı sıkı!” diye bağırıp, duyar kasacak değilim, birbirimizin fikir ve eylemlerini kıyasıya eleştirmemiz, onları beğenmememiz gayet doğal. Siyaset sahnesinde oldukça geniş bir spektrumu işgal eden sosyalist solun envai çeşit yorumu mevcut ve eşyanın tabiatı gereği herkes “en doğru sosyalist perspektif” olarak kendininkini görüyor. Buraya kadar bir sıkıntı yok; ben de kendi duruşumu, eğilimlerimi “en doğrusu bu” diye görüyorum, öyle görmüyor olsam zaten, başka bir şekilde görüyor olurdum, o zaman da ona “aha doğru bu” derdim.

Fakat buradaki “en doğrusu bu” ifadesi, “başka kısmi doğru”ların da olduğunun bir ön kabulü oluyor. O doğru olan kısımlar da elbette ki müştereklerimiz. Problem, bu müştereklerin, ortak mayanın ve temel azabın unutulmasıyla başlıyor.

“Politik tartışma”lar böylece, bir kör dövüşüne evrilip, müstehzi “ayar verme” yarışlarının hayata dokunamayan sanal ve iğreti cümleler çöplüğüne dönüşüyor.

Facebook & Twitter: Goygoy zone

Sosyal medya herkese yeni “imkânlar” sundu. Kimi fenomen olurken, kimi ekmek kapısı kazandı, kimi odasından çıkmayarak sosyalleşebilirken, yekdiğeri sevgili yaptı… Beri yandan bu “nimet”in (yarı) politikleşmiş insanlara da daha önce erişmekte güçlük çektikleri bir hazzı sunduğunu da söyleyebiliriz: Teşhir ve tatmin.

Haberden dostluğa, yoldaşlıktan aşka, polemikten sanata, edebiyata kadar her şeyin içini boşaltan, her şeye bir nebze değersizleşme katabilen sosyal medyanın olduğundan daha değerli gösterilmesinde, pohpohlanmasında solcuların da önemli bir payı var. Bilhassa Gezi direnişi sürecinde çoğu kişi tarafından “140 karakter” tapınımının biteviye beslendiği, sosyal medyanın yeni bir tanrı diye takdis edildiği açıktır. Söylediklerimizi teyit için; görenin, duyanın, her şeyin twitter sayesinde olduğunu sanabileceği o döneme geri dönüp bir bakmaları kâfidir. Hâlbuki her dönemin, her isyanın kendi iletişim araçları vardır ve twitter da bunlardan sadece biriydi. Hatta bu ağın, geçmişten bugüne dek kullanılabilmiş tüm araçlar içinde en geriletici olanı olduğunu bile söyleyebiliriz.

Fakat insanlar büyüye çok çabuk kapıldılar.

Sosyal medya bir nevi “rüşt ispatı” sahası olarak algılamaya başlandı, insanlar kendilerini değil, olmak istediklerini göstermeye koyuldular. Sonuç olarak yapmak ve düşünmek değil, göstermek önemli olan hâline geldi.

Öyle ki artık herhangi bir sosyal/siyasal gündemle ilgili bir tweet atmazsanız ya da ileti kasmazsanız, çok kolay bir biçimde karşı safta yaftalanabiliyorsunuz: “Profilinde yüz seksen iki tweet öncesine kadar gittim, şu direnişle ilgili bir tek tweet bile atmamışsın, demek ki direnişi desteklemiyorsun!”

Sanki işçi sınıfı yahut ezilen halklar iktidarın Kışlık Saraylarına yürümek, ulusal kurtuluş gibi hedefler için gözleri çakmak çakmak sizin tek bir tweet çakmanızı bekliyorlar… Bir tweet attığınız vakit, ertesi sabaha “Geçici Devrim Hükümeti kuruldu” haberleriyle uyanacağız…

Dediğimiz gibi artık tüm mesele göstermek, sosyal medya üzerinden paylaşımlarla kendini “ispatlayıp”, rahatlatmak. Gerçek olan, yaşanan; acı, isyan, keder, sömürü, adaletsizlik bugün ikinci plândadır, mühim hadise tek tek bireylerin mesele her neyse onunla ilgili bir söz etmiş olması. Söz dediğimiz de öyle oturup makale yazmak filan değil tabii, elli kişinin okuyacağı şeyler için o kadar uğraşacağınıza, bir tweet atıverin, belki 150 RT, 432 fav kapar, sizin gibi düşünen/ düşünmeyen bir yığın takipçi kazanıverirsiniz kim bilir?!

Ya Ya Ya ben en güzel!

Solun kendi iç tartışmalarında bir sığlıkla atbaşı giden nefret dilinin hâkim olmaya başladığını söylemiştik. Türkiye’de solun dahili ilişkileri her zaman gerilimli ve sorunluydu, bu çok ciddi problemlere de yol açmıştı, yine açıyor. Fakat ben, son yıllarda solun içindeki kopuşmanın daha da derinleştiğini, birbirine sırt dönüşün daha keskinleştiğini ve mutlak düşmanlaşmanın hali hazırdaki veri olduğunu düşünüyorum. Artık birbirimize değmiyoruz, birbirimizi tanımıyoruz, yargılarımızı; görüp, okuyup, yaşayıp, belki çoğu kez de bir mesele hakkında gerçekten hissettiklerimiz üzerinden değil ezberlerimiz marifetiyle inşa ediyoruz.

