Farkını Kıskançlıkla Korumayanın Farkı Kalmaz

Kürdistan'da yaşanan katliamlara sessizlik üzerinden sosyolojiyle silahlarla da savaşacaksanız ve masum insanların kitlesel katlini bunun üzerinden meşrulaştırma çabasına girişecekseniz, o silahların, bombaların hedefine Kürt halkını da yerleştirmeniz gerekir (!).

 

 Ankara’daki son katliamın (13 Mart) ardından sol, bütün parçalarıyla hararetli ve kimi yönleriyle utanç verici, hatta kan dondurucu bir tartışmanın içine girdi. “Tartışma” dediysek, henüz ciddi bir tartışmanın verisi yok, buradan siz sosyal medya/medya üzerinde çeşitli kişilerin katliama dair verdikleri tepkilerin toplamını ve bunların ne anlama geldiğini anlayın.

Üstelik, PKK ya da “solu ilgilendirebilecek herhangi bir yapı”, eylemi şimdilik -bir PKK klasiği olarak yarım ağızla söylenmiş birkaç şey dışında- üstlenmiş filan da değil. Buna rağmen en başından beri, daha ortada hiçbir şey yokken fırtınalar kopmaya başladı.

Zira birileri Ankara’da masum canların koynunda patlayan bombalarda bir “erken bahar” görmüştü.

Benzer bir durum, Ankara’da askere yönelik yapılan fakat sivil kayıpların da olduğu ilk eylemde (17 Şubat) de yaşanmıştı. Benzerdi ama tam aynı şey de değildi. Son katliam kadar da sarsıcı etkileri olmadı. Ya da o eylemin başta çok sarsıcı olmayan, bir şekilde tolere edilebilen etkileri, son patlamayla birlikte katmerlenerek solun başına çöktü.

Çünkü devrimci şiddet kavramının, sadece masumların doğrudan hedef alınmasıyla değil, aynı zamanda masum insanların ölümünün önceden göze alındığı eylemlerle de güçlü çelişkileri var.

 

“Batı”nın duyarsızlığı

 

“Batı” ya da “Türkler” diye ifade edilen ve aslında Kürdistanlı ya da Kürt olmayan herkesi topluca ve alerjiyle işaretleyen Kürt yurtseverler; bu kamuoyuyla ilgili “duyarsızlık” tanılarında maalesef ki çok büyük oranda haklılar.

Öyle ki, farz-ı misal, bugün Amed’de bir patlama olsa ve 500 Kürt yaşamını yitirse, bu katliam, -hadi iyimser olalım-, “Batı”nın yarıya yakınında sevinç çığlıklarıyla karşılanacaktır. Bir diğer yarıya yakın küreyse, -eğer olaydan haberdar olursa- meseleyi pek umursamayacak ve belki bir iki çelişik ve “hümanist” tepkiden sonra gündelik hayatına aynen devam edecektir.

Yaşadığımız sıcak savaş koşullarını bir kenara koyup, sadece Van depreminden sonra olanları anımsamak bile “korkunç öngörüler” için gayet yeterli.

Bugün, Kürdistan’da yaşanan vahşete tepki gösteren, buna çeşitli derecelerde öfke duyan kesim toplam nüfusta bir azınlıktır ve bu insanlar büyük ölçüde sosyalist ve liberallerden ibarettir.

“Batı”nın, bırakın “Doğu”yu, “Batı”daki patlamalara, vahşetlere, hak ihlallerine de ilgisiz olduğu aşikârdır üstelik. 10 Ekim katliamı sonrası Konya’da yaşanan rezaletle zirve noktaya erişen düşkünlük bir yana, hiçbir patlama, katliam bu kamuoyunu herhangi bir biçimde harekete geçiremedi.

Türkiye’nin kalbinin merkezinde, Kızılay’da insanların parçalanarak öldüğü gün, Türkiye yine Survivor’ı izledi, haber kanalları dışında kalan televizyonlar yine yayın akışını bozmadı.

Tekrar edelim, kafası karışık, yalpalama performansı sanatçısı liberalleri bir yana bırakırsak, “Batı’nın duyarlı ve etkin kamuoyu” solcularla, devrimcilerle sınırlı. Bunların da sayısal ağırlığı kahredici düzeyde düşük (*).

Fakat; bu duyarlılık meselesinde, gözleri “Batı”dan, “Doğu”ya çevirdiğimizde de başka bir ilginç manzarayla karşılaşıyoruz. Kürdistan’da yaşanan katliamlara karşı, Kürdistan’da da kitlesel sivil bir karşı koyuş söz konusu değil. Kürtler de, yanı başlarında yanan ateşe karşı büyük ölçüde suskunlar.

