İmamoğlu’nun zaferi, AKP’nin hegemonya zafiyeti ve solun krizi

Başka bir söz söylenemeyecekse, başka bir hareket olmanın da anlamı yoktur.

 

31 Mart seçimlerinin CHP’nin AKP’yi kılpayı geçtiği İstanbul ayağının keyfî/ “skandal” iptali sonrası, İmamoğlu’nun 23 Haziran’da yeniden tertip edilecek seçimi mağduriyet hissiyatının feveranı ve öfkenin sandıklarda patlaması marifetiyle çok daha rahat kazanacağı zaten öngörülüyordu.

Muhalif kafalarda sadece iki problem mevcuttu: 1- Seçim tekrarını kabulün AKP despotizmini meşrulaştırma işlevi görmesi. 2- Sabıkalı AKP’nin ve/ya parti devletinin seçime doğru ya da seçim esnasında bir provokasyon örgütleme ihtimali.

Birinci ihtimal, burjuva muhalefetinin CHP kanadı için bir soru(n) değildi. Tersine CHP’nin seçimleri kazanan adayları Erdoğan’la birlikte çalışma arzularını defalarca dile getirdiler. Sadece Akşener’in, iptal kararı sonrasında Kılıçdaroğlu’na boykot önerdiğini duyduk. Fakat, YSK’nın İstanbul seçimlerinin tekrarlanacağını duyurmasının ardından lâhzalık bir dalgalanmayı takiben muhalefet, sosyalistleri de kapsayacak biçimde bir karnaval havasına girdi ve adeta “kara haber” kutlandı (!).

En başından itibaren seçimin iptal edilme ihtimalinin yüksekliği ortada olduğuna göre CHP böyle bir durumda nasıl hareket edeceğinin kararını çoktan vermiş olmalıdır. Ve yine en başından beri olası ki boykot öne çıkan bir gündem maddesi olmamıştır. CHP’yle dirsek temasında olan/ onu destekleyen HDP, HDP’gil ve gayr-ı HDP sol grupların da bu yönde güçlü bir tartışması olmadı ve süreç boyu CHP’yle uyum içinde siyaset ettiler.

Kuvvetli basınca karşın oy vermeyeceğini açıklayan devrimci ve sol gruplarsa aktif bir boykota girişmedi, zaten böyle bir kudret de yoktur. Taban ve yakın – uzak taraftar kitlelerinin çoğunun gidip İmamoğlu’na oyu basıp geçtiğiyse sır değildir. Bu yeni bir durum da değil. Sadece belli siyasî anlarda alçalma ve yükselmeler gerçekleşir. Yoksa devrimciliğin en güçlü olduğu dönemlerde dahi geniş tabanın ciddi bölümü “ortak düşmana karşı” CHP’ye (son dönemde HDP’ye de) oy vermekteydi.

Akıllara takılan ikinci senaryo (provokasyon) da, alışılageldik belden aşağı vurmalar hariç gerçekleşmedi. Hatta iktidar partisi kendini ara ara açıkça “zavallı” durumuna bile düşürdü. “Öcalan mektubu” hamlesi de ters tepince İmamoğlu, Yıldırım karşısında ezici bir zafer elde etti. Böylece AKP’de 31 Mart’ta uç veren hegemonya zafiyeti (kaybı değil) bir miktar daha derinleşip, görünürleşti. Bu, epeydir hazırlanan AKP içi huruç hareketlerine de cesaret vermiş oldu. Neticede siyaset dengelerinde bir yeniden konumlanmalar ve “yeni” çıkışlar imkânı doğdu.

Süren ekonomik kriz, yıllardır toparlanamayan siyasî kriz ve S-400, Suriye, Kıbrıs gibi meselelerde yılan hikâyesine dönen dış politika krizi, Kürt meselesindeki muhtemel gelişmeler de söz konusu politik arayışlar, ayrışmalar, buluşmalar toprağını münbitleştirecektir.

Yine de “Erdoğan döneminin bittiği”, “AKP’nin artık kendini toplayamayacağı” gibi savlar son derece abartılıdır. Belki konjonktürel olarak değil ama elinde tuttuğu olanaklar, hâkim olduğu kitle göz önünde tutularak Erdoğan’ın, AKP’nin gücü, Erdoğan’ın Türkiye siyasetindeki yönlendirici, biçimlendirici enerjisi asla küçümsenmemeli.

