Ezberlerden ve düzenin biçtiği kodlardan sıyrılmak

Daha birkaç ay önce bizimle beraber dövüşen, “Kürtleri şimdi anlıyorum” diyen “T.C. Çapulcu bilmem kim” arkadaşlarımız da kaldıkları yerden T.C. güzellemelerine, Kürt ve devrimci düşmanlığına, Atatürk’lü profil kampanyalarına devam ettiler.

Başlığı, “solun, ezberlerinden ve düzen içi savaşın kodlarından sıyrılması üzerine” diye de okuyabilirsiniz.

Gezi bir imkândı.

Tüketildi ve hepimiz öncesindeki şekil şemalimize geri döndük.

Peki, Gezi, Türkiye solu için bir başarısızlık hikâyesi miydi? Yo, bunu tam olarak bu şekilde teslim etmek büyük haksızlık olacaktır. Solun bütün parçalarıyla, mevcut gücünden fazlasını ortaya koyduğu, onca yıl sonra ilk kez gündemi bu denli belirleyip yönlendirebildiği ve pek çok açıdan olumlu sayılabilecek bir sınav verdiğini düşünüyorum. Ancak buradaki “olumlu not”, pekiyi, iyi değil yalnız “geçer” veya bir “orta” not olarak okunmalı. Zira âniden gelen, daha önce hiç tecrübe edilmemiş, büyük ve ağır bir süreç, yaşanırken, sol tarafından kaldırılabilmiştir. Fakat, burada sorun, sonrasına -hemen sonrasına- neredeyse hiçbir şeyin -birikim, olanak, enerji, yenilik, cesaret vs.- bakaya kalamamış olmasında yatıyor.

Öyle ya, 30 Mart günü yaklaştı ve hemen hepimiz seçim gündemine konsantre olduk, tüm gücümüzü ve fikri becerilerimizi o kanala akıttık. Seçim gündemine eklemlenmeyi kabul etmeyen birkaç örgütse, kendi kabuğundan çıkabilme, geniş kitleleri etkileyebilme kuvvetini gösteremedi, “boykot” ya da sandığa gitmeme tavrı yine salt bir gelenek icabı duruş olarak kalabildi.

Orada sol, genel olarak, anti-AKP ya da anti-Erdoğan tavırda bilendi. Gezi’ye akan öfkeli milyonları da görünce “orta ölçekli bir zafer”in seçimler marifetiyle gerçekleşebileceğine ciddi ciddi inanmaya başladı. Burada, illa ki 17 Aralık’ın da, solla birlikte, genel muhalefet adına, “son ikna edici olay” olarak öngörü kayıtlarına geçirildiği de akıldan çıkarılmamalı -farz-ı misal ben de, sandığa gitmeyecek bir solcu olarak, AKP’nin % 32-35 bandını asla geçemeyeceğini tahmin ediyordum.

Fakat, Gezi isyanının sonunda, “gevşek bir koalisyon”un bir tür seçim zaferine tav olmak, sosyalist solun, oyunu deplasmanda, üstelik kendi yarı sahasında kabul etmesi anlamına geliyordu. Zira karşımızda olan politik lider, politik parti ve hepsinden de önemlisi politik taban alışılagelmişin bir hayli dışındaydı. Her türlü handikapta kendini yeniden üretebileceğini, hatta güçlenerek çıkabileceğini, daha önce defalarca göstermişti. Enerjiyi seçime ve anti-AKP’ciliğe harcamak da rakibin şablon taktiklerini rahatlıkla uygulamasına yardımcı olmaktan başka bir işe yaramadı.

İyi denemeydi.

“Kaybettik.”

Hâlbuki, baştan sona Gezi’nin uzun zaman dilimine bir göz atıldığında, bu kalkışmayla, bütün iç gerilimler ve çelişkiler bir yana, hem Türkiye ve Kuzey Kürdistan solunda daha önce yaşanmamış bir yaklaşmanın(*), hem de sol ve ezilen kimlik siyasetleriyle, Kemalizan ve Müslüman kesimler arasında bir yakınlaşma nüvesinin oluştuğu görülecektir. Bu, düzen içi çelişkilerde o ya da bu şekilde saf tutmuş veya bir tarafa “gönülce daha yakın kalma zorundalığı”ndan bitap düşmüş sol için kocaman bir olanağı işaretliyordu. Bu devrimin dinamiti için bir fitildi ve tutuşturulmayı bekliyordu.

