Faşizmin Ecelinin Tecellisi İçin

Faşizm, yabancılıktan ve iletişimsizlikten kaynaklanan önyargıları kullanarak, halkları düşmanlaştırır, milliyetçi/ırkçı zehrini toplumun en hassas yerlerine kusup, ayrıştırır. Türk, hiç tanımadığı Kürt için “kuyruklu” der, Sünnî, Alevî için “mum söndü yapıyorlarmış!”.

“Biz bir gün çalışmasak
Çarklar durur, sular kurur
Toprak küser biz ekmesek
Çağlar döner, hayat durur.”

TEKEL işçilerinin öğrettikleri ve hatırlattıkları arasında en önemli şey; eylemin “Yaşasın Halkların Kardeşliği” sloganıyla imlediğimiz klâsik ifadenin ve artık klâsik olduğu derecede inandırıcılığını yitirmeye durmuş olan, biraz ayakları yere basmazlık hissettiren halklar arası kardeşlik gerçekliğinin tokat atarcasına herkese hissettirilmesi olsa gerek. Referansı emek olan bu eylem, insanlığın ortak paydasının, emek ve ekmek kavgası olduğunu bir kez daha gösterdi. Ulusal, dinî ya da başka menşeli ereklerle verilen mücadelelerin aslında ne kadar da tali olduğunu bu eylemde günlerdir yan yana, iç içe ve omuz omuza olan işçilerin kardeşleşmesinde görmüş olduk. Kavga, eğer sınıf kavgasıysa kardeşleştirir, bakın, orada, Trabzon-Akçaabat çadırıyla, BDP çadırı karşı karşıya, dün kanlı bıçaklı olanlar, bugün orada kardeşler. Sınıf kavgası öğretir, milliyetçi, muhafazakâr önyargılarıyla oraya gelenler, Alevî’nin de, Kürt’ün de kardeş olduğunu, dertlerimizin bir, çözüm yolunun da bir olduğunu gördüler. Kavga eğer sınıftan yanaysa, sınırları yıkar, dün belki de Almanlar için “pis gâvur”, “domuz” diyen Anadolulu ortalama bir işçi, bugün Alman ve diğer “ecnebi” milletlerden sınıf kardeşlerinin kendisiyle dayanışmak için, nice yollar aşıp geldiğini görüyor.

Faşizm, yabancılıktan ve iletişimsizlikten kaynaklanan önyargıları kullanarak, halkları düşmanlaştırır, milliyetçi/ırkçı zehrini toplumun en hassas yerlerine kusup, ayrıştırır. Türk, hiç tanımadığı Kürt için “kuyruklu” der, Sünnî,  Alevî için “mum söndü yapıyorlarmış!”.  Faşizm, bunları alır işler, kendi hesabına kullanır, bu yönde kullanılabilecek tüm emtia itinayla yeniden üretilir, topluma servis edilir. Toplum da bunları alır, işler, kuşaktan kuşağa faşizan bir bilinç böylece aktarılmış olur. İstanbul’da gasp, kaçakçılık vb. gayr-ı meşru işlerin daha çok Kürtler tarafından yapılıyor olması faşizm için iyi bir malzemedir mesela. Faşizm burada, gözler önüne bir set çeker ve devletin Kürtleri yoksullaştıran, onları topraklarından söküp alıp, köksüzleştirip, 7’den 70’e koca bir halkı onulmaz bir travma içine sürükleyen sürgün politikalarını görünmezleştirir. Bunun yerine bu ağır psikolojik durum içindeki halkın çocuklarının yaptığı kötü işler akılda kalır ve bu da o halkın doğrudan genleriyle ilişkilendirilir. Bu ortam faşizm için, bulunmaz bir nimettir, insanların geri noktalarına seslenen güçlü propaganda yetisi, “gözle görülür” bazı şeylerle de birleşince daha da korkunçlaşıp, yaygınlık kazanır.

Belki de en hafif şekliyle bir “hemşehricilik” olarak insanların genlerine işlemiş olan şovenizmin  en güçlü mezar kazıcısı bir arada yaşamaktır. Örneğin binlerce yıldır birbirlerinden pek hoşlanmayan ve birbirleriyle ilgili olmadık yaftalar yakıştırmış olan Laz ve Gürcü halklarının, karşılıklı uyum, sevgi ve hoşgörü içinde yaşadıkları alanlar da vardır. Bu alanlar da, bu iki -kökler bakımından da- kardeş halkın Murgul’da ve Doğu Marmara’nın, Batı Karadeniz’in kimi yerlerindeki karma köyleridir.  Aynı şey yine Lazlarla arası bozuk olan Hemşinliler açısından da denebilir. Karma köylerde yine bir sıkıntı yok… Çok açık ki, halklar bir arada yaşadıkça, birbirlerini tanıdıkça, paylaştıkça, düğünleri beraber yapıp, cenazeleri beraber kaldırdıkça önyargılar aşınıyor. Önyargılar da aşındıkça, bir psikojeni olan şovenizmin, faşizmin musalla taşına doğru yolculuğu başlamış oluyor.

