İsyanın Aritmetiğindeki “Eşittir” (=) Devrimcidir

Bu isyan tüm bunların sadece bir tanesi değil, toplamıdır.

“Haziran ayaklanması”, “Gezi direnişi”, “31 Mayıs halk hareketi”… İsyan, hiçbirinin yaşananı karşılayamadığını söyleyebileceğimiz çeşitli adlarla anılıyor. Zaten önemli olan verilen isim değil, isyanın ne olduğudur. Kimileri bu ayaklanmaya “orta sınıf isyanı” hatta “elitler hareketi” vesaire dese de, son birkaç on yılında kesifleşip, kurallarını sertleştiren neoliberalizmin ortada ve aşağıda yer alan sınıfları savurduğu yerlere dair doğru bir okuma yapmak gerekiyor. Kaldı ki, “Gezi’nin merkezinin merkezi periferindeki merkezi”ne dair yapılabilir diğer tüm tahlilleri bir kenara bıraksak dahi, ayaklanmanın en başından beri Alevi yoğunluklu “devrimci mahalleleri”n isyana pompaladığı yorulmaz enerji de bu pozitif ya da negatif “seçkinci” açılımları da, isyanın renginde habire bir “sevimlilik”, “muziplik” ya da “yeni/gepegenç olma”, “masumluk” gibi tartışmalı ögeleri belirginleştirme çabasındaki algı yönlendirmecilerini de bir ölçüde bertaraf etmekte. Onların bu yöndeki yaklaşımları, içinde belli belirsiz bir icazetçiliği de büyütmektedir, net.

Direniş ve isyan patlak verdiğinde, bunu başlatanlar devrimciler değildi, bambaşka bir odaktı. Fakat isyan kısa sürede büyürken devrimciler de akıp giden haysiyet ırmağına tereddütsüz eklemlendiler. Evet, devrimcilerin ya da genel olarak solun isyanın içindeki varlığı bir eklemlenmeydi, onlar direnişin öncüsü de, yönlendiricisi de olmadılar yahut olamadılar ya da belki olmak istemediler. Ancak, direniş ve isyana ayaklanmanın büyülü görkemini katıp, bunu süreklileştirebilen dinamikler de her şeye rağmen devrimciler ve sol oldu, bunu da görmek lazım. Devrimciler/sol, yarım asırda biriktirdikleri tüm geleneksel savaş tecrübeleriyle ve harekete geçirdikleri var olan bütün insan malzemeleriyle orada olmazsa olmaz bir unsur olarak başı dik durdular ve durmaktalar.

Yaşadığımız şey belki de dünyanın en heterojen karakterli isyanı, bu iç içe geçmişlik ve zembereğinden boşalmışlık hâli hareketin içine güzellikler de rahatsız edici bazı oluşları da ekledi, ancak isyandan kalanın ve sürenin kimi sorunlarla (1) birlikte güzellikler olduğu da söylenebilir.

Bu isyan kuşkusuz, daha önce hiç tadılmamış değişik ve yeni bir duyguydu ve böyle büyüdü.  Bu isyanla bir araya gelmeleri mümkün görünmeyen nice yapı ve birikim “zorunlu” ve gevşek bir “ittifak” oluşturabildi. Müşterek kavganın sadece Kürt halkası “temsili” bazı kişi ve gruplar dışında eksik kaldı. Bu eksiklik kimilerinde “böyle ayrılık olmaz” ritminde bir özlemi, kimilerinde çeşitli açılardan bir rahatlamayı ya da sevinci, kimilerinde de kızgınlığı içinde olunan duygular hânesine iliştirdi. Otuz yıllık savaşından artık bir sonuçla çıkabilmek için devletle masaya oturmuş ve sadece Kuzey özelinde değil, diğer parçalarda da yarınlarının belirleyicisi olacak çok mühim ve özgül bir süreçten geçen yurtsever hareketin isyana umulan büyük gücü ve yıkıcı öfkeyi katamaması eleştirilebilir olmakla birlikte muhakkak anlaşılabilir bir durum. Burada, yani Kürt emekçi yığınlarının genel ayaklanmaya katılamamasından dolayı yurtsever hareketin hafif bir “mahcubiyet”  duyduğu da açıktır (2).

