Eylül’ün ezemediği

İçeriyi kendine bir okul yapan, dışarıda kendine çok öğrenci buldu.

 

Bu yazı bir güzelleme metni. “Güzelleme” kelimesi Türkiye soluna özgü gibi olan ifadelerdendir. Çoğu kez de olumsuz bir içerikle doldurulur: “Güzelleme yapmak.” Tanıdık gelmiştir, kulaklarımızda hakir gören bir ihtivayla çınlayan bir söz öbeği bu. Hani, olumsuzluklara hiç ilişmeden, coşkulu ve (kendini/ siyasal çevresini) tatmin odaklı bir büyüklenme, yiğitleme gösterisi.

Niyetim bu değil tabii. Fakat, ’60’ların sonundan bugünlere gelen uzun, çalkantılı tarihinde solun takdirden çok eleştiriyle, yukarıdan akıl vermelerle, küçümsenmeyle muhatap olduğu aşikâr. Bunca yıllık erimde hiç övülecek, başarılmış, örnek, moral, yol olmuş hiçbir şey yok mudur?

Bizce bu tarihte böyle bir dolu tecrübe var.

Bunlardan biri ve belki de en önemlisiyse 12 Eylül faşizminin zindanlarında dayatılan siyasî ya da fiziksel ölüme karşı devrimci direnişle verilen, gerekirse ölümle altı kalınca çizilen yeni yaşam cevabıdır. İşte bu yeni yaşam/ yeni insan ısrarı, ’90’lar başında tekrar büyüyecek olan devrimci hareketin mayası, itkisi oldu. 12 Eylül zindan direnişlerini bu açıdan bir yeniden kurucu savaş olarak ele almak gerekir.

Devrimcilik, belki de özellikle Türkiye’de, salt politik bilinçle, teoriyle/ bilimle/ materyalizmle değil, çok güçlü ahlakî bir kodla da şekillenip, vücut bulur. Türkiye devrimci hareketinin sözlüğünde sıkça rastlanan metafizik göndermeler bundandır. Bu gelenek böylece kendi “ilahiyat”ını kurmuş, yeryüzüne indireceği cennete çok sayıda şehidi ve gaziyi bu halk içinden böylece bulmuştur.

Sokaktaki adam”ın “devrimci” deyince aklına gelen “çok temiz, iyi, ahlaklı, fedakâr, çıkar gözetmeyen insanlar” mitolojisi buradan hayatın içinde dolaşıma girdi. Devrimcilik, ahlaklı ve temiz olmak da demektir. Faşistin bile bilinçaltındaki referansı budur. Solculuğa en çok karşı duran bile kalıplaştırdığı “gerçek solcu” tipolojisiyle solculuğun meşruiyetini bilinçsizce onaylar. Ahlaklı ve temiz kalamayan, devrimci de kalamaz. Pratik/ inandırıcı bir özeleştiri sunmadığı (kefaret ödemediği) müddetçe.

Sinan Kukul’un “Bir Direniş Odağı: Metris” kitabını okumuş olanlar, nasıl bir atmosferde, nasıl bir tüketici ıstırap sarmalında büyük direnişin nelere rağmen nasıl örüldüğünü, nasıl büyüdüğünü bilirler. “Karanlık”… 12 Eylül denilince peşi sıra gelen kelime.

12 Eylül karanlığı”. Bu kadar doğru bir tamlamaya az rastlanır. Öyle ki, 12 Eylül direnişleri denildiğinde dahi aklımızda canlanan sahne iç/ dış, gün ya da gece fark etmeksizin tümüyle karanlıktır. Baskınlarla, katliamlarla, infazlarla, tacizle, tecavüzle, işkenceyle canlanan hafızada ölüm orucu savaşçılarının terli yatakları vardır. Kırılan kemiğin, elektriğin, çığlıkların sesi yükselir bu karanlıktan.

Öyle bir atmosfer ki bu, kitaptan okurken bile bunaltan, daraltan, korkutan bir kıyıcıklıkta bir kabustan inşa edilmiş. Pek çoğumuz kitabı gurur, öfke, şaşkınlık ve hayranlıkla okurken, “ben dayanamazdım”, “ben yapamazdım” demiştir, doğru. Ki devrimciler de korkmuştur mutlaka, bunda utanılacak ya da reddedilecek bir hâl yok. Hayatta kalma savaşı insanın en temel dürtüsü. Ama tüm bunlara rağmen birileri dayandı, birileri yaptı. Arkalarında bir şey, bir olgu yahut bir miras diyebiliriz bu şeye, bıraktılar.

Birileri dayandı ve yaptı.

Tıpkı birilerinin bugün de hâlâ ve yine her şeye rağmen dayanıyor ve yapıyor olmaları gibi. Belki çok daha azlar, belki onlardan umut edenler de daha az, hatta belki onların bile umutları azalmıştır. Ama durdular, duruyorlar betonda boy veren karanfiller. Zira onların bu duruşunu şekillendiren bir ahlakî formasyon var. “Temiz kalma” ısrarı, “örnek olma” motivasyonu, “öncü olma” ideolojisi.

Bir hatıra kendine bir hafıza yarattı. Bu hatıra ile hafıza, bu toprakların devrimciliğinin toprağına tutunmasını sağlıyor.

12 Eylül, bu hatıra ve hafıza birikiminin mühim bir durağı. Pes edenler, değişenler, değiştirenler çoksa da, sürdürenler bir kurtuluş/ kopuş iklimi/ cazibesi yaratmayı becerdi. Yani Metris, yani Diyarbakır. O gün de, bugün de çok farklı olan iki hareketi mesela, aynı motivasyonla ve direniş yordamıyla bir yeniden kur(t)uluşa doğru sıçrattı. Cehennemin dibinde gerçekleşen bu “uhrevi” atılım kendine dışarıdan binleri, milyonları kazandı, yarattı. İçeriye biat ettirerek, dışarıyı hücreye kapatmak isteyen faşizm, içeride kaybedince, dışarıda da sendeledi, sarsıldı.

Karşılıklı ideolojik gerilimleri sebebiyle şimdi neredeyse birbirine düşman olan iki akımın bu benzer deneyimleri, sadece ilginç değil, öğreticidir de.

İçeriyi kendine bir okul yapan, dışarıda kendine çok öğrenci buldu.

İsmail Güney Yılmaz