Özelde İstanbul, genelde 31 Mart seçimlerinin muhalefet için bir moral kaynağı olduğu açık. Tüm olanakları elinde tutan parti devletinin propaganda ağına, baskı aygıtına karşın halkın ciddi bir bölümünün başka bir şeyi tercih edebilmesi de “başka türlü” muhalefetler adına bir miktar umut verici olmalı. Elbette bir zehir olan aldanmanın büyüsüne kapılmadan.

İmamoğlu’nu yönetime getiren kitlelerin birbirine hiç benzemeyen bir toplam olduğu – 23 Haziran’da Saadet’lilerin bile çoğunluğu CHP’ye oy verdi. AKP -MHP tabanından İmamoğlu’na kopan oy da bir önceki seçime göre fazladır- ve seçilen İmamoğlu’nun “biz”e hiç benzemediği aşikâr. Hatta İmamoğlu, partisine bile yer yer pek benzememektedir. Ortada olan, dinciliğe sevimli görünmeye çalışan ama AKP’den yumuşak, “kapsayıcı” ve daha demokrat duran, merkez sağdan liberal bir figürün iş başına geldiğidir.

Dolayısıyla solda sübut eden “funboy”luk düşündürücüdür.

Buradan başlığın diğer maddesine, solun krizine geçiyoruz.

Solun, Marksizmin krizi öteden beri çeşitli süreçlerde dillendirildi. Hatta “kriz”in bir süreklilik arz ettiği bile söylenebilir. Türkiye özelinde baktığımızdaysa en yakın ’90’ların sonundan ya da 19 Aralık katliamından itibaren, en uzak 12 Eylül öncesi bir iki yıldan bugüne sol sürekli bir krizdedir. Dönemleştirme sıkıntılı bir alandır, zira subjektif olabilmektedir. Burada da solun en güçlü olduğu 12 Eylül öncesi sürecin nasıl kriz dönemi olabileceği sorulabilir. Ancak gerek dünyada solun menfi durumu, gerekse de Türkiye’de solun devletin gücü karşısında güçten düşme trendinde oluşu, savaşı karşılayacak donanımdan yoksun olduğunun görünür vaziyeti, halkın “şiddet ortamı”ndan yılmışlığı gibi etmenler birer gerileme verisiydi.

’90’ların başına doğru solun Türkiye’de yeniden yükselmeye başladığı dönemde de, dünyada sol derin, yıkıcı bir krizin içindeydi örneğin. Farz-ı misal, Devrimci Sol’un eylemlere girişip, taban tutmaya başladığı ve devletçe PKK’den sonraki ikinci “çıban” diye görüldüğü yıllarda, dünyada “Berlin duvarları” yıkılmaktaydı. Artık “devrim” denilince anlaşılan şey emperyalizmin örgütlediği karşı-devrimlerdi.

’90’lı yılların sonunda başlayıp, 19 Aralık 2000 hapishaneler katliamıyla ete kemiğe bürünen çöküş solu tam anlamıyla dağıttı. Türkiye’de sosyalist hareketlerin gerileme ve yükselme dönemlerinde legal ve illegal solun birlikte yükselip, birlikte gerilemesi “kural”ına uygun olarak sol tüm hücreleriyle eridi.

Yine de katliamdan birkaç yıl sonrasıyla 15 Temmuz’a dek eldekileri koruma ve bir miktar gelişme/ genişleme adına küçük de olsa bir başarı sağlanabilmişti. Ben, devletin devleti vurduğu 15 Temmuz’un akabinde geliştirilen yeni devlet konseptiyle solun içine düştüğü durumu yeni bir kriz dönemi olarak yorumluyorum.

Artık sol tam anlamıyla bir varlık – yokluk uğraşında ve elinde, etkisinde hemen hiçbir şey kalmamış vaziyette. Dahası kendi ideolojisinin meşruiyetine güven yitiminin emareleri son derece güçlü. Ki seçimden seçime solun durumu bunun en çok öne çıkan yansıması ve örneği.

İttifak” denilen şey, sen de eğer belli bir güçsen söz konusu olabileceğine göre tablodaki iltihak ve sürüklenme hâli bir sürpriz değil. Pragmatizm bile eğer bir güçseniz bir mânâ ifade eder ve adı üstünde bir fayda hedefler. Ortada sol adına bir fayda da yoktur. Eğer bir küçük “kültürel çevre” olarak varlığını korumak fayda olarak görülüyorsa, o ayrı.

Bugün sosyalist hareketin altından özgünlüğünün ve varlık sebebinin toprağı çekiliyor. Başka bir söz söylenemeyecekse, başka bir hareket olmanın da anlamı yoktur.

Anlam olmak için toprağını da altından kaybetmeden başka bir yol açmak gerekiyor.

İsmail Güney Yılmaz