Hedefleri Bağlamında Bir Cihatçı Terör Okuması

Düşman gördüğü devletlerden, solculara, ateistlerden, Buddha heykellerine, türbelere, sanat eserlerine, Hıristiyanlardan, Ezidilere, Zerdüştlere, Şiilere, hatta dine kendisi gibi yaklaşmayan tüm sıradan Sünnilere kadar uzanır bu hedef listesi.

Cihatçı/ İslamcı terör/ şiddetin yöneldiği eylem hedefleri dediğimiz vakit, ilk teslim etmemiz gereken şey, bu yazıda ilgi alanımıza giren objenin son derece geniş bir yelpazeyi işaretlediğidir. Zira cihatçı şiddetin kendine hedef biçtiği alan neredeyse hiç sınırlandırılmamıştır: Kendisinin dışında kalan her şey vurulabilir, herkes öldürülebilir.

Bu açıdan kısa bir dergi makalesinde bu sahaya enine boyuna girmek mümkün olamayacağı için, burada mesele üzerine kuş bakışı bir tahlil daha mümkün olabilecektir.

Dinî ya da özel olarak İslamî şiddetin tarihi dinlerin başlangıç tarihiyle eş zamanlıysa da, cihatçı terör meselesinin dünya gündemine girişi bilhassa Taliban’ladır. Fakat Taliban, farklı motivasyonlarla yola çıkıp büyümüş, iktidarı alıp kaybetmiş ve savaşını sürdüren lokal bir örnektir. Ancak yine Taliban aynı zamanda silahla konuşmak isteyen İslamcılar için bir çıkış, bir kaynak, bir vatandır da.

Cihatçı şiddetin dünya gündeminin bir numaralı maddesi olması ise mâlum 11 Eylül saldırısı ve Kaide’nin Batı’da giriştiği kitle katliamlarıyla olacaktır. Irak işgali ve Suriye iç savaşı ile birlikte de bu şiddet IŞİD’le daha yakıcı ve yoğun bir hâl almış oldu.

Bugün dünyanın herhangi bir yerinden (büyük çapta) bir cihatçı terör eylemi haberinin gelmediği gün yok gibidir. Bu eylemlerse Batı merkezli dünyanın klasik çifte standartlı okuması uyarınca ölümlerin yaşandığı bölgeye göre “sarsıcılık” seviyeleriyle tasnif edilmektedir.

Farz-ı misal, İslamcıların Nijerya’da, Pakistan’da ya da Irak’ta yaptıkları bir kitle kıyımında 500 kişinin ölümü televizyon haberlerinde yalnız bir altyazı olarak yer alırken, Paris’te, New York’ta ya da Berlin’de aynı faillerin 10 insanı katletmesi 48 saat canlı yayın biçiminde verilebilir.

Bu bir yönüyle “alışılmış”lıkla ilişkilidir. İslam coğrafyası terörün menbaı olarak, terörün beklendiği de bir yerdir. Ve bugün, “Batı medeniyeti” içinde değerlendirilen Türkiye de iktidarın Suriye politikası sebebiyle artık salt coğrafi olarak değil, psikolojik olarak da Orta Doğu’nun bir parçasıdır.

Taliban’dan, Kaide’ye, Kaide’den, IŞİD’e adeta “bir öncekini aratan” (!) tarzda gelişen İslamcı terör akımı (IŞİD, diğer Selefileri bile tekfir edebilmekte, bunların kafalarını “mürted” diyerek kesebilmektedir) hem dozaj olarak artmış, hem de saha bağlamında genişlemiştir. Hatta IŞİD terörü, diğer cihatçıları neredeyse “çiçek çocuklar” gö(ste)rme trajikomikliğini de beraberinde getirmiştir: Nusra’ya, Ahrar üş Şam’a, bir bulamaç olan ÖSO’ya görece hayırhah yaklaşma pratiği ve bunun zımnî kabulü.