Ve Kürt meselesinde, PKK meselesinde devlete karşı güçlü/kitlevî bir ret hareketini herhâlde Rize’den önce Van’dan beklemek daha “normal” olandır.

Sur’daki ablukadan sonra Diyarbakır’da sokağa birileri çıktı ama o Kürtler de, devleti değil, bir karikatürden sebep Özgür Gündem’i protesto ettiler (!).

Kürtlerin topyekûn silahlanıp, YPS ya da PKK saflarında savaşa koşmalarını beklemiyoruz. Sözünü ettiğimiz “barışçıl”, güçlü kitle eylemleri. Bu durum tıpkı “Batı”da olmadığı gibi, Kürdistan’da da yok.

Ve burada söz konusu olan Kürt halkı olduğuna göre, bunun sebebini salt faşizmin ağır baskısından yılma durumu olarak işaretleyemeyiz. Sanırım daha fazlası var. Bir kumanda sorunu ve motivasyon problemi.

Demem o ki, Kürdistan’da yaşanan katliamlara sessizlik üzerinden sosyolojiyle silahlarla da savaşacaksanız ve masum insanların kitlesel katlini bunun üzerinden meşrulaştırma çabasına girişecekseniz, o silahların, bombaların hedefine Kürt halkını da yerleştirmeniz gerekir (!).

 

Devrimci Şiddet/PKK

 

Devletin şiddet tekelini kırmak, silahı bir propaganda aracı olarak kullanıp kitlelere mesajlarını iletmek için yürürlüğe konulan devrimci şiddetin silahı, doğası gereği halka değil, düzene dönüktür. Bu şiddetin farkı da budur. Şiddet, kör ve bazı sınırları tanımıyorsa, bu şiddetin sıfatı devrimci olmuyor.

Kızılay katliamı gibi halk düşmanlığı üzerine inşa edilen saldırılara bahaneler, meşruiyetler aranmaya başlandığı yerde de failin -belki de hedefi doğrudan (sadece) siviller olmadığı hâlde (?). Hatta belki de düşük bir ihtimal ama fail olmamasına rağmen- devrimcilik ve halk saflarında yer alma durumu tartışılır hâle gelir.

Çünkü eylemin sonucu ortadadır ve bu sonuç da sahiplenilmektedir.

Kaldı ki, PKK’nin devrimciliği, devrimci hassasiyetleri gözetmesi meselesi uzun süredir zaten tartışmalıdır.

Bir hareketin silah kullanıyor olması, ne o hareketin silahlı mücadeleyi savunduğu anlamına gelir; ne de devrimci olduğu anlamına. PKK neden savaşıyor? Üniter devlet içinde kimi etnik ve yönetsel haklar için yeniden bir masa kurulması uğruna mı? Yoksa bağımsız Kürdistan için mi; hatta yoksa sosyalist Türkiye-Kuzey Kürdistan için mi?

Bu bile net değildir. Kürt hareketi sürekli söylem, hedef, yöntem ve ortaklarını değiştiren gel gitli bir yapıdadır.

Ve eğer hedef yeniden bir düzen içi çözüm süreciyse, “demokratik ortak vatan”, “İslâm kardeşliği” filansa yani, dünyanın hiçbir yerinde bunun için ölmeye, öldürmeye gerek yoktur. “HDP var” zaten… Bugün MHP ile birlikte biteviye marjinalize olan ve likidasyona doğru adım adım ilerleyen HDP. Eşyanın tabiatı gereğidir; bir “barış siyaseti” eğer bir “savaş örgütü”yle aynı tabana yaslanıyor ve gücünü, gündemini o “savaş örgütü”nden alıyorsa, savaşın en amansız hâliyle geri geldiği vakit bağımlı “barış siyaseti”nin varlığı bütünüyle mânâsızlaşır.

Sanıyorum ki, şu an Türkiye’de Demirtaş’tan daha dertli bir siyasetçi yoktur…

Neyse.

PKK’ye dönelim.

PKK’nin şiddet pratiğinin evveliyatında da, sınırlı da olsa, savaşın paydaşı olmayan sivillere yönelme var: Kitle içinde bomba patlatma, dur ihtarına uymayan şoförü vurma, içinde devrimci-demokratların da olduğu öğretmenleri öldürme vesaire gibi…

Bu hareketin bilindiği gibi kabarık bir sol/Kürt örgütleri içi şiddet uygulama geçmişi de var.