Elbette ki, bu yazı “tüm halklar için karma köyler oluşturulsun”  gibi abuk bir önerme içermiyor. Zaten yazarın amacı, uçuk da olsa böyle bir önermede bulunmak bile olsa, faşizm bunu yine kendi çıkarlarına kullanmak için “cin fikri”ni çalıştırır, farklı etnisitelerin yaşadığı her yere % 50 oranında Türk köylüsü yerleştirmeyi plânlardı herhâlde! Mesele, halkların “bir arada” durabilmesi, yaşayabilmesi meselesi… Her etnisiteden, dinî inançtan insanın bir araya geldiği alanlarda eğer sınıf temelli bir mücadele örülürse, o karma köylerdeki kardeşleşme durumu, tüm bir ülke sathına yayılmış olur. Emeğin en kutsal ve ekmek, özgürlük, hak, hukuk için savaşmanın en haklı kavga olduğunu bilen insanların oluşturacağı mücadele çizgisi, bağrında taşıdığı birleştiricilikle yenilmezleşir ve halklar arasında tüm önyargıları parçalayıp, faşizmin eceli tecellisini yakınlaştırır. Einstein önyargıların yenilmesi için atomu parçalamaktan zor demiş, bunun o kadar da zor olmadığını TEKEL işçileri çoktan göstermiş olsa gerek. TEKEL işçileri belki, istediklerini alamayacaklar, hatta belki bu eylem görünürde hiçbir şey kazanılmadan bitirilmek zorunda kalacak. Ama işçiler o çadırkentle bizlere, herkese, dosta da düşmana da, ayrımız gayrımız olmadığını, temel meselenin ekmek kavgası olduğunu ve sınıfsal temelli mücadelelerin mutlaka her kökten ve inançtan insanı birleştirebilecek tek güç olduğunu bir kez daha kanıtladılar. Zafer, uzun uzun süreçlerin, nice kavga ve bedellerin ürünü şüphesiz, Magna Carta’nın tarihî 1215, Fransız İhtilâli’nin tarihî 1789’dur. Paris Komünü, 1871’de yaratıldı, Büyük Ekim Devrimi’yse 1917’de…

Velhâsıl, emekçiler eğer, bugünlerde çok sık duyduğumuz bir terimle, emekten gelen güçlerini kullandıkları vakit, düzenin tıkır tıkır işleyen çarkına çomak sokmuş olurlar. Bu devrim için bir manevra alanı, ileri bir nokta için adımlar atma imkânı sağlayabilirSağlayamayabilir de, mücadele geçici yenilgilere, hatta çok büyük hezimetlere de uğrayabilir, tarih birçok olumsuz örneğin hatırlatma defteri gibidir. Önemli olan her mücadele tecrübesinden bir ders çıkarmak, bu dersleri kavganın sonraki aşamaları için olumlu ve öğretici yönde kullanabilmek. Bugün TEKEL işçileri, emekçilerin gücünü, yapabileceklerini göstermişlerse eğer, bundan sonrası her ne olursa olsun, emekçilere düşen yine aynı kanaldan, sınıf mücadelesi çizgisinden yürümektir. Kendine farklı referanslar ve hedefler arayanlar, bir başka sömürünün kucağına kendilerini itmiş olurlar. Din temelli bir düzen için mücadele edenler, dinî faşizm altında ezilmek için, yani bir kere daha ama bu kez farklı insanlar tarafından ezilmek için mücadele etmiş olurlar. Çok farklı bir durumda da olsa, ulusal özgürlük için mücadele edenler, pekâlâ hiçbir şekilde özgür olamama durumunun içine düşebilirler, ulusal sınırlara sahip olan bir devletin olması, o devletin bağımsız olması anlamına gelmez keza… Gerçek anlamda özgürlük ve onurlu yaşam, emekçilerin sınıf için birleşik kavgasında ve sınıfın iktidarında şifrelenmiştir.

KronikMuhalif.Com/ 14.02.2010 / Batıkent – Ankara