Gösterme çağı

Sosyal medyada da, dışarıda da bu hâl ve gidiş bir müdahale, bu ölü toprağı bir rüzgâr, nitelik yavanlaşması ve salgını nitel bir sıçrama bekliyor. Gösterme çağından, “gösteri çağı”na, yani sokağa, kendinden, kendine bakmaktan, kendini göstermekten halka, ülkeye bir dönüş, değiştirme iradesi gerekiyor.

 

“Popülist” kadar olmasa da, “popüler” de genelde kulakta pek hoş tınlamayan bir tabirdir. Fakat basit bir biçimde ele aldığımızda popüler olmak tek başına yalın hâliyle menfi değildir. Aksine, bir kişinin ya da bir şeyin popüler, yani bilindik, tanınır, sevilir, desteklenir olması, esas olarak müspet, değilse de en azından nötrdür. “Pop”, “popüler” bir sıfat olarak önüne geldiği kavramda çoğu kez değer kaybına yol açsa da, bu böyledir.

Zira popüler olmak bir durum, bir sonuçtur.

Burada sorgulanması gereken neyin ve kimin, nasıl, hangi toplam nezdinde, hangi saiklerle popüler olabildiğidir. Popülizm, yani çoğunluğa yaranma gayesi her durumda yerilecek bir bayağılıkken, popüler olanın değerlendirmesinde evvela neliğe bakmak gerekir.

Sosyal medya hayatımıza gireli çok oldu, kısa sürede de hayatlarımızı büyük ölçüde şekillendirmeye, etkilemeye başladı. Kimilerininse doğrudan “hayat”ı hâline geldi, biz bunlara dilerseniz “sosyal ölüler” diyelim.

“Gösterme çağı” derken, işte bunu, yani sosyal medyanın yaşamlarımıza sirayetinden bahsetmeye çalışıyorum. “Gösteri” değil, “gösterme” diyorum. Çünkü, “gösteri” daha çok bir yeteneği, beceriyi ima eder, göstermekse daha basittir ve yediğini, içtiğini göstermek, gözlere sokmak bir kabiliyete ihtiyaç duymuyor.

Cezbe

Sosyal medya, sanal âlem üzerinden kendinin, kendi hayatının reklamını yapmak, daha kötü olarak salt insanlara göstermelik bir hayat, bir kişilik imal etmek için ideal bir platform hâline geldi. Bu bilhassa Instagram ve Twitter’da böyle. Facebook, hem yapısı itibariyle daha ziyade “arkadaşlar arası” bir şey olmasıyla; hem de yıldızının, “hava”sının sönmesiyle bu kümeye pek eklemlenememektedir. Oranın da göstermesi vardır elbet ama diğer mecralara göre, genelde daha dar çevrelere sıkışmıştır.

Sosyal medyaya karşı değilim, sosyal medya kullanmamak “cool” görünen bir şeydir elbet ama bunun bana mânâlı geldiğini söyleyemem. Bilakis, “sıkı” bir sosyal medya kullanıcısıyım ve sosyal medyayı müthiş bir iletişim, sosyalleşme aracı olarak görüyorum. Hiçbir işe yaramazsa da insanı eyler, günümüzün gerçeğidir.

Şu da bir gerçektir ki, özellikle de Twitter üzerinden baktığımızda sosyal medya çok önemli bir siyaset, propaganda alanı ve aracıdır da. Abartmamak kaydıyla tabii. Bugün solun, solculuğun sosyal medyaya sıkışmış bir siyasal akım hâline geldiğini görüyoruz. Sosyal medya ve siyaset derken muradımız tweet’lere, hashtag’lere daralıp, bununla tatmin olur duruma gelme değildir. Devrimcilikten protestoculuğa, protestoculuktan da tweet atmaya akan hikâye müdahale bekliyor.

Ki bu Twitter’da kalma olayının tüketici bir başka yönü de yazı yazma, (az ya da çok) kapsamlı değerlendirme, analiz yapma ihtiyacı, hevesini de baltalamasıdır. Bu okuyucu için de geçerlidir. Günümüzde tek bir tweet, olmadı bir flood, ama eninde sonunda bir “spot” kâfi gelebilmektedir.

Hâlbuki Twitter’da yazılanların, “gerçek” bir yazının yerini alabilmesi, değerinde olabilmesi mümkün değil. Farz-ı misal Twitter’da devrimciler için açılmış hashtag’e yazdığınızda, devrimcilere küçük bir destek atıp, kendinizi tatmin etmiş olursunuz. Ancak, devrimcileri destekleyen teorik bir yazı yazarsanız oligarşiye karşı bir cephe açmış, başka siyasetlerle fikrî mücadeleye hak ettiği kıymeti vermiş olursunuz.

Ancak bu yazı bir devrimcilere, devrimciliğe destek yazısı değil. Bu yazıda sosyal medyanın başka bir yüzüne, sosyal medyanın meczuplarına bakmaya çalışıyoruz.

