İntibah ve ittifak

Boranda ilerleyebilmek, omuz omuza durabilmekle mümkün. Faşizmin hedefinde olanlar ve hedefinde faşizm olanlara bir intibah, bu intibaha da bir ittifak lâzım.

“Düştü”, “gitti,” “bitti”, “bitiyor” derken, AKP, tarihinin en güçlü dönemini yaşıyor. Ya da gücünü en çok gösterdiği dönemi.

Buna karşın sol sosyalist muhalefette ise bir atıllık ve etkin reaksiyonsuzluk hâli hâkim.

Kürdistan’daki işgal ve tasfiye operasyonu biteviye şiddetlenirken ve ülkeden Suriye benzeri fotoğraflar timeline’larımıza akarken, sürekli “Batı”nın sessizlikle itham edilmesi de epey tartışma nesnesi olabilecek bir konu.

Hangi “Batı”ya kızıyoruz? Bir bütün olarak gayri-Kürdistanî kamuoyuna mı; yoksa salt solculara, demokratlara mı? Her iki durumda da mevzu bu kadar kolay işaretlenebilecek bir şey değil.

Yani Konya’daki, Ankara Katliamı’nda yaşamını yitirenler için yapılan saygı duruşunu ıslıklayan faşist kalabalıklarla, “serhildan jiyan e” dinleyen bir “Batılı”yı aynı kefeye mi koyup yapıyoruz sitemimizi?

Ya da “Batı”daki suskunluğu eleştirirken, Kürdistan’da aslında topyekûn bir direniş-ayaklanma durumu olmadığını ne kadar teslim ediyoruz? Kürdistan’daki direniş de saldırı olan yerlerde verilen karşı savaştan ibaret. Bu karşı koyuşun da tam anlamıyla “halklaşmış” bir mücadele olamadığı da açıktır.

Burada söylemek istediğim, benim, Türkiye ve Kuzey Kürdistan muhalefetinde genel bir moral gerileme ve direnç+motivasyon+refleks eksikliği olduğunu gördüğümdür. Üstelik Kürdistan’daki savaş ve direniş, Kürt ulusal kurtuluş hareketi içindeki sınıfsal çelişkileri de gitgide keskinleştiriyor.

Bir ayrılık ve parçalanma olacağını henüz imâ etmesek de, yükselme trendini 12 Eylül’den iki sene önce yakalamaya başlayan, faşist darbeden sonra da Kürdistan’da tekleşip, hızla devleşen PKK, hemen hemen bütün Kürdistanî eğilimleri de dolayısıyla yutup, kendi içinde birleştirmiştir.

Bu, ulusal varlıktaki zıtların ittifakına dayanan birlik, belirli dönemlerde doğal olarak gerilim ve zafiyetlere sebep olacaktır. Oluyor da. Söz konusu zaafiyetler Kürt hareketi içinde daha büyük çatlaklara da yol açabilir. Büyük siyasî hareketlerde tabanın bazı unsurları her zaman kaygan zeminlerde oynar. Üstelik ilgili siyasetin kendisi de önderliği ve kurmaylarıyla, pek çok konuda öyle çok da net bir hat çizen bir varlık değilken.

Gelelim “Batı”ya dâir olan eleştirilere. Bu eleştirilerin genel olarak bakıldığında haklı olduğunu elbette söyleyebiliriz ancak bunların yine geneli; aşırı bir torbada tasnif edici, biraz ajitatif ve kısmen kör.

