İstibdat ve istikbal

Karanlıktan bahsetmek karamsarlık anlamına gelmez.

 

Karanlıktan bahsetmek karamsarlık anlamına gelmez.

Türkiye’de karanlığın hâkimiyeti biteviye kesifleşirken, ondan beslenen ve onu besleyen cehalet, iktidarını her geçen gün bir adım ileriye taşıyarak, tekliğini tahkim ediyor. Fikir düşmanlığıyla birleşen rant müştereki, farklı düşünüp, başka yerde (temiz) durmak isteyene hiçbir minik alan bırakmamacasına saldırıyor. Burada parantez içine aldığımız “temiz”in altını çizmeliyiz. Rejim, kudretinin doruğunda öyle sarhoş ki, isyanla ona karşı gelene değil sadece, ondan en azından yalıtık durmaya çalışana da yaşama hakkı tanımıyor.

Türkiye’nin “Batı”sında ya da Kürdistan’da, sanatta ya da futbolda, yargıda ya da siyasette, akademide, medyada, çalışma hayatında onlar gibi düşünmeyen herkes bir yudum özgürlüğe hasret. İktidarın kabarık “hainler” listesi her geçen gün yeni “cüzzamlılar”la güncellenirken, kendine bir hareket sahası yaratamayan – en geniş anlamda – muhalefetin depresyonu amansızlaşıyor.

Ki bu muhalefetin içinde, kendini muhalefetten sayıp, en kritik anlarda şovenizm ve hamaset dairesinde iktidarla bütünleşip, ona kan pompalayan gruplar da epey hacimlidir. Hatta seküler soslu milliyetçiliğini “solculuk”, katıksız Kürt hasımlığını ise “anti – emperyalizm” varsayan “yamtarlar” bile var bu “muhalefet”in içinde.

Türkiye siyasetinin geldiği nokta için ne acıklı bir tablo.

Küçük pürüzler dışında yeknesak bir görünüm arz eden bir iktidar bloku karşısında, birbirine düşman fakat yeri gelince içinden iktidar dostları çıkaran bir muhalefet bulamacı.

Oysa 15 Temmuz sonrası büyüyen baskı ağı karşısında, onun sonuçlarından biri olan muhreç emekçiler meselesinden – en temel motivasyon olan – ekmek kavgası ekseninde bir çıkış bulunabilirdi. İhraçlar iki olgudan birine sebebiyet verecekti: 1- Daha fazla sinme, 2- İsyan için yığınak. Netice birincisi oldu.

İhraçlara karşı etkin direniş, kelimenin tam anlamıyla bir avuç ve hemen hemen hepsi Halk Cephesi taraftarı olan emekçilerden geldi yalnızca. Yalnızlığa ve azlığa karşın – Nuriye ve Semih tutsak alınmadan hemen önce Yüksel’de bir kitleselleşme eğiliminin açığa çıktığını da es geçmeyelim -, mezkur Hareket’in alamet-i farikası olan bu “inatçı” ve “ısrarcı” eylem biçimleri aslında geniş bir etki de yarattı. Bu etkide Nuriye ve Semih’in açlık grevlerinin yeri semboliktir.

Fakat direniş, Türkiye gündeminin üst sıralarına yükselmiş olsa da, soldan, sendikalardan, DKÖ’lerden alamadığı destekle, bugün – hâlâ aynı kişiler tarafından korsan basın açıklamaları, oturma eylemleri biçimiyle sürdürülmekle birlikte – gözler, dikkatler önünde olmaktan uzaktır. 15 Temmuz’dan bu yana yüzlerce taraftarı ve üyesi tutuklanmış olan Halk Cephesi’nin kendisi de bu eylemlere kitlevî destek sunabilecek güçte değildir.

Bu direnişlerle ilgili solun içinde bir tartışmanın cereyan ettiğini de biliyoruz. Solun geri kalan kesimleri andığımız direnişlere “saygı duymakla” birlikte, biçimi onaylamadıklarını söylemişlerdir. Bu sol ideolojinin renkleri içinde değerlendirdiğimizde anlaşılabilir bir gerekçeydi aslında. Fakat solun öteki bölüklerinin bu açlık grevi ve – her gün polis dayağıyla gözaltına alınarak yapılan – oturma eylemi/ basın açıklamalarına alternatif herhangi bir direnme biçimi yarat(a)madığı da sanırım herkesçe sabittir.