Yani PKK’nin şiddet karnesinde geçmişten beri yoğun lekeler zaten söz konusudur.

Fakat, bu son Kızılay katliamı ve bunun sahipleniliş biçimleri öncekilerden daha keskin kırılmalara yol açmış/açacak gibi görünüyor. Bu kırılma, herkesten önce de, geçtiğimiz günlerde PKK ile ittifakını açıklayan sol örgütleri etkileyecektir (**).

Zira söz konusu eylemle ilgili güçlü bir öz eleştiri verilmeyecekse ve bu katliamı bu biçimiyle sahiplenme durumu sürdürülecekse, devlete kullanışlı sonsuz sayıda enstrüman veren böyle bir eylemin PKK’ye tek bir şartta faydası olabilir. O da söz konusu örgütün sivil bir iç savaş çıkarma hesabı yapıyor olma ihtimalidir. Eğer PKK bir Yugoslavya ortaya çıkarmak istiyorsa, Türk-Kürt şeklinde bölünmüş kampların birbirini boğazlamasından yanaysa, bu tip eylemlerin bu Hareket için bir mantığı vardır.

Ancak, bildiğimiz kadarıyla hiçbir devrimci, bir “Türk” bebeğinin kafasını balyozla patlatmak gibi bir hayal kurmamaktadır ve yine devrimcilerin tahayyül ettiği iç savaş da zihinlerinde Türk-Kürt siviller, Alevî-Sünnî siviller biçiminde cereyan etmiyor.

Bir kopuş ihtimalinden bahsediyoruz. Solla, Kürt hareketinin birbirinden tamamen kopma ihtimali. Bu olası kopmayı engelleyecek tek güç de solun Kürt hareketi üzerinde yapabileceği baskıdır yine.Ve muhtemel bir kopuşun onlarca sonucu içinde bir takım handikaplar da bahis konusudur.

Bu handikap ihtimallerinden en güçlüsünü ise, sosyalist solun bulunduğu ideolojik mevziden de geriye doğru düşmesi olasılığı olarak görüyorum ben.

Açıkça söylemek gerekirse, solun bazı parçaları için düpedüz bir şovenleşme ihtimalinden söz ediyorum.

Kürt hareketini “halk güçleri” saflarında tutabilmek için etkin bir çaba sarf edebilecek bir kararlılık, bilinç, örgütlülük ve güç gerekiyor.

Kürt hareketine “fark”ını hatırlatmak solun vazifesi. “Devlet sivilleri öldürüyor”un içi boş bir ajitasyona dönüşmemesi için, ilgili Hareket’in de masum sivilleri parçalanarak ölmeyi hak edecek insanlar olarak görmemesi gerekir.

Aksi hâlde, bıkıp usanmadan tekrar edilen bu “Batı”- “Doğu” retoriğinin varacağı nokta gayet sarih. Kıyametin verileri açık bir biçimde önümüzde duruyor.

 

İsmail Güney Yılmaz

 

(*) “Batı, Kürdistan’daki katliamlara sessiz” diyen Kürt siyasî hareketine yakın unsurların, Batı’da var olan örgütlü karşı koyuş pratiklerine de epey ters baktığı açık. Örneğin, Cephe’nin, Kürdistan için ortaya koyduğu ve polisle çatışarak haftalarca sürdürdüğü kampanya bizzat Kürt yurtseverler tarafından görmezden gelinmiştir. Dahası bu eylemler görüldüğü yerde de ya küçümsenmiş; ya da ilgili Hareket’in adı verilmeden -yahut başka örgütlere ve/veya “gençler”e mal edilerek- “haber”leştirilmiştir.

 

(**) PKK ile birlikte, MLKP, TKP/ML-TİKKO, MKP, TİKB, TKEP/L, THKP-C/MLSPB, Devrimci Karargah, DKP (Kurtuluş + Türkiye Devrim Partisi), PDK’dan (sanırım 2000’lerin ortasında kendisini fesheden KDH’la ilişkili) oluşan HBDH (Halkların Birleşik Devrim Hareketi), Rojava pratiğinin Türkiye’ye taşınması yolunda bir çaba olarak görülebilir. Ya da HDP/HDK’de ortaya çıkan birlikteliğin illegal örgütler kanadında bir tekrarı… Zira birleşen örgütler, hâl-i hazırda zaten epeydir ortak hareket eden örgütlerdir. Diriliş Hareketi adlı, hakkında hiçbir malumata sahip olmadığımız bir başka örgütün de birliğe olumlu baktığını da belirtelim ayrıca.