Bir kere “Batı”nın “sol”dan gayrı kamuoyuna vicdan çağrıları yapmanın pek bir anlamı yok. Azınlık bir kısım Atatürkçü, politik Müslüman ve liberal dışında, bu çığlıklara kabartılacak bir kulak mevcut değil. Bu, tarihî olarak aklen ve ruhen iğdiş edilmiş bu coğrafyanın ne yazık ki gerçeğidir. İstanbul’da, İzmir’de, Manisa’da çok büyük “savaşa hayır” mitingleri olmayacak. “Kürdistan Kürt halkınındır” gibi yürüyüşleri ise sadece -Kürt hareketiyle de arası bozuk olan- Halk Cephesi yapacak mesela. O da gücü yettiği kadar. Bu…

Yani Kürdistan halkının onur mücadelesine yine yerden yere vurulan soldan başkası omuz vermeyecek. Sola çakmak bir tür haz nesnesi hâline gelmişse de hakikat bu.

Burada bu omuz veriş tarzının kudreti, gücü, sıklığı vesaire gündemleştirilip, eleştirilebilir elbet. Kürdistan’da bu denli büyük bir vahşet yaşanırken, Batı’daki demokrat kamuoyunun sürekli ve etkili eylemler örgütleyemediği son derece sârih.

“Solun gücü ne ki?” diye sorulabilir. En azından hâlihazırdaki tablodan daha kuvvetli olunduğu aşikâr.

Fakat, biz, solu bu atıllık dolayısıyla eleştirirken kimi eleştirmiş oluyoruz? Sosyalist hareketin çok büyük bir kümesi zaten ya HDP’nin içinde (ESP, SYKP, Devrimci Parti, SODAP…) ya da onunla çok yakın müttefik (bunların çoğu önce saydıklarımızdan daha “büyük” yapılar: Halkevleri, DHF, Partizan, EMEP, Alınteri…). Yani HDP’ye oy veren Kürtler, solcuları sessizlikle, tepkisizlikle, poplaşmış, hazır alıcılı bazı tümceler kurarak itham ederken, aslında kendi “partidaş”larına kızmış oluyorlar.

Öne çıkan diğer yapılardan Halk Cephesi, Haziran ve KP; HDP içinde yahut onun yakınında değiller. Fakat bunlardan Halk Cephesi ve Haziran, faşizmin saldırganlığına karşı Kürt hareketiyle kendi cephelerinde anlamlı bir dayanışma pratiği örme çabasındalar -HDP’yle ilişkiler anlamında, Haziran’ın kendi içindeki fraksiyonların level farklılıkları olduğunu da tek tek isim anmadan hatırlatalım.

“Sol”dan anladığımız eğer CHP değilse, durum budur. Kaldı ki CHP içinde de Kürdistan’daki savaşta yakınlığını -yine savaşı “doğru” bulmayan diğer CHP’lilerden daha az tereddütle- Kürt halkına doğru kuran ve pek etkili olmayan bir kitle de söz konusu.

Ya İttifak Ya Zulüm!

Zivistan‘dan (kış) bahara gidecek tek yol bir serhildan‘dır. Bu gerçek, yıllar önce “Tek Yol Devrim” şeklinde formüle edilmişti. Bugün pek çoğu bu tip sloganları bir tür “ilkellik”, olmadı nostalji olarak kodluyor. Oysa ki kurtuluşun şifresi hâlâ ve hep orada.

Ateş eden entelektüeller Mahir ve İbo’nun yazıp, eyledikleri; aşılıp, gömülebilir değil, geliştirilip, uygulanabilir yol göstericilerdir. Biz ise uzun yıllardır mahalle ve üniversitelerde, çoğunlukla mirastan yiyip, onu tüketmekle meşgulüz. Gereken ise üzerine koymaktır. Zira yolda yürüyemeyip, orada kurşun ve taş yağmuru altında kaldık.

Orada kalabilmek de bir kudret fakat kâfi değil.

Boranda ilerleyebilmek, omuz omuza durabilmekle mümkün. Faşizmin hedefinde olanlar ve hedefinde faşizm olanlara bir intibah, bu intibaha da bir ittifak lâzım.

Geç kalan uyanışın -zindanlarda, toplu mezar başlarında, iltica ellerinde- “BİZ”den kimseye bir faydası olmayacak.

www.sendika.org