“Hayır” de

16 Nisan gecesi “hayır” çıktığında da ertesi sabah bir cennete uyanmayacağız. Fakat referandum günü bu cehennemin efendilerine bir itiraz şansı bulacağız.

Kuşatma altındaki televizyonlara bakarsanız “evet”in % 70’lerden aşağı inme ihtimali yok. Genel olarak muhalefetin ileri gelenlerine sorarsanız “hayır” çok rahat kazanır. Fakat sokağa, atmosfere bakarsanız durum yakın zamana dek hâlâ bıçak sırtıydı.

Ben -oran bildirmek mantıklı bir iş olmasa da- % 52 gibi bir oranda “hayır” çıkacağını düşünüyordum. Ancak 13 Nisan günü “evet” cephesinde ve periferinde yaşananlar bu cepheyi ciddi ölçüde sarstı. Bahçeli’nin referanduma 3 kala, üstelik çok hassas bir konu olan eyalet meselesi üzerinden Erdoğan’a salvosu, psikolojik üstünlüğün tekrar “hayır” tarafına geçmesini sağladı -yakın zamanda ara bir dönemde sonucu kesin olarak dönüştürecek güçte olmasa da rüzgârın “evet”ten yana esmeye başladığını da hissetmiştik-.

Davutoğlu’nun gazetesinde Mahçupyan’ın açık açık “hayır” yazısı yazabilmesini de zaten çok sağlam olmayan “evet” kalesindeki çözülme başlığı altında değerlendirebiliriz.

Utangaç Davutoğlu ve Gül’ün sesleri olan Mahçupyan ve Fehmi Koru’nun yazıları AKP tabanının oranını bilemediğimiz bir kısmındaki Erdoğan rahatsızlığına bir işarettir şüphesiz.

Bu açıdan bakıldığında -normal bir seçimde- artık bu işin bittiği, “hayır”ın kesin olarak kazandığı ve “hayır”ın yüzdesinin % 55 üstü gibi daha sarsıcı bir dilime yükselerek çıkabileceği dâhi söylenebilir.

Fakat burası Türkiye…

Burada Erdoğan hâlâ “en sevilen lider” ve “evet”in alacağı her oy yalnız ona verilen, onun tek başına almayı başaracağı oylar. Erdoğan’ın gücü % 50 üstü oy kotarmaya yeterli gibi görünmüyorsa da, bu ülkenin siyasal/ insanî/ vicdanî atlası AKP lehine her türlü “sürpriz” sonuca maalesef açık görünüyor. Bunu daha önce defalarca tecrübe ettik.

“Yol yaptılar”, “çalıyor ama çalışıyor”, din, iman, “delikanlılık” kültü, siyasî ve ekonomik ağır baskı gibi çeşitli algı ve gerçekleri bir kenara bırakarak söylüyorum; bu ülkede bir Soma katliamı yaşandı. Katliamın acısı daha taptazeyken, bütün ülke yasa boğulmuşken orada işçi yakınları devlet tarafından dövüldü, aşağılandı, azarlandı.

Peki sonra ne oldu?

AKP, en zayıfladığı anda bile % 40’ın altına düşmedi. Başka partilerin hayal bile edemeyeceği oy oranı, AKP için yenilgi sayıldı. Birkaç operasyondan sonra da daha güçlü bir biçimde geri döndüler.

Bu ülkede vicdanî, ahlakî bir toplumsal enkâz oluştu. Hâlbuki sırf sık sık değişen, birbiriyle çelişen siyasî lafızları dolayısıyla bile çoktan eriyip gitmeleri gerekirdi.

Neyse iç karartmayalım…

Yukarıda bahsettiğimiz “eriyip gitme” ihtimali 15 Temmuz’dan sonra belirdi. Yani Erdoğan’ın, AKP’nin en güçlü gözüktüğü dönemde. Zira Erdoğan arkasına aldığı rüzgârı, doğru yönlendiremeyerek büyük bir zaferden, o zaferi taçlandıracak kalıcı bir “yönetme başarısı hikâyesi” çıkaramadı. Ülke darbe başarılı olsa ne hâle gelecekse, tam o hâle getirildi. Erdoğan ve AKP gücünün zirvesinden serbest düşüşe geçti. Ortada bir “zafer” hikâyesi kalmadı.

Hatta Bahçeli’nin ani “fiilî durum” çıkışı ve “evet” desteğiyle 15 Temmuz enteresan darbe girişimindeki o “zafer”, 16 Nisan’daki bir sandık hezimetine doğru koşuyor.

Öyle ya AKP + MHP oyları 7 Haziran’da 57.2, 1 Kasım’da 61,4 yapıyor. Vaziyet böyleyken Türkiye siyaset haritasından çıkan matematiksel döküme baktığımızda, CHP’lilerin, solcuların sokağa çıkıp çalışma yapması bile boş bir çaba gibi durur. Fakat bugün Türkiye’de “evet”in % 57, % 61 çıkacağını iddia edebilen bir iki meczup dışında AKP’li bile yok.

Yani “hayır” daha sürecin en başında kazanarak başlamış. Ve “hayır”ın 16 Nisan’da tasdiklenecek zaferi de istatiksel mânâda açık ki, Atatürkçü, sosyalist, HDP’li, demokrat ve Millî Görüş’çü oylarına eklenen, Erdoğan’a ve Bahçeli’ye sırt çevirmiş AKP ve MHP seçmeninin oyları sayesinde olacak.

Bunun da anti-Erdoğan bir seçim zaferi dışında çok büyük anlamları olmayacağı açıktır. Asıl kazanımsa ülkenin vicdanı, basireti, itirazı, isyanı adına bir umut ışığının ortaya çıkacak olması olacak. Gericiler, faşistler tarafından solun elinden alınmış yoksul yığınları sola geri kazanabilmek ise sandığa değil sokağa, oy pusulalarına değil, kavgaya, kendini ve halkını dönüştürebilmeye, gerçek bir alternatif olabilmeye bağlı.

Yoksa Erdoğan gider, Keldoğan gelir. Kimisi daha çok, kimisi daha az canımızı sıkar belki, o kadar. Sistemin çarkı dönmeye ve dişlilerinde halkı öğütmeye devam eder.

Fakat bu yazdıklarımız ünlü “seçimle bir şeyler değişseydi yasaklanırdı” sözüne çıkmıyor tabiî. Öyle düşünsek “hayır” oyu verme çağrısı yapmazdık. Seçimle bir şeylerin değişmesi mümkündür, kısıtlı da olsa mümkündür. Ve mücadele, kavga da salt büyük alt üst oluşlar, devrimler için verilmediğine göre, kavgaya kısmî, düzen içi kazanımlar da (hani işçinin, memurun maaşına zam, güvenceli iş gibi mesela) dâhil olduğuna göre… Bu kısmî, düzen içi kazanımlara burun kıvırmak da doğru olmasa gerek.

Sandık ile devrim arasındaki çelişki, sandığın bir mücadele, kazanım, örgütlenme aracı olarak görülmesi değil, kimi zihinlerde tek yolun sandık hâline getirilmesidir.

16 Nisan gecesi “hayır” çıktığında da ertesi sabah bir cennete uyanmayacağız. Fakat referandum günü bu cehennemin efendilerine bir itiraz şansı bulacağız.

“Hayır” de.

İsmail Güney Yılmaz