İsyanın Bileşenleri

Mağdur + mazlum… İsyanın içindeki iki temel “sınıf” bunlardır. Mazlum elbette ki aynı zamanda mağdurdur da, mağdur da aynı zamanda mazlum da olabilir, ama biz bunları bu yazıya özgü gösterenler olarak kullanacağız.

“Mağdurlar” başta,  AKP’nin iktidar döneminde “çağdaş” yaşam tarzlarına ve kültürlerine, sahiplendikleri değerlere -Mustafa Kemal, cumhuriyet, laiklik…- tecavüzden ve elbette ki politik hegemonilerini yitirmiş olmaktan dolayı rahatsız olan insanlardır. Bunun dışında bu süreçte “politize” olabilen ’90′lar doğumlu gençler, çevreciler ve taraftar grupları da tasnifin bu yakasına dâhil edilebilir. Taraftar grupları dışında bunların hepsi için bir “orta ya da üst sınıflar” vurgusudur gidiyor, böyle bir ekonomik sınıf tahlili olmaz, bu insanların içinde hâli vakti yerinde olanlar gibi fakirler de vardır, ne ki bunlar mazlum kimliklerinden ziyade “mağdur” kimliklerini öne çıkarmış olsunlar.

Mazlumlar ise sadece bir dönem özelinde değil, tarihin akışının düze çıkamadığı her dönemde mağdur olan yoksullardır. Çoğu gecekondu mahallelerinde yaşayan ve sol yapıların etki alanında olan bu kitlelelerse isyanın bir diğer önemli bileşenidir. Cinsel ya da etnik/dini kimliklerini öne çıkarıp alanlara koşanların durduğu yer ise mazlum ve mağdur arasında geçişken bir pozisyon işgal ediyor.

İsyanı İkonları ve Sembolleri Anlatıyor

Ayaklanma sırasında devlet şiddetiyle öldürülen insanların hepsi emekçi ya da emekçi aile çocuklarıdır. Bu, isyanın neliğinde başlı başına önemli bir veridir. İsyanın birbirine benzemeyen hemen hemen tüm  siyasal unsurları ölen bu insanları “şehit” diye anıp, burada da ortaklaşmaktalar. Ancak yine de yitirilen her insanı kim ya da neci (CHP’li/TGB’li, Kürt yurtsever (3), Alınteri taraftarı, SODAP’çı…) diye ayırmadan tereddütsüz sahiplenenler tüm parçalarıyla soldur, bunu da bir kenara yazmış olalım.

Şehitler”, bu isyanın ikonlarıdır, onlar unutulmaz birer kahraman olarak mazlumların dövüş tarihine adlarını işlediler, artık ayaklanma için sarf edilen hiçbir söz  muhakkak onlar anılmadan kurulamayacak, zira onlar isyanın en büyük bedelleri de oldular. Ayaklanmanın en önünde devrim için canlarını vermiş olan bu gençlerin Ethem dışında -kaldı ki Ethem de “örgütlü” değildi- hiçbirisinin klasik politik/militan figürler olmaması -zaten ikisi henüz on dokuz yaşındaydılar- tersine daha “sıradan” insanlar olması da isyanın ruhu açısından önemli bir gösterendir.

İsyan ikonları dışında sembolleriyle de anlatılabillir. Polis şiddetine maruz kalan ve dünya basınında da başkaldırının simgesi olarak servis edilen “kırmızılı kadın” ve “TOMA’nın tazyikli suyla müdahalesine göğüs geren güzel kadın” fotoğrafları isyanın “modern” yüzünü, bileşenindeki alışılageldik olmayan çeşitliliği işaretler. Bir diğer ünlü kare olan el ele koşan BDP ve Mustafa Kemalli Türk bayraklı gençle, onların biraz ötesinde polislere karşı bozkurt işareti yapan adam da hem eylemlerdeki anasır karışmasına hem de birikip, birleşen öfkelerin birbirlerine karşı “ön yargıları”nın kırıldığı noktalara delalet.

