HDP Tartışmaları, Sol ve Üslup

Şunu görmeliyiz, seçimlerle kazanılacak belediye ya da sandalyeler de her zaman bir marjinal fayda eğrisini tetikler; yani her yeni dönemde kazanılan seçim başarısıyla başarının anlamı da biteviye yavanlaşır. Zira seçim, sandalye, belediye odaklı bakış, kazanımı da, aracı da, örgütü de sıradanlaştırıp, tek-hedeflileştirir.

Fotoğraf: : Erhan Demirtaş, İstanbul 2014

Barış Yıldırım’ın 6 Şubat günüFraksiyon‘da yayımlanan “Sosyalistlerin HDP’de Ne İşi Var?” yazısı epey bir ses getirdi. Öyle ki, arada bir yıl sürmüş bir ayrılık olsa da, 2011′in son aylarından itibaren bu mecrada yazıyorum, fakat fikir imecemizde çıkan hiçbir yazının bu denli çok tartışıldığını, gündem olduğunu hatırlamıyorum.

 

Barış‘ın yazısına uygun gördüğü başlık kuşkusuz oldukça kışkırtıcıydı ve illâ ki o da sırf kullandığı bu başlık dolayısıyla bile yiyeceği kontraların çok ağır olacağını tahmin edebiliyordu. Burada evvel emir şunu belirtmem gerek ki, ben Barış’ın yazısının HDPve Kürt ulusal kurtuluş hareketinin yakın/güncel durumuna  dâir eleştirel veçhesine katılıyorum.

 

Fakat, yine de onun lafını sonuç olarak “sosyalistlerin HDP’de işi olamaz“a vardırmasını kabul etmiyorum. Zira, birlik örgütlenmeleri ya da bu tip “parti olmayan partiler“de solun asgari ya da azami Leninist ölçütleri gözetmesi gerekliliğini beklemek doğru bir tutum gibi durmuyor. Yani demem o ki, sosyalistlerin de tuzu olduğu işlerde ortaya çıkan emeğin kendisini “Selamünaleyküm yoldaşlar biz sosyalistiz!” diye etiketlemesi gibi bir zorundalık benim nazarımda yok, genel sosyalist düşünce dünyasında da böyle bir şeyin geçerli olabileceğini sanmıyorum (Farz-ı misâl sendikalarda ve meslek odalarında AKP ya da MHP listelerine karşı solun başkalarıyla “zaruri ittifakları” düşünüldüğünde, HDP kuşkusuz bu gibi örneklerle karşılaştırılamayacak denli olumlu ve ilerici bir birliktir.)

 

Fakat burada Barış’ın yazısını “Türk bayrağı taşıyan TEKEL işçileri” yahut “kendini sosyal-demokrat diye tanımlayan RSDİP” örnekleri üzerinden çürütmeye çalışmak da hayli yavan kalıyor.

 

Türk bayrağı taşıyan TEKEL işçileri“nin yanında olmalıydık, keza onlar çetin bir emek mücadelesinin içindeydiler ve taşıdıkları bayrağın rengi ve sembolleri bizi enterese edemezdi. Kaldı ki, TEKEL işçileri o mücadeleyi kendi öz güçleriyle, büyük oranda devrimcilerden/sosyalistlerden bağımsız olarak örgütlemişlerdi ve biz oraya can katmak için sonradan eklemlenmiştik. Vaziyet, solun yakın dönemde Gezi’yle birlikte en önemli imtihanlarından olan TEKEL’de buyken, bizim evlerimizi, dükkanlarımızı, yüreğimizi açtığımız o işçileri “Kardeş o bayrağı bir indir allasen, o ne?! Bak bu daha cici, aha orak-çekiçli!” filan diye üstelememiz hayli absürd olurdu sanırım.

 

Bir başka “kontra-örnek” olan RSDİP de Barış’ın yazısını çöpe atmamızı sağlamıyor.

 

Evet, RSDİP kendine “sosyal-demokrat” diyordu fakat o dönemki “sosyal-demokrasi” tanımı devrimciliği kaldırabiliyordu, “sosyal-demokrasi”yi “evrimcilik” diye anlamak, daha sonraki bir olgudur. Yani Çarlık Rusyası’ndaki RSDİP’in durumu, HDP‘nin kendini sosyalist olarak tanımlamaması için kılıf aranmaya havi değil. Kaldı ki, RSDİP’in bu adı, Türkiye’de ortaya çıkan Marksizm’den kopma anarşist yuvarların ’80′lerde kendilerini “liberter” diye tanımlaması gibi yasal/hukuki hassasiyetlerden dolayı kullandığını bir an için düşünsek bile o da HDP’ye uymaz. Çünkü Türkiye’de sosyalist ya da komünist yasal yapılar için artık bu tip bir “isimlendirme” sorunu yok, bayrağında orak-çekiç taşıyan yasal partiler bile var.