Burada sorun artık genelleşmiş bir cerahati imliyor. Siyasi hareketlerin resmi metinleri -en azından kısmen- yeni medyanın dili ve tarzıyla çoktan değişip, dönüştü. Örgütlerin karşılıklı yayınladıkları bildirileri okurken, basitçe görebileceğiniz anlatım zayıflıkları, kabalık, baştan savmacılık bu etkiye delalet olarak okunmalı.

Sol hiç durmadan kan kaybediyor. Entelektüel gerileme, “pop”çuluk salgını, birbirinden tecrit olmuş hâlde ayrı ayrı cemaatleşme ve yeni bir şeyler söyleyememe de bu erimenin cabası.

Sol içi derin kopuşmanın yukarıda saydıklarımızdan çok daha ciddi tarihsel dayanakları var: 12 Eylül, ’90’a doğru baş veren, 2000’lerde hızlanan kümesel reformistleşme/parlamentaristleşme (örgütlerin önemli kısmındaki “siyasi Kürtleşme”yle ilişkili liberalizasyon, bir kısmındaki “re-Kemalizanizasyon”/ “ulusalcılaşma”), 19 Aralık…

Fakat, “aramızdaki nefret” sadece bunlarla açıklanabilir değil. Ve eğer bir toplam olarak bu kadar kötü durumdaysak herkesin payına düşen en az bir “kötü iş” var demektir. Zira, emin olabilirsiniz ki en “sekter”inden, en doğrucu Davut’una kadar tüm sol yapılar da bir “tıkanma” tanısı koyuyor.

Bu tıkanmaya çok sârih bir misal isterseniz, şunu söylerim; “bizim” dediğimiz üniversitelere bakın. 15 – 20. 000 öğrencisi olan okullarda örgütlü öğrenci sayısı yekunda 50. Öyle ki bütün solcu arkadaşları, oturup, “Kolektif’çi Tuğçe, EMEP’li Süleyman, Cepheli Timuçin…” diye parmakla sayabiliyoruz. Bir siyasi hareketin durumu daha ne kadar kötü olabilir ki?

Mirastan yiyoruz…

Yazının yavaş yavaş sonuna doğru gelirken size bana oldukça önemli gelen bir örneği daha vermek isterim. Somut bir veri olduğunu düşünüyorum ama katılır mısınız bilmem; ’80 sonu 2000 başı arası Türkiye’de en çok öne çıkan, en güçlü sol örgüt -sadece devrimciler değil, tüm yapılar dâhil- P-C’dir. Mâlum, 19 Aralık ve yedi yıl süren büyük ölüm orucu direnişinde örgüt ağır bir yara aldı ve belirgin bir biçimde zayıfladı. Fakat tüm bu süreç içinde Türkiye’de P-C’ye “rakip”/”alternatif” olacak illegal ya da legal bir yapı ortaya çıkamadı. Hareket, giderek küçülen solun içinde “en diri zayıf akım” olarak varlığını sürdürdü, son birkaç yıldırsa çeşitli şekillerde tekrar sürekli gündemde.

Yanlış anlaşılmasın, bu örneği vererek “ya Cephe’ye niye ‘alternatif’ çıkmadı” diye ahlanıp vahlanmıyorum ya da bunu söyleyerek bir P-C güzellemesi yapma muradında da değilim. Kaldı ki bu organizasyonu da eleştirmek için “oturduğumuz yerde”n, bir çırpıda aklımıza gelebilecek pek çok şey vâki, ama Allah’tan bu yazı bir P-C eleştirisi değil.

Demek istediğim -“devrimci demokrasi bitmiştir” diyenlere de selâm olsun- hep beraber küçülüyoruz ve kaybediyoruz, defanstayız, beklerimizse şu sıra pek iyi sayılmaz. İster örgütlü olalım ya da bir yapıya sempati besleyelim veya “bağımsız” takılalım, hiçbirimizin bu zaman diliminde pek övünülecek bir icraatı yok. Hiçbirimiz öyle çok güzel görünmüyoruz, kabul edelim. Kendi suretimize tapınmak ve her şeyden daha fazla birbirimizle uğraşmaktansa asıl sorunlara odaklanmak gerek.

Hep beraber bir partiye giremeyeceğimiz açık, buna gerek de yok fakat “temel azap”a ve “ortak düşman”a, asıl dertlere karşı “gevşek bir ittifak” kurmaya ekmek gibi, su gibi ihtiyacımız var.

“Halkımız”ın boş beleş tweetlerimize, duyar kasmalarımıza, “geçen yine direniyorum” selfielerimize ihtiyacı yok, üstelik “halkımız” bizim kendi aramızdaki sorunlarımızla da zerre kadar ilgilenmiyor.

Çözülmesi gereken acil sorunlarımız var bizim.

Bu sorunlara müdahale edebilmek için de Nejat’ın, “Uzun Hasan”ın, Ferit’in yüreğine ve aklına ihtiyacımız var, hashtag’lerimizi TT’ye sokmaya değil.

“Efkârım birikti, sığmaz içime”

Vesselâm…

www.sendika.org

http://www.sendika.org/2014/10/kimi-yazacak-tarih-bizi-mi-ismail-guney-yilmaz/