Hamsi kavağa!/ Halk iktidara!

 Fotoğraf: Erhan Demirtaş 

Dinle, biz bir dönemeçteyiz şimdi ve burası Sînâ. Firavun’u belli, Musa ile Kenan’ı ise dağa ve kalbe soran. Umutsuz söyleyişlerimizle daha kırışan tenimizdeyiz, demimizde.

Deli gömleğine sarınmış vicdan muhasebesi bu koca ülke.

Deli ilmeğiyle kendini boğmaya biradım daha; ekmek kavgası.

“Deli”lerinden koşar adım kaçan bir fukaralığa amâdeyiz her zerremizde.

Öfkemiz kaçak, sıfatımız hep gaddarına dostâne: Yoksul!

Ama nefesine kuşanmalısın yeni ve umudu yok bir öç hikâyesini sen; peki nasıl?

Ancak bir hatıra kurtarır kuşatılmışlığımızı, sadece, süren bir anımsayış.

Ve bir şifre: Buğz ve mukavemet! 

Ve ”herkes biliyor zarların hileli olduğunu”.  Omzuna alacağın yükten korkmakta haklısın.

Yenilgiyi göreceksin, acıyan yerlerin çoğalacak, buna da alış.

Adını çok az kişi anar olacak, belki bir tek annen, alış.

Nasıl güldüğünü unutacak hepsi, hep ”sivri biri” olduğun kalacak akıllarda,

hep ”zaten adam olmazdı” diyecekler,

“başının dikine gitti”, “ömrünü yedi”, alış.

Ah alış, ki bunlar iyi. Hain diyecekler, şaki diyecekler, vatansız, kansız,

düşman diyecekler sana hatıranı hatırlatmak istediklerin.

Adınının önüne arkasına bir ayıplamayı hak görecek onlar

ama;

“Mesela bir barikatta döğüşerek ölmek ayıp olur mu?”

Sen, bir kodu taşıyıp, devredeceksin.

Adın dahi anılmaz olacak, atılmış olacaksın belki bir kimsesizler mezarına,

seni akraban, eşin, dostun bile bağrına basmayacak, boynu bükük gezecekler,

belki semt değiştirecekler:

“hep senin yüzünden”. Belki bir mezarın da olmayacak, kayba gömüleceksin,

unutuluşa çürütüleceksin.

Ne eski sevgilinin telefon rehberinde adın;

ne de baş ucunda sol/sağ yumruğunu göğe ayaklandırmış

bir iki yoldaşın olacak,

sene-i devriyelerinde.

Öbür dünyalığını yapmadığın için de sövecek sana çoğu üstelik.

Fakat, “Nizarilerin muradı dünyada cennet!” 

Buğz et kalbinden  iç geçirmeleri, depresyonu, itaati, tamahı. Buğz et ve

bir mukavemeti örgütle.

“Yalnızım. Bunu hep  söylüyorum.”… “Yalnızım. Bunu hep söylüyorum.”…

Hep bunu söylüyoruz ağrıdaşım, ecelgörürüm, özlembirim yalnızız.

Yalnızız ve hepsi işte bu kadar: “Hak bildiğin yola yalnız gideceksin”

Yalnız üşüyeceksin amfilerde elinde plastik bardakta çayla,

mütefekkir ve kalbinde bir bulantı.

Yalnız yürüyeceksin elinde çifteliyle dağ başlarında özlemeli bir

halüsinasyonla sen.

Bazı şiirleri yalnız sen bir nefeste bileceksin, yalnız sen ”kolay gelsin”

diyeceksin ”taş kıran işçilere” mesela.

İş çıkışı, saat yedi-sekiz yolda sen; “zamanı değil mutluluğun, biliyorum”

diyeceksin.

Çok az insan duyar seni, herkes gazaba ve boyunduruğuna kilitli.

Çok az insan sevecek seni ve ”evet, ağlamaklı oluyorum, demdir bu”.

Sen bir tarihe yaslanarak, bazı fotoğraflara, sert ve güleç çocuklara bakarak,

teskin edeceksin kimsesizliğini.

İtilmişliğini, milyonluk bir vicdanın duvarlarına çarpmayacaksın, sessizce

büyüyeceksin.

Şikayet etme bu ülke’nin sendeki ülke’ye gayrı düşmesinden.

Sen, bir ısrara ve imâna can verip yükseleceksin.

Sen, kalbindeki buhranı bir düş’e yaz’a emzir, düştüğün yerde kanla,

kızılla yeni bir ülke göstereceksin.

Ah, biz “bir halk” değiliz neslim.  

Biz bir halkı birbirine uzak kabirlerde birleştiriyoruz.

Ve o onurlu cesetlerin hüzzamında biz yeni bir ülke görüyoruz: “Gecenin mâtemini aşkıma örtüp sarayım.”.

Şimdilik…

Yarın yorgun döndüğümüzde

biz bu yorgunluğumuza;

önce ”ülke”,

sonra da “ülke”ye;

“ana bana bir hal oldu.hep böyle titriyorum

ana çok üşüyorum.ıhlamur ısıt bana” diyeceğiz.

“kararmasın yeter ki sol memenin altındaki cevahir!”

şimdi ”bir kadeh, bir cıgara dalıp gidene”…

Fraksiyon.Org – 16.01.14/Esenyurt