 

HDP’nin sorunu

 

HDP’nin sorunu, sosyalistlerin, en azından “soldan etkilenmiş” bir ulusal kurtuluş hareketiyle girdiği birlikte neden programatik bir sosyalizm vurgusundan hususiyetle kaçındığıdır. Bunun açıklaması ise net bir şekilde katışıksız birpragmatizm olabilir. HDP, belirttiğim üzere, “Kürt hareketi ve çoğunluğu epeydir ona yedeklenen kimi sol hareketlerin, düzenin içinde ‘daha sağlıklı nefes alabilme’, daha geniş hareket alanı bulabilme, ‘demokratik kazanımlar çerçevesinde örgütlennme’ temelinde ve karşılıklı çıkar hesaplamalarıyla bir araya gelmiş olduğu reformcu bir oluşum”dur.

 

Yani HDP eninde sonunda gevşek bir seçim ittifakından başka bir şey olarak kodlanamaz, bu açıdan onun Kürt hareketi ve solun yakın zamanda girdiği seçim birliklerinden hemen hemen hiçbir farkı yoktur. HDP, bu yönüyle ÖDP örneğinden de “birlik olma” anlamında geridir, zira ÖDP kendini feshetmiş grupların bir birliğiydi, herkes ayrı grupsal niteliklerini ve eylemliliklerini sürdürüyordu fakat en azından resmen, ÖDP içinde farklı farklı partiler yoktu. Özetle ÖDP gerçekten bir “yapabilme” çabasıydı, olmadı.

 

Ya da MLKP örneğine bakalım, orada da dört örgüt kendi varlığına son vererek yeni ve başka bir şeye dönüşmemiş miydi? Bu açıdan bizim “birlik partisi”nden anladığımız şeye ÖDP ve bilhassa MLKP örnekleri çok daha yakın duruyor.

 

HDP ise “Batı’ya açılmak, ‘Türkiyelileşmek’ isteyen Kürt hareketinin”, kendine arkasını yaslayacak bir dağ arayan ve bir “ikbal”den muradı olan bir kısım Türkiyeli sosyalist grupla birlikte, “düzenin içinde hak mücadelesi” güzergâhlı ve “kimlikler” eksenli bir dille, sınıfsal bir perspektifte de isteksiz “yeni” bir lehçeyle oluşturduğu kaotik bir harman. Ben bu kaotikliği bizzat katıldığım HDP toplantılarında gördüm, HDP’yle yürüyen farklı örgütlerden insanların başka, bu partiye gönül veren ya da partiyle ilgilenen bağımsız insanların HDP ve süreçle ilgili başka sorunları açıkça görülebiliyordu; örneğin İstanbul ilçelerinde ya da Anadolu’nun birçok ilinde tam da farklı örgütlerin gevşek biçimde bir araya gelmiş olmasından kaynaklanan şube açmakta zorlanma ve “HDP’ye ulaşma” güçlükleri gibi.

 

Problem; HDP sadece bir seçim ittifakıyken, ona mutlak ve büyük anlamlar yükleme. Hâlbuki HDP “umut” falan değil, azami faydası yalnızca seçimlerle kazanılabilecek bazı ilçeler ve belki de iller olan bir çatı örgütlenmesi. Elbette ki Kürt hareketinin dışındaki emek güçlerinin, onun desteğiyle seçimlerde başarı kazanabilmesi bizim için önemlidir ve bu non-HDP’li olan bizleri de mutlu eder.

 

Düzene dair bir mekanizma olarak seçim

 

Fakat unutulmaması gerekir ki seçimler düzene dair bir mekanizmadır ve her zaman mutlak zayıf olan taraf biziz, çünkü biz bu oyuna dahil olabilsek bile, oyunun kurallarını koyan taraf değiliz.  Düşmanın sahasında, onun kurallarına göre oynamanın -sadece seçimler üzerinden düşünmeyelim, herhangi bir yasal çalışma, dernek, gazete vs. hepsi- kısıtlı dünyasına biz HDP ya da onun bileşenleri kadar muazzam ve mühim anlamlar yüklemiyoruz, orayı tali görüyoruz, hepsi bu.