Muhalefetin geniş sahasında gelişebilme istidâdına, potansiyeline sahip olan Haziran ve Halkevleri, sosyalist sol kampta hükümetin dikkatini bizzat çeken ve hükümetçe özel olarak yönelinmiş iki hareket olarak, bu süreçte şimdilik bir mahreçten yoksun kalarak kendi potansiyelerinin gerisine düşmüş durumda. Bir başka potansiyel ifade eden örgüt TKP de kendi içindeki bölünme, kavga, tartışma ve arayışlarla etkisizleşmiş, sönümlenmiş vaziyette. P-C dışındaki illegal sol örgütlerinse Rojava hâriç bir gündem ve ilgi alanları – fiiliyatta – yok görünmektedir.

Rojava’daki pratik bu örgütleri lojistik ve askerî mânâda şüphesiz besliyorken, ideoloji ve kitle bağları alanında – emperyalizmle ilişkiler, “Türkiye dışılaşma”/ Türkiye’de hareketsizlik – çeliştirip, zayıf düşürmektedir.

“Radikal” muhalefetin en güçlü odağı durumundaki Kürt hareketinin cesametli tabanıysa “onca olan bitene rağmen” suskunluk sarmalında teşrik-i mesaidedir. Daha önceki yazılarda belirttiğim gibi bu salt ağır baskının yarattığı buhranla ilgili değil, hendek savaşları sürecinde PKK’ye yönelik bir tepkinin, “küskünlüğün” vücuda gelmiş olmasıyla da ilgilidir. Kürt halkının ilk defa korkunç bir tasallutlla yüz yüze olmadığını biliyoruz.

Kürdistan’daki bugünkü görünüm Hareket‘sizliktir.

Gezi ayaklanması sürecinde, bilhassa gençlik kesiminde radikalleşme gizilgücüne kısmen eğilimli olduklarını gördüğümüz ve AKP karşıtı harekette hiç değilse sistem içi düzlemde etkili olabilecek Kemalistler ise şu an Afrin katarındadır. Gururla baktıkları Cumhuriyet’in bütün değerlerinin ayaklar altı edilmesini, yarattığı tüm birikimin yağmalanmasını sadece izliyorlar. Ne diyordu Engels: “Bugün şovenist olan her Rus, er ya da geç Çar karşısında diz çökecektir.”

Bu istibdaddan ve nevrozdan daha iyi bir istikbale doğru bir harita nasıl çıkarılacak? Artık neredeyse “bir kültürel küme” olmayı ifade eden soldan, yeniden bir politik güç ne şekilde ortaya çıkarılacak? Karanlıktan bahsetmenin karamsarlık anlamına gelmediğini söyledik.

Türkiye’deki sosyal, siyasî, ekonomik şartların devrimci bir güce gereksinme yarattığı çok açık. Düzen içi siyaset tıkanma trendindedir. Devrimci, sol siyasetin baskılanması ve baskı karşısında yol açamaması, geri çekilmesiyse onun yürüyebileceği bir yol olmadığı anlamına gelmiyor.

Odağa emeğin kavgasını, yoksulların örgütlenmesini, yoksulları gericilikten, milliyetçilikten geri kazanmayı alan ve “merkez”lere benzemeye dayalı tüketici, nafile çabayla duran değil, “merkez”lerden kopuşla ilerleyen radikal bir siyaset gerekiyor. Solun kendisi olması gerekiyor. Buna da eskiye takılı kalmadan, dünü taklit etmeden, geçmişin olumlu, ön, ufuk açıcı bakiyesini omuzlayarak, bugüne ve yarın için agresif bir aksiyonla girişmek elzem.

İkinci Paylaşım Savaşı dönemine benzer bir “aşırılıklar çağı” içindeyiz. Bu çağ hem ülkemiz; hem de dünya için öngörülemez depremlere, değişimlere gebe. Sabit durabilecek çok az şey var. Alt üst olan/ olacak bir dünyada sol kendi yıkıcı ve yapıcı özüyle, ideolojik netliğiyle durmalı ve vurmalı.

Gelenekten geleceğe doğru bir yol inşa edilebilir. İnşa için kılavuz yine Mahir’in elinde.

Kopuş çözer.

İsmail Güney Yılmaz