Otoyolu kapatıp Gazi’den Gezi’ye yürüyen on binler, devrimci hareketin isyandaki enerjisine ve kuvvetine, köprüden kıtalar arası yürüyüş yapan insan kalabalığı büyüyen hareketin “Türkiyelileşmesine”, kullanılan keskin mizah sadece politik anlamdaki bir yeniliğe değil aynı zamanda kitlelerin korkusuzlaşmasına, duvarlardaki ve sloganlardaki küfürler de hem bu yığınsal hareket içindeki lumpen tabakanın yoğunluğuna -buna binaen hareketin “halklaşması”na- hem de isyanın bir anda tüm öfke ve çılgınlığıyla patlamış feveran hâline, örgütsüz tarafına, hedefi net olmayan yönlerine birer örnek.

Direnişin kalelerinden birinin Antakya olmasının ve öldürülen gençlerden üçünün Antakyalı olmalarının da hem devletin kesifleşen Alevi düşmanlığına karşı nefret patlamasını; hem de T.C.’nin izansız Suriye politikasından dolayı Arap Alevi halkının duyduğu hoşnutsuzluğun aldığı serhildan evresini simgelediğini de unutmadan yazalım.

Bu isyan tüm bunların sadece bir tanesi değil, toplamıdır.

Retle Başlayan İsyanın Son Durağı Devrimdir

AKP, hatta daha çok Erdoğan karşıtlığıyla gelişen isyan, ne sadece çevreci, ne sadece laisist ne de sadece solcudur. Karşı karşıya olduğumuz şey, bunların hepsinin ve daha fazlasının kibirli bir “tek adam“a karşı öfkeyle sembolize olup toparladığı milyonların acılarının tevhididir.

Bu isyan yeni, yenilikçi ve yenileyendir. Haziran ayaklanmasıyla sol, örneğin bayrak ve din fobilerini büyük ölçüde aşmış, eksikliklerini, eskiyenlerini ve yanlış yaptığı yerleri kavrayabilmek için bir fırsat, besleyici bir zemin kazanmıştır. Bununla koşut olarak, devrimcilerle, sosyalistlerle teması olmayan geniş yığınların sola karşı tutum ve yaklaşımlarında olumlu yönde algı kırılması  az çok bu isyanın getirdiği yeni durumla gerçekleşebildi.

Gezi direnişi sayesinde ekoloji, kent yaşamı ve türlerin eşitliği mücadelesinin kenarda duracak, “yedek”, önemsiz, “üzerine konuşulmak zorunda olunduğu için ara sıra sözü edilen” bir tali  mesele olamayacağı, bu mevzuların Türkiye gibi karış karış talan edilen ve üstelik kültür seviyesi de düşük olan bir ülkede kavganın temel ödevlerinden biri olduğu da anlaşıldı ya da öyle olduğunu umuyoruz. Yani andığımız, hayatı birebir ilgilendiren bu konular “liberterler”in hobi alanlarına bırakılamayacak kadar önemli.

Ayaklanma ve direniş haftalar süren ve bir aradan sonra yeniden alevlenen kinetiğiyle ve memleketin üç büyük kentinin meydanlarını ele geçiren gücüyle üstelik bir anda olabilmesiyle mazlumlara moral aşıladı. Devrim, bir ihtimal olarak insanların kafasında barikat başlarında nöbetleşilen geceler boyunca somut bir biçimde, 75-80 arası dönem dışında ilk kez ve belki de daha güçlü bir biçimde bu sayede belirebildi.

Günbegün yaşanan zulümle solun dışındaki çok daha fazla insan da Kürt halkıyla duygusal bağlar kurabildi ve müesses nizamın kendinden olmayan herkese karşı stabil şiddetini kavramaya başladı.

Barikat tepelerinde dalgalandırılan gökkuşağı bayraklar sayesinde daha önce eşcinselliği bir hastalık diye gören pek çok insan cinsel yönelimlerle ilgili fikir değişiklikleri yaşadı.

Direnişin insan ve militan meşruiyet kazandıran etkisi solu güçlendirdi ve morallendirdi. Saydıklarımızın hepsi bu isyanın kazanımlarıdır ve ayaklanmanın, direnişin önce algılarda yarattığı devrim, gelecek devrimin yapı taşı diye okunmalıdır.