TikTok

Twitter ve Instagram, bugün bir şey olmayanlara kendilerini bir şey sanma zemini sunuyor. Şımarık, hatta düpedüz ahlâksız tipler gerçek hayatta söyleyemeyecekleri şeyleri burada belki daha da sertleştirerek söyleyebiliyor.

E bu, o mecralarda satıyor da. Dolayısıyla bunların sayısı artıyor.

Neden ve nasıl satabiliyor peki bu? Çünkü toplumda yozlaşmanın ve düşkünlüğün/ düşüklüğün ciddi bir karşılığı var. “Maya” olarak değil, evrim, hâl ve gidiş olarak. Hatta şimdi sırf bu düşüklüğe adanmış, onunla yoğrulan yeni bir mecra bile var: TikTok.

Ota yoka duyar kasan, her şeyde “büyük resme bakabilen”, “marjinal”, farklı olmak adına bayrağını şaşırmış bir kısım sol liberal ve solcu, TikTok’u, “Instagram ve Twitter’ın ‘orta sınıf fenomenleri’ni dehşete düşüren” bir tür yoksul fenomen membaı olarak teorize etmiş, dahası meşrulaştırmışsa da, bu mecra salt ve coşkulu bir düşkünlük batağıdır. Sadece yoksullardan da ibaret değildir, ki bu, bayağılığı yoksullara yakıştırmanın teorisidir. Bir tasnif gerekiyorsa eğer TikTok, AKP’dir. Instagram’ın ya da Twitter’ın da kendini “havalı” sanan şımarık, düşkün fenomenleri de yalnızca orta sınıftan mürekkep bir toplam değil, aralarında çulsuzlar da, para babaları da var. Her iki fenomen kütlesinin ortak yanı göstermek üzerine, kolay yoldan ünlü olmak üzerine kurgulanmasıdır.

İnsanı dehşete düşüren bir şey varsa o da ‘entel’lerin TikTok rezaletini ahmakça argümanlarla meşrulaştırması ve saçma sapan tasniflere girişmesidir. TikTok fenomeninin, Instagram, Twitter (ve Youtube) fenomeninden en önemli farkı, onun fenomenliği meslek edinme, yani bundan para kazanabilme şansının biraz daha düşük olmasıdır.

Yoksa ortada genellenebilecek bir sınıf farkı yok, böyle olsaydı bile vaziyeti normalleştirebilecek bir şey yok.

Gösterme çağından “gösteri” çağına

Fenomen olmak kötü bir şey değil. Nedir fenomen olmak? Az kişiyi takip edip, çok kişi tarafından takip edilmek ve paylaştığınız her gönderinin yoğun ilgi görmesidir. Bu da bir suç olamaz.

Küçük fenomenler ve büyük fenomenler var, fenomenimsiler var.

Fakat, “fenomen” deyince bizim aklımıza genelde sosyal medyadaki bol takipçili, bol etkileşimli boş beleş hesaplar gelir.

Sosyal medyada var olan, çoğunlukla gerçek hayatta bir başarısı olmayan, bir işe yaramayan, cahil, yoz, hoyrat, küstah, kendine âşık, saldırgan ve şımarık tipler. Ki sosyal medyanın şımarıkları bu fenomenlerden de ibaret değil, çok daha yaygın.

Başka insanların dış görünüşüyle dalga geçenler, üç lafından üçü küfür olanlar, şaşalı hayatlarının reklamını yapanlar, sürekli eğlencesinin, mutluluğunun reklamını yapanlar, yoksulları aşağılayanlar, aşağılıklığı mevzi edinenler, önemli önemsiz her konudaki düşüncelerini (menemenden, Türkçe dublaja kadar) abartıyla ve mutlaka aksini düşünenin “orospu çocuğu” olduğunun altını çizerek dillendirenler çoklar.

Ve çoğalıyorlar, virüs gibi her geçen gün daha fazla insanda ortaya çıkıyor bu marazlar. Boşluğa düşmekten, çağımızın çocuklarının büyük bir hikayeden yoksun kalmasından besleniyor olmalı bu gösterme çağı.

Öyle ya, en büyük hikayemiz olan, daha dün olmasına karşın çok uzakta kalan Gezi’de bile İstiklal boyunca duvarlarda devrimci sloganlardan ziyade küfürler, “orantısız zekâ” denilen ve çoğu zekice olmayan “değişik” sözler, “Çare Drogba”lar filan arz-ı endam etmekteydi. Oradan bugünün siyasetine ve edebiyatına kalan olumsuzluklar hâlâ güçlü bir biçimde izlenebilmektedir.

Sosyal medyada da, dışarıda da bu hâl ve gidiş bir müdahale, bu ölü toprağı bir rüzgâr, nitelik yavanlaşması ve salgını nitel bir sıçrama bekliyor. Gösterme çağından, “gösteri çağı”na, yani sokağa, kendinden, kendine bakmaktan, kendini göstermekten halka, ülkeye bir dönüş, değiştirme iradesi gerekiyor.

 

İsmail Güney Yılmaz

www.sendika.org