 

Şunu görmeliyiz, seçimlerle kazanılacak belediye ya da sandalyeler de her zaman bir marjinal fayda eğrisini tetikler; yani her yeni dönemde kazanılan seçim başarısıyla başarının anlamı da biteviye yavanlaşır. Zira seçim, sandalye, belediye odaklı bakış, kazanımı da, aracı da, örgütü de sıradanlaştırıp, tek-hedeflileştirir. Düzen içinde kendine bir yer edinip, “kötünün iyisi”leşmekten başka bir kategoriye konulamayacak hâle gelmiş bir siyasi yapının da halklar, emekçiler nezdinde “bin umut” mânâsı taşıyamayacağı açık değil mi?

 

Burada PKK’nin ödediği ve ödemeye devam ettiği bedeller üzerinden bir “sükut paktı” imzalamamız istense de, bu da yersizdir. PKK’nin mücadelesini, taşıdığı tarihsel anlamı, ödediği bedelleri biliyoruz, yabancı değiliz. Söz konusu siyasi akımın şehitlerini kendi şehitlerimiz, kadro ve taraftarlarını da dostlarımız olarak görüyoruz. Ancak bu durum bizim Kürt ulusal kurtuluş hareketindeki -tüm bir Kuzey Kürdistan politik hareketini yutmasından mütevellit- burjuva ve gerici nüveleri ya da genel olarak PKK’deki, önderliğindeki, bilhassa da ’90 başlarından bu yana uç verip gelişen pragmatizmi ve savrulmaları gözlemlememize engel değil.

 

Yani evet, PKK bir değerdir, kimi yeni yetme sol grup ya da kişiler “ahlâk”, “değer” gibi kimi önemli kavramları aşağılayıp, tahkir etse de, bizim için, bizim devrimci/sol ahlâk anlayışımız çerçevesinde PKK’nin yarattığı ve yaşattığı değerler baş tacı olmakla birlikte, bu hareket eleştiriden, hem de en sertinden muaf değildir.

 

Her şeyin olgular ve olaylar bağlamında gayet net olduğunu düşündüğüm için HDP mevzuunu fazla irdelenmesi gerekir bir mefhum olarak görmüyorum ve aynı şeyin etrafında lafı uzatıp, döndürme niyetinde değilim. “Gönlünde yatan aslan” belli olan ben, sosyalistlerin, evet HDP’de işi vardır, yüreği orada olan mücadeleye oradan enerji verebilir diyorum.

 

Kimi okurlarımızın “Sana sormadık zaten!” dediğini duyar gibiyim… Sadece HDP’li arkadaşlara özetle demek istediğim şudur; “başka bir biçimde siyaset etmede çoktan karar kılmış olanlara, kendilerine daha uygun referanslar ve motivasyon için poplaştırılabilecek yerinde ögeler bulabilmek, algılarda oturtulmakta büyük güçlükler çektirip gören gözü irrite edecek ‘kurucu selefler efsanesi’ndense , kendi mücadele çizgilerine uygun bambaşka öykülere varislik iddiası tutturabilmek düşüyor.” (*)

 

Sol ve üslup durağına geçelim.

 

Sosyalistler kendi aralarında “nece” konuşmalı?

 

Barış’ın yazısı kuşkusuz önemli bir yazıydı, bu bütün karalama çabalarına karşın, yazıya gösterilen ilgiden de anlaşılıyor. Ama bana göre bu yazının sol içi tartışma kültürü adına suratımıza yeniden çarptığı gerçekler, yazının tartışmaya açtığı meselenin kendisinin –HDP ile ilgili fikirlerimizin– fersah fersah önüne geçmiştir.

 

Türkiye ve Kuzey Kürdistan solunun tartışma adabında ezelden beri sık sık sınıfta kaldığı ve daha da vahimi memleketteki akımların birbirleriyle, kelimeler yerine defalarca kurşunlarla konuşmayı tercih ettiği mâlum. Sol içi şiddet diye rezil ve büyük bir problemin nefes alıp verdiği Türkiye ve Kuzey Kürdistan solunda sol içi tartışmadan anlaşılan şeyin çoğunlukla aşağılama, hakaret ve küfür olması da ne yazık ki şaşırtıcı değil, ama bu gerçekliğimiz kahredici.