Bugün, beslediği canavarı daha da hoyratlaştıran kapitalizm sayesinde zengin ve yoksul arasındaki makas iyice açılmış, “orta sınıf” eriyip, büyük oranda güvencesizleşip, proleterleşmiş, düzen ve aşağıdakiler arasındaki çelişkiler daha fazla sertleşmiştir. Gelecek devrim de işte bu “yeni ile kadim proletarya”nın müşterek isyanıyla zafere ulaşacak.

“Gezi” bunun fizibilite çalışmasıdır.

 

(1) İsyan içindeki kitlelerden bazılarının liberal/liberter, lumpen ya da şoven eğilimleri direniş ve isyan açısından sorundur. Sürekli “provokasyon” retoriği yapan, devrimci mahallelerdeki direnişi görmeyen, devrimcileri tıpkı hükümet gibi “marjinal” diye yaftalayan icazetçi kafayla bizim anlaşabileceğimiz noktalar oldukça az. ODTÜ kalkışması ve yoksul mahallelerdeki intifada ile başlayan Eylül isyanıyla direnişin karakterindeki devrimci damar güçlenip, sivrilmiş, insiyatif alanların çoğunda devrimci harekete geçmiş, liberal/liberter unsurlar ise -zaten epeydir gerilemiş durumdalardı- silinmeye yüz tutmuştur. Geçtiğimiz günlerde gördüğüm ve mealen “biz Gezi sürecinde her akşam Tuzluçayır’dan Kızılay’a yürümüştük, şimdi Taksim nerede?” tweeti, solla liberal/liberterler arasındaki algı ve tutum farklılığına iyi bir örnek olsa gerek. Tuzluçayır’dan sonra Taksim’de de barikatlar kurulsa da orada ve çevresinde direnenler yine devrimciler olmuştur.

Ulusalcılar meselesine gelirsek, burada kast edilen açıkça Kürt ve sol düşmanlığını siyaset edinmiş olan kesimler. Yoksa eline Türk bayrağını alıp panzer karşısına dikilen ortalama bir “Türk” başımızın tacıdır, tıpkı solcunun, anarşistin omuz başında zulümle savaşan ve “mülk Allah’ındır, kahrolsun kapitalizm!” diyen bir Müslüman gibi.

Lümpenler meselesi ise geniş katılımlı bir isyanda karşılaşılması kaçınılmaz olan daha aşılabilir bir sorun.

(2) Kürt yurtsever hareketi, “barış süreci”nde devletle sık gerilimler yaşasa da bugüne dek verdiği sözü tuttu, ancak şu an bakıldığında hâlen bu işin nereye varabileceği kestirilemiyor. PKK’nin “barış/çözüm süreci”ndeki yeriyle ilişkili bir biçimde “Gezi direnişi”ne “resmen”/”küme hâlinde” dâhil olmayarak mesafeli durması onun tabanının isyana sempatiyle bakmadığını göstermez. Zira Kürt hareketi çok geniş ve büyük olsa da temelde bir yoksul işçi/köylü hareketidir. Ayrıca direniş başladığında Kürt hareketinin kimi unsurlarında hâsıl olan “süreci baltalama girişimi” ve “ulusalcı hareket” tanımlamaları ile  -PKK’nin devrimcileri küçümseyen klasik üslubunun bir devamı olarak- direnişi küçümseyen yaklaşımları kısa zamanda aşıldı. Tek başına bu bile önemlidir.

Karayılan’ın son açıklaması da bunlardan vâreste değildir;http://www.sendika.org/2013/09/kck-kurt-halki-demokrasi-guclerinin-yanindadir/

(3) Medeni bir “Gezi direnişi şehidi” değil, fakat aynı süreçte yine devlet terörüyle yaşamını yitiren Kürdistanlı bir genç. Solun Medeni’yi “ayrım yapmadan” sahiplenmesi gerek sembolik, gerekse de duygusal açıdan anlamlı.

 

Fraksiyon.Org – 16.09.13/Hasköy