Bu yaklaşma, tanışma, yakınlaşma, ortaklaşma pratikleri, Türkiye siyasetinde derinden bir alt üst oluş için bir zemin sağlıyordu. Var olan bütün kamplar yerle yeksan olabilir, sol, bütün büyük siyasal öbekleşmeleri kendi lehine işleyip, bölebilirdi. Buradan doğacak müşterek, ilerici, gelişkin bir halk muhalefeti de devrimci bir dinamiğin ana rahmi anlamına gelebilirdi. Olmadı, çünkü ne iştah vardı; ne de kudret.

Dedik ya, böylece hepimiz eski şekil şemalimize döndük. Sosyalistler, kısa sürede birbirine “ayar verme” üzerine kurulu alışılmış kendi iç kavgalarına ve diğer standart işlerine döndü. Daha birkaç ay önce bizimle beraber dövüşen, “Kürtleri şimdi anlıyorum” diyen “T.C. Çapulcu bilmem kim” arkadaşlarımız da kaldıkları yerden T.C. güzellemelerine, Kürt ve devrimci düşmanlığına, Atatürk’lü profil kampanyalarına devam ettiler.

Oysa dönüşebilirdik ve dönüştürebilirdik.

Bütün fırsatlar düzenin ve ezberlenmiş siyaset etme biçimlerinin kanallarında un ufak olup gitti.

Şimdi de başımızda bir Cumhurbaşkanlığı seçimi patladı. Hikâyemiz yine aynı. “Yetmez ama evet”lerin, “bas geç”lerin, “bize oy vermeyen kendine solcu demesin”lerin ya da “seçimle bir şeyle değişecek olsaydı yapılmazdı”ların (**) ve daha bir sürü kalıplaşmış söylem ve eylemlerin, yeni bir şeyler üretememenin bir devam filmi, “sezon finali”.

Her sene, çatışmalı 1 Mayıslara daha az kelle sayısıyla ve daha isteksiz çıkıyor olmamız, polisle bitmek bilmeyen kovalamacalarımız gibi giderek tatsızlaşan, aynılaşan seçim hikâyeleri. Elde, birbirimizi üzmemize değmeyecek sonuçlarla parti, kurum binalarına dönülmesi ise ayrı bir trajedi.

Arkadaşlar, “çok uzun yazıyorsun” diye eleştiriyorlar. Bu kez kısa keseceğim. Bize yeni bir damar, yeni bir şevk, “yeni gülecek bir neden” lâzım. Düzenin biçtiği siyaset etme kodlarından ya da ezberlenmiş programlardan, yapmalardan, etmelerden, söylemelerden sıyrılıp, geleneğimizdeki devrimci, cüretkâr, bin defa yenilse de yine ışıldayan cevahiri yeniden üretip, ortaya çıkarmak lâzım.

Tüm bunlar için de Gezi’ye bir kez daha, bir iyi bakmak lâzım.

Arkadaşlar bize bakıyor…

(*) Berkin’in cenazesini ve Berkin için meşaleleriyle mahzun yürüyen Kürdistanlı annelerin o fotoğrafını bir an olsun akıldan çıkarmamak gerek. Birbirlerine artık neredeyse selâm bile veremeyen iki siyasetin milislerinin mahalleleri beraber savunduklarını unutmamak gerek. Bazı sorunlar olsa da, Medeni’nin ve Ferit’in direnişin şehitleri olarak sâhiplenildiğini hep hatırlamak gerek.

(**) Boykotun kitleleri saran güçlü bir anlamı olmalı. Aksi salt sandığa gitmeme iradesi olarak okunabilir. Ben 30 Mart’ta da sandığa gitmedim, bu seçimde de gitmeyeceğim. Fakat seçimlerin hiçbir zaman ve hiçbir koşulda devrimcilerin ve halkın çıkarlarına yarayacak olanaklar sunamayacağı da düşünülmemeli. Gerekli görüldüğü yerde ve eğer mecal varsa “düzenin sunduğu demokratik olanakların istismarı” devrimci bir sanattır.

Sendika.Org – 20.07.14/Esenyurt