 

Barış Yıldırım’ın yaptığı iş eninde sonunda bir yazı yazmaydı ve kimseye sövmemiş, kimseyi aşağılamamıştı. Bir örgütün değerlerine saldırılmamış, kimse sosyalistlikten aforoz edilmemiş, kimseye “dostumuz değilsiniz” denilmemişti. Hakikatten de alt tarafı bir soru sorulmuştu, cevabı ekseriyetle tahkir ve kin kusma olan.

 

Şu bir gerçek, ülkemiz  solunda hemen hemen hiçbir yapı ve kişi eleştiriyi olgunlukla alıp, onu işleyip, değerlendirmez. Ancak, bu topraklarda özellikle iki yapıyı “eleştirmeye kalkışmak” gerçekten de “başına bela aramak”la eşdeğerdir: PKK veCephe.

 

Birbirleriyle araları pek iyi olmayan bu iki yapının kendilerine yöneltilen eleştirilerde benzer tutumlar almaları kuşkusuz ki psikolojik ve sosyo-politik yapılarıyla koşut. Bir kere PKK de, Cephe de, büyüklükleri birbirleriyle karşılaştırılabilir ölçekte olmasa da iki halk hareketidir. Bu “halk hareketi” olmanın olumluluklar yanında getirdiği en önemli olumsuzluk ise, örgütlerin saflarında önemli oranda lümpen yığınları biriktirebilmesi oluyor (Yalnız burada Cephe’nin “lümpen, az okumuş/az eğitimli geri sempatizanlar” hususunda PKK’den çok daha disiplinli/müdahaleci bir örgüt olduğunun da altını çizmek gerek).

 

“Halk hareketi” olmanın yanı sıra PKK de, Cephe de “bedel ödeyip, bedel ödetiyor olma”nın çok önemli motivasyon ögeleri anlamına geldiği ve “fedâ kültürü“nün hâkim olduğu iki savaşkan yapı. Bu somut durum da dışarıdan gelen eleştirilere karşı tahammül eşiğinin düşük olmasını bileyliyor. PKK’ye en ufak laf eden “ulusalcı“, “sömürgeci T.C. ajanı” vs. olurken, Cephe’nin anlam dünyasında da kendi dışındaki tüm sol “oportunistler” ve “reformistler” diye ayrılıyor.

 

Eleştirmeye ürktüğümüz diğer iki siyasi grup da kuşkusuz “kırılgan” yapıları sebebiylefeministlerle, LGBTİ aktivistler. Oraya yaptığınız her eleştirinin de size “kadın düşmanı“, “homofobik“, “eşcinsel cinayetlerinin sorumluluğunda payı olan“, “toplumsal cinsiyetçi” gibi ağır yaftalamalarla dönmesi yüksek ihtimal.

 

Yazık ki hemen hepimizin üzerinde bir deli gömleği var ve biz o dar, bizi sıkan elbisenin içinde debelenip duruyoruz. Oysa ki sosyalist bir yapının ana kirişlerinden biri eleştiri-öz eleştiri mekanizmasını sağlam ve sakınmasız çalıştırmak. Birbimize karşı yaptığımız her yapıcı ve ölçülü eleştirinin dostluğumuzdan ötürü olduğunu, eleştiriyi koyanın, eleştiriyi yönelttiği yerle uzak ya da yakın bir gönül bağı kurduğunu akıldan çıkarmamak gerekiyor.

 

Yaw bu Fraksiyon size n’etmiş?

 

Ancak Barış’ın yazısına gelen kimi reaksiyonlardan da açıkça gördük ki biz henüz eleştiriyi kaldırma kültürünün hâlâ epey bir uzağındayız. Öyle ki çoğu saldırı Barış’ı atlayıp Fraksiyon’a yönelebildi; mecramız, dost meclisimiz hedefleştirildi; kimilerince “ajanlık“, -yazının yazarı ve pek çok yazarımız sosyalist Kürt olmasına karşın- “Kürt düşmanlığı“, “ulusalcılık” gibi çirkin etiketlerle yaftalanmaya çalışıldı, hatta sitemizin devletçe kapatılması bile Allah’tan murat edilebildi! Hani son dönemde solun önemli bir bölümünün popstar seviyesinde kültleştirdiği Sırrı Süreyya Önder’in sevimli ve anlamlı bir sitemi vardı; “Yaw bu sol size n’etmiş?!” diye. Biz de benzer bir soruyu bize saldıranlara sormalıyız: “Yaw bu Fraksiyon size n’etmiş?!”

