“Gününü umuda ayarla”

Nuriye ve Semih... Binlerce insanın KHK'lar ile haksız, hukuksuz, zorbaca işinden edildiği, buna karşın pasifizmin ve yer yer “karnavalesk”, yer yer arabesk, sâkil bir “protestoculuk” hâlinin egemen olduğu bir iklimde birkaç devrimci memurla birlikte aylardır direniyorlar. Haftalardır da açlık grevindeler ve artık ne yazık ki kritik aşamaya gelmiş durumdalar.

 

 

İnsan gerçek dostlarını felaket anında tanır. Yenilgi yılları, iyi bir okuldur.”

Lenin

Erdemin güneşi yirmi dört saat aydınlatır ada’mı, biz ada sakinleri bilmeyiz karanlığı” diyordu Mahir. Ve Türkiye’nin en suskun, sinmiş, yaprak kıpırdamayan zamanlarından olan şu kapkaranlık günlerimizde yine Mahir’in yoldaşları can havliyle güneşi tutuyorlar avuçlarında.

KESK’i, DİSK’i sus pus, teslim bayrağını çekmiş çoktan.

Bir onlar susmamışlar.

Nuriye ve Semih… Binlerce insanın KHK’lar ile haksız, hukuksuz, zorbaca işinden edildiği, buna karşın pasifizmin ve yer yer “karnavalesk”, yer yer arabesk, sâkil bir “protestoculuk” hâlinin egemen olduğu bir iklimde birkaç devrimci memurla birlikte aylardır direniyorlar. Haftalardır da açlık grevindeler ve artık ne yazık ki kritik aşamaya gelmiş durumdalar.

Öyle ki, ilerleyen günlerde vaziyetin nasıl olacağını bilemiyoruz. Bir zafer, kazanım elde edilebilecek mi? Ve bu direniş zaferi gerçekleşirse bu nasıl olacak? Zira Nuriye ve Semih’in direnişi aynı zamanda binlerce mağdurla ilgili. Yoksa bir süre sonra eylemi bitirme kararı alırlar mı? Sanmıyoruz.

Ya da bir zorla müdahale gerçekleşir mi? Nuriye ve Semih’in direnişlerinin yarattığı karşılık egemenler üzerinde bir “baskı” unsuru olmaya başladı. Ve devlet, bu sorunu bu şekilde “çözmeye” (!) de çalışabilir.

Yahut iktidar taleplere kulak vermeme tavrını sürdürebilir ve sonuç…

Sonucun ne olacağını şimdi öngöremiyoruz elbet. Ancak, Nuriye ve Semih ama coşkuyla ama hüzünlü bir umudun hâlâ var olduğunu gösteriyorlar, gösterecekler. Direnişleriyle öğretiyorlar, direnişleriyle zifiri delen bir ışık, yolunu şaşırmışlara, umutsuzluğa düşmüşlere bir fener olmaya çalışıyorlar.

Memleket devrimciliğinin geçmişten bugüne uzanan direniş geleneği, çizgisi “Büyük Gözaltı”nda da Nuriye’lerle, Semih’lerle sürüyor. Her tarafımızdan kuşatılmışız, kafamızı kaldırmaya, hatta devrimcilere selam vermeye bile korkuyoruz. Fakat, Nuriye ve Semih oksijen olup, dört bir yandan kapalı bu hapishane içinde “kendilerini yakıyorlar”.

Evet, -ben de dâhil- bu satırları okuyacak olan belki de herkes korkuyor. Orasından burasından tutunmuşuz düzene ya da tutunabilmeyi hayal ediyoruz. Kaybetmekten korkuyoruz. Olabilir… Fakat korkmak başka, korkuyu, umutsuzluğu pompalamak, direnişin boşuna olduğu propagandasına soyunmak, yetinmeyip direnişçilere akıl vermek, utanmayıp onlara ahlâksızca saldırmak, iradelerini hiçe sayıp onları aşağılamak başka.

Daha açlık grevi/ ölüm orucunun mantığını anlamadan yoruma, “analiz”e soyunan çapsızların “masumiyet”ten saf kötülüğe doğru yol alması gerçekten de çok kolaydır. Bu tip eylemlerin devletin “vicdan”ına seslenmek olduğunu sanırlar da onlar, hâlbuki “ölüm orucu eylemcisinin bedeni devletle bir savaş alanıdır”. Devlet, devrimcileri işsiz ve güvencesiz bırakarak onları açlıkla terbiye etmeye kalkmış, devrimciler de buna açlığı bir acındırma aracına değil de, eylem biçimine dönüştürerek cevap vermişledir.

Hepsi bu…

Bir yandan faşizme, bir yandan eylem beğenmeyen, örgüt baskısı, “militarizm”, “fedacılık” eleştirisi mavalından bıkmayan pasifistlere, bir yandan da devlete değil, eylemcilere seslenen, “bırakın” diyen vicdancı kifayetsizlere rağmen…

Dermanı yiten düşküne can”* oluyorlar. Olacaklar…

* Refik Durbaş/ Gününü Umuda Ayarla

Not: Oğlunun cenazesini isteyen Kemal amcanın da açlık grevi sürüyor ve o da kritik eşiği artık çoktan aştı.

İsmail Güney Yılmaz