İskoçya: “Gelecek Kaygısı” Kazandı

Bu yarı-bağımsızlığı, tam bağımsızlığa dönüştürme olanağı yolundaki ışığı, Cameron ve Salmond arasında 15 Ekim 2012’de imzalanan Edinburgh Antlaşması yakacaktı. Bu sayede geçtiğimiz ay yapılan bağımsızlık referandumu mümkün olabildi.

Sonucu, özellikle Avrupa’da ulusal sorunlarıyla meşgul olan ülkelerde merakla beklenen İskoçya bağımsızlık referandumu “birliğe devam” tercihiyle sonuçlandı. Uzun süredir, bir ankette “evet” birinci çıksa, başka bir ankette “hayır”ın önde görünmesi bir belirsizlik yaratırken, sona doğru “bağımsızlığa evet”in önde çıkacağı yönündeki kanaatin güçlendiği gözlemlenebiliyordu. Bu kanaatin güçlenmesindeyse bağımsızlık yanlısı İskoçların sokaktaki gözle görülür gücünün etkili olduğu herhâlde yadsınamaz.

Fakat, netice olarak, 18 Eylül günü gelip çattığında sandıklardan % 55,4’le “hayır” oyu çıktı. İskoçya’nın en büyük kenti Glasgow’da da önde çıkan evet oylarıysa % 44.6’da kaldı. Tarihi önemi büyük olan referanduma katılım oranı ise, hem Birleşik Krallık için, hem de Batı Avrupa için rekor düzeydeydi: % 84.6.

3 milyon 619 bin 915 geçerli oyun kullandığı referandumda bağımsızlık yanlılarının, 32 seçim bölgesinin sadece dördünden zaferle çıkabilmiş olması ise, birlik yönündeki tercihin ne kadar güçlü olduğuna bir delalet. Bu sonuçlardan sonra İskoçya Başbakanı Alex Salmond’un görevinden istifa ettiğini de ekleyelim.

“İskoçya iyi düşündü”

England_-_Scotland_border_-_geograph.org_.uk_-_477405

Daily Mail Manşet

Yukarıdaki ara başlık, İngiliz gazetesi Daily Mail’in referandum sonrası manşeti. Manşet, Kraliçe’nin İskoçları “daha dikkatli düşünmeye” davet eden son açıklamasına bir gönderme olmasının yanı sıra, sonuç için de iyi seçilmiş bir “spot özet”. Referandum sonucunun başka önemli bir anlamı da İrlanda’nın 1922’deki bağımsızlığından itibaren sürekli toprak kaybeden Birleşik Krallık’ta, bu “kayıplar”a ilk kez “dur” denmiş olması. Bu, Birleşik Krallık eliti için de, iktidardaki Muhafazakâr Parti ve Başbakan Cameron için de hem rahat bir nefes alma şansı; hem de mühim bir koz.

Hazır biraz ucundan tarihe girmişken, burada İskoçya ile ilgili aktarılan ve kısmen hatalı olan bir bilgiye de değinmek farz. İskoçya referandumuyla ilgili okuduğum her yazıda, İskoçya’nın 1707’den beri (307 yıldır) İngiltere’ye bağlı olduğuna değiniliyor. Hâlbuki verilen tarih, yalnızca resmi iltihakı imler (Birleşme Yasası). İskoçya’nın İngilizlerle bağımlılık ilişkileri bilhassa 12. yüzyılın sonlarından itibaren başlamış, 1603’te, İngiltere kraliçesi olan ve vâris bırakmadan ölen I. Elizabeth’in akrabası İskoçya kralı II. James’in İngiltere ve İskoçya taçlarını birleştirmesiyle somutlaşmıştır. Bu tarihten sonraki “İskoç bağımsızlığı” salt kâğıt üzerinde ve tuhaf bir “bağımsızlık”tır.

İngiltere’nin pek nâmlı olan asimilasyon politikaları ve İskoçları kendi kendini yönetemez hâle getirme plânları, direnişlerle ve ayaklanmalarla yanıtlansa da başarıya ulaşmıştır. Öyle ki, bugün İskoçça (Gàidhlig), oldukça geniş eğitim ve yayın haklarına, hatta kısmen de yönetim ve din dili özelliğine sâhip olmasına karşın, 5 milyondan fazla nüfusu olan İskoçya’da sadece 57.000 İskoç’un İngilizce ile birlikte anadilidir -2011nüfus sayımı verisi. 1981’den itibaren tek dili İskoçça olan İskoç yoktur (1971’de 477 hâlâ kişi vardı). Ayrıca 87.000 kişinin de az çok İskoççayı konuşup, anlayabildiğini de ekleyelim-.