Cihatçı şiddetin hedefinin kendisi gibi olmayan herkes olduğunu söyledik. Düşman gördüğü devletlerden, solculara, ateistlerden, Buddha heykellerine, türbelere, sanat eserlerine, Hıristiyanlardan, Ezidilere, Zerdüştlere, Şiilere, hatta dine kendisi gibi yaklaşmayan tüm sıradan Sünnilere kadar uzanır bu hedef listesi.

Bu açıdan cihatçı terör, kendini ideolojik saiklerle kastre eden Marksist-Leninist devrimci şiddetten açık farkını koyar. Devrimci şiddetin “masum insanlar” diye özetleyebileceğimiz bir sınırlandırılmış “siviller” tanımı vardır ve eylemlerde bu kesimler kesinlikle hedef alınamaz. Bu insanların bir devrimci şiddet eyleminde zarar görmesi tahammül edilebilir bir sonuç değildir.

Örneğin M-L örgütün bir askeri eyleminde seken kurşunla sıradan bir vatandaş ölse bu kayıptan dolayı halktan özür dilenir, hatta aileye bir tazminat bile teklif edilebilir. Ancak örgüt yine de masum bir sivilin öldüğü eyleminde hem kendi tabanından; hem de diğer soldan gelecek eleştirilerle ciddi bir bunalıma girmekten kurtulamaz.

Cihatçı şiddetin ise bu tip “bağlayan”ları yoktur. Rast gele sivillerin katledildiği bir kıyımda, kendilerinin de “saf Müslüman” olarak görecekleri birileri ölse bile bu kaza olarak tanımlanmaz, ancak ölene bir “ödül” olabilir. Zira o Müslüman da orada şehit düşmüş ve cennete kavuşacaktır.

-Büyük kısmı- dinsiz (olan) solcular ibadethane bombalamayı akıllarının ucundan bile geçirmezken, cihatçılar, kendileri gibi inanmayan, camide “aynı Allah”ın rızası için namaz kılan Müslümanları bile katledebilirler. Onlar için vahşette bir sınır yoktur.

Tersine vahşetin dozu ne kadar artarsa, tekfirci terör için o kadar iyidir. Selefiler için, cihatçılar için silahlı propagandada mesajın başarısını vahşetin, yaratılan korkunun düzeyi belirler. Savaşta, ölümlerde doğrudan bir payı olmayan ne kadar çok insan toplu taşıma araçlarına binmeye, kalabalık yerlerde bulunmaya korkarsa o kadar güzel bir sonuç alınmış demek olur.

Ben en son Reina katliamının da bu amacın Türkiye’de ciddi oranda başarılmış olduğunu göstermiş olduğunu düşünüyorum. Orada eğlenen insanlar arasında Türkiyeli zengin sayısı oldukça azdı ve yaşamını yitiren T. C. vatandaşlarının da çoğu çalışandı. Cihatçı şiddetin başarısının bir başka göstereni de yılbaşı gecesi sokaklarda kutlama yapan insan sayısındaki önceki yıllara göre gerçekleşen dramatik düşüştür.

Elbette ki bu dramatik durumun tek sebebi cihatçı terör değildir, giderek büyüyen ekonomik durgunluk ve yılbaşı öncesinde hükümet medyası tarafından da desteklenen kutlama karşıtı ağır bombardımanın yarattığı gerici, boğucu iklim de burada etkili olmuştur. Ve madalyonun bir de devlet ve İslamcı terörüyle ayrım çizgilerini giderek silikleştiren milliyetçi şiddet gerçeği var. Yani PKK’nin ağdalı bir dille “mazur” gösterdiği ve PKK’den bağımsız olabileceğini düşünmeyi saçma bulduğum “TAK” şiddeti…

Konumuz olan ve -PKK aksine- herhangi bir eleştiriye, tepkiye kulak kabartmayacağı da son derece açık cihatçı terör ise artık hayatımızın gözle görülür, barutunun kokus teneffüs edilebilir bir gerçeği. “Alışmayacağız” söylemiyse kuru bir laftan ibaret. Alıştık ve korkmaya devam edeceğiz. Şu satırları yazdığım günün (8 Ocak) sabahı bile Bağdat’ta bir Şii mahallesinde bir IŞİD saldırısı oldu ve ilk sayıya göre 13 kişi öldü. Ve yazıyı daha bitirmeden yine Bağdat’ta başka bir Şii bölgesinde bir saldırı daha gerçekleşti ve bu kez -ilk belirlemelere göre- en az 10 kişi öldü.