 

Fraksiyon’un da elbette hataları, eksikleri, yanlışları olmuştur, oluyor, meselemiz bu değil. Fakat ülke solunun en ufak bir olayda bir kişiyi ya da odağı linç etme seferberliğine soyunmaktan artık bir an önce sıyrılması gerek, zira dostlarımızdan yediğimiz anlayışsız laf sokmalar, tecavüzler, hiçleştirme çabaları yeni değil.

 

Fraksiyon bir kolektif, bir imece, bu mecra herhangi bir örgütü ifade etmiyor, zira asgari Marksist ya da sol ölçütler dışında herhangi bir programatik duruşa sahip değil. Her bir yazar burada birbirinden farklı geleneklerden geliyor, örgütlü ya da örgütsüz mücadelesini sürdürüyor. Ya da belki dışarıda aktif mücadele vermeyip sadece burada yazı yazan arkadaşlarımız da vardır. Aramızda “Allah, Kitap, Stalin” diyenler de var, sapına kadar Troçkistler de. Parti-Cephe geleneğini sahiplenen, rotası o olan yazarlarımız da var, Kürt yurtsever hareketine ya da HDP’ye, onun bileşenlerinden herhangi birine gönül verenlerimiz de; ya da bu ikisi dışında devrimci bir hareketi yüreğine koymuş olanlarımız da; tabii “bağımsız Marksist” dostlarımız da.

 

Hâl böyleyken, bu sitede HDP’ye ve ondan daha fazla Kürt ulusal kurtuluş hareketine destek içeren onca yazı çıkmışken, oturaklı bir eleştiri yazısından mütevellit Fraksiyon’a engizisyonlardan, engizisyon beğendirmeye kalkmanın yalnızca iki anlamı olabilir.

 

  • Ya bu siteye ilgili yazı haricinde hiç göz atmadınız;
  • ya da siz art niyetle hareket eden, niyeti bozgunculuktan,kavgacılıktan, belki reklamcılıktan başka hiçbir şey olmayan sıradan bir entel magandasınız. Net!

 

Yazıdan sonra yöneltilen pek çok tenkidin duygusallıkla da açıklanabilir hiçbir yanı bulunmuyor; zira son derece çirkinler, “çocuksu” değil, kanlı bıçaklı düşmancalar. Bizim algı ve eyleme evrenimizde ideolojik mücadele sosyalist olmaya içkindir, bu yüzden her yazar da kendi fikrince yazdığı yazısıyla mücadelesini verecektir.

 

Tartışmalar şunun için vardır: bir mevzu üzerine üslubunca edilmiş sözlerin karşıt-taraf birike birike söz konusu mevzuya dâir düşünceleri olgunlaştırıp, sorunlarda ileriye doğru adımlar atılabilmesi için olanak sağlama. Fakat siz eğer, sol içi bir tartışmada beğenmediğiniz bir fikri küfürle karşılamayı tercih ederseniz, belki sözü iyi ve yerinde söyleyerek fikren yenebilecek olduğunuz siyasal muhalifinizi ve onunla aynı minvalde düşünenleri ancak kemikleştirebilirsiniz.

 

Bizler, yani sol, sosyalistler, yani aynı caddede polisten dayak yiyenler, aynı rüyaları görüp, yorumunu başka başka biçimlerde yapanlar, hani emeğin en yüce değer olduğunu savunanlar, yani dil, din, ırk farkı bilmeyenler, yahu yani biz!.. birbirimizle konuşurken, mesele her ne olursa olsun kullandığımız dili tarta tarta, özenleişlemeliyiz. Aksi takdirde yaptığımız işin bizi götürüp koyacağı yer, birbirimizin yüzüne bakamamak, omuz omuza verememek, beraber birer çay, sigara yapamamak ve düşmanın ekmeğine böyle böyle yağ sürmek olacak. Başka bir şey değil.

 

Demem o ki, peşimizde onlarca kolluk, copları ve silahlarıyla koştururken sığınacağımız ilk yer birbirimizin kurumları olacak. Ya da kim bilir belki aynı yerde vurulup düşeceğiz, cenazelerimiz aynı sokaklarda omuzlanacak, ki  mâlum bu ülkede vurulup, düşmemiz için 7/24 devrimcilik yapmamız da gerekmiyor hani…

 

Yani biz hepimiz bir kavimiz dostlarım, dilimiz aynı, farklı lehçelerle iş görüyoruz.

 

Aramızda da bu dilin standart biçimiyle yani “dostça” konuşmalıyız.

 

Vesselâm…

 

Fraksiyon.Org – 17.02.14/Tiflis