Ancak, İskoçların yukarıda değindiğimiz dilsel, kültürel ve en önemlisi yönetimsel haklarını kazanmaları da doğrusu pek kolay olmadı. Uzun yıllar İngiltere’ye tam bağımlı olan İskoçya’da özerklik için en önemli adım, 1978’de Birleşik Krallık’ta “devolution” (yetki devri) yasası gündeme gelince atıldı. Bu “yetki devri” meselesi, İskoçya’ya (ve Galler’e) özerklik verilmesi için bir referandum yapılmasını olanaklı kıldı. 1 Mart 1979’da gerçekleştirilen referandumun sonucunda İskoçya’da özerklik için % 51 oranında “evet” oyu çıksa da, konulan kural gereği, evet oylarının toplam seçmen sayısının % 40’ını geçememesi sebebiyle ülkenin statüsünde bir değişiklik gerçekleşemedi.

Ancak, bu referandum sonucu yine de İskoç milliyetçilerinin elinde merkezi hükümete baskı için önemli bir silâh olmaya da yeterliydi. Nitekim 1997 yılına gelindiğinde yapılan yeni özerklik referandumunda İskoçya halkı bu kez % 74’le “evet” dedi. Üstelik, katılımın % 61 olduğu bu referandumla İskoç parlamentosu, merkezi hükümetin yanısıra vergilerde söz sâhibi olabilme hakkını da -referandumda sorulan bir başka soruya % 63 oranında evet oyu çıkmasıyla- kazandı. Bu İskoçya parlamentosunun geniş yetkilerle donatıldığının ve İskoçya’nın artık yarı bağımsız bir ülke olduğunun da ilânıydı.

Bu yarı-bağımsızlığı, tam bağımsızlığa dönüştürme olanağı yolundaki ışığı, Cameron ve Salmond arasında 15 Ekim 2012’de imzalanan Edinburgh Antlaşması yakacaktı. Bu sayede geçtiğimiz ay yapılan bağımsızlık referandumu mümkün olabildi.

Fakat, sonuç İskoçya’nın Birleşik Krallık’la yoluna devam etmesi yönünde oldu. Ama, burada, çıkan “hayır” sonucuna karşın, İskoçya Parlamentosu’nun, -İngiliz vaadleri eğer yerine getirilirse- yetkilerinin daha da artacağının altını çizmeliyiz. İskoçya yeraltı kaynaklarında paya sâhip olacak, yerel parlamentonun mali konulardaki yetkileri daha çok artırılacak, İskoçya’daki belediye başkanlarına ve meclis başkanına, Londra belediye başkanıyla aynı yetkiler verilecek vs… Çoğu “son dakika”da yapılmış bu vaatlerin de İskoç halkının “hayır”ında belirleyici olduğu yadsınamaz.

Bu vaatler, İskoç halkının çoğunun kafasındaki çelişkileri birlik yönüne bükmüştür. Zira gönlü bağımsızlıktan yana olan İskoçlar dâhil, herkesin olası bağımsızlık durumunda geleceğin ne olacağına dâir kuşkuları vardı. Hatta Salmond bile, bağımsızlıktan sonra Birleşik Krallık’taki merkez bankasıyla ilişkilerin sürdürülmesinden ve sterlin kullanımının devamından yana eğilim bildiriyordu (İngilizler buna sıcak bakmıyorlardı). Ekonomi kaynaklı bu tip psikolojik med-cezirler bir yana, yine AB’de “eğer İskoçya bağımsız olursa, müzakarelere diğer ülkeler gibi baştan başlar” yönündeki fikrin güçlü olması ve Obama’nın “bölünmez Birleşik Krallık”tan yana açıkça fikir belirtmesi de, milliyetçi İskoçların, kimi bir hayli cezbedici olan vaadlerini toplumun önemli bir kesimi nezdinde boşa düşürmüş oldu.

Netice olarak “her şeye yeniden başlamak”, olası büyük sıkıntılarla ulusça baş etmeye çabalamak ve “5 milyonluk küçük bir ülkenin vatandaşı olmak” tercih edilmedi. Çoğunluk, iç ve dış baskılanımlar sonucunda, “hem bayrağımız, parlamentomuz, milli takımımız var, Şampiyonlar Ligi ve UEFA Avrupa Ligi’ne de temsilcilerimizi gönderebiliyoruz” diyerek “macera”ya hayır dedi.

Ya da “viski ve petrol gelirleriyle her türlü geçinebilecek” bir ülke düşlenmedi.

Mesele sayı 94 Ekim ’14