Bağdatlıların, Iraklıların, Orta Doğuluların, bizim bu katliamlara alışmadığımız söylenemez. Hele ki katliam haberi Irak’tan, Suriye’den, Afganistan’dan, Pakistan’dan, Kuzey ve Orta Afrika’dan geliyorsa kimsenin umrunda bile olmuyor. İslam coğrafyasında ölümlerin haber değeri bile yoktur. Birkaç istisnai yer ve durum dışında.

Nefretin, sırf intikam, kin üzerinden bilenen bir şiddetin bile bir sınırı olacağını düşünebiliriz. Ancak İkrime’de (Suriye’de) doğrudan ilkokul çocuklarına dahi yönelebilen barbarlığın bir sınırı yok.

Evet, her katliamda kanımız donuyor, dillendirenin, cihatçı terörisitin itikadına paralel retoriği de ortadayken pişkince bunun İslam’la bir ilgisinin olmadığı söyleniyor, “terörün dini olmaz” deniliyor. Fakat cihatçılar kendilerine referansları aynı dinden, aynı kitaptan buluyor. “Biz böyle değildik”, “burası böyle bir yer değildi” söylemleri de Türkiye gibi bir ülkede boşa düşüyor. Dahası, bu iki yüzlülük dışında bir tanımı da hak etmiyor.

Türkiye tarihinin bir katliamlar tarihi olması bir yana sadece dinci katliamlara baktığımızda bile bu ülkede İslamcı terörün geniş bir zemini olduğu görülecektir. Maraş’ta yüzlerce insan katledildiğinde, Sivas’ta aydınlar yakıldığında bu vahşete imza atanlar cihatçı örgütler değildi. Organize edilen sıradan İslamcı ve milliyetçilerdi. Bu da Konya’da stadyumda IŞİD’in katlettiklerini ıslıklamanın, Antep’te cihatçı terörü kutlama konvoyu yapmanın, AKP’lilerin cihatçı bir militanı alkışlarla, tekbirlerle karşılamalarının, Türkiye’de birçok semt ve mahallelerin cihatçı çetelere teslim edilmesinin, Türkiye’den Suriye ve Irak’a cihat için 10 bin insanın gidişinin zeminini açıklar.

Öte yandan emperyalistlerin ve yerli işbirlikçilerin önce sol hareketlere ve Sovyetler’e karşı büyütüp, güçlendirdiği, daha sonra çeşitli amaçlara binaen besleyip, korumaya devam ettiği cihatçı örgütlerin silahlarını hamilerine de yöneltmesi epeydir vaki. Buna rağmen bazı cihatçılara desteğin sürdürüldüğü de.

Cihatçı terör meselesi önümüzdeki yıllar boyunca şiddetlenerek gündemimizi işgal etmeye devam edecektir. Enternasyonal örgütlenmede (millet değil ümmet temelli geniş bir ağ) uzman olan İslamcılar, daha birçok ülkede daha yaygın taban bulup, giderek büyüyen bir tehdit olmayı sürdürecek. Solcuların kaybettiği yahut solculardan çalınan umutsuz yoksullar her geçen gün İslamcılara akacak.

Bu gerçeklik, bu katliam şebekeleriyle mücadelenin halk içinde etkin bir ideolojik mücadele ayağıyla güçlendirilmesi gereğini de gösterir.

Ve tabii, bir hudut çizmeden herkese ölümden başka bir şey vaat etmeyen bu vahşet ideolojisinden, Suruç’ta, Ankara’da arkadaşlarımızı, yoldaşlarımızı aramızdan alan cânilerden hesabın yalnız “laf”la sorulamayacağı da sârih.

İsmail Güney Yılmaz

 

Mukavemet, sayı: 1 Mart ’17