Etnik kimlik: Aidiyet, bela, onur

Kaybedilenler çok ama kurtarılacak olanlar da hâlâ bu topraklarda duruyor. Kurtaracak olanlar da.

 

Bugünkü Türkiye, çok uluslu ve geniş bir coğrafyaya yayılmış, uzun ve ağrılı bir erimle parçalanmayı travmatik bir biçimde tecrübe etmiş bir imparatorluk mirasçısı olarak ulusal/ etnik sorunların tam da göbeğinde mayalanan ve bunun bir çıktısı olan bir ülkedir. “Görkemli” (1) Kanunî döneminden sonra değil, tam da o dönemden itibaren ortaya çıkan, devlette, Batı karşısında gerileme, yönetme becerilerinde tavsama/ yozlaşma, büyüyen iç ekonomik/ sosyal sorunlar meselesi, erki bir bitmez “kurtuluş problemi”ne sürekli kafa yormak zorunda bırakmıştır.

Çözüm içinse hep geçmişe, “altın çağ”a bakmak, oradan referansla bir iyileşme sağlama düşünülmüş, çiğ kaçan yaklaşımların hiçbiri fayda etmemiş, çöküş derinleşmiştir. Modern zamanlara geldiğimizde, ülkenin zayıf ve “tercüman” entelijansiyasının Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük formülleri de hep duvarlara tosladı, bilinir.

Bunlardan belki Osmanlıcılığın, belli bir coğrafya özelinde küçük de olsa bir şansı olabilirdi fakat bu fikirleri ortaya atanların samimi bir “uhuvvet” düşüncesine sahip olmadıkları da ortadadır.

Devletin zayıflaması, tüm hücrelere kadar işleyen yozlaşma, ulusal tarihsel çelişkiler/ intikam – bağımsızlık özlemleri, çok parçalı etnik/ dinî kompozisyon, sürekli ekonomik buhran, elitlerin basiretsizliği, çıkarcılığı, hanedanın meşruiyet problemi, iç siyasî çekişmeler, emperyalizmlerin rolü derken kaçınılmaz olan gerçekleşti, Osmanlı çöktü.

Aslına bakarsınız Osmanlı’nın “olabilecek”ten uzun yaşadığını söylemek de büyük bir iddia olmayacaktır. Zira, devasa bir mayın tarlasında yüz yıllara yayılmış bir can çekişme hâlinden bahsediyoruz. Ve burada, bu uzun sürmüş “bir şekilde ayakta” kalma hikayesindeki “başarı”da aslan payı Osmanlı’nın becerilerinden çok, emperyalistler arası çelişkilerdedir.

Bu çelişkiler Kurtuluş Savaşı’nın zaferinde de faydalı olmuştur.

Türkiye: Mirasın devamı

Macaristan’ın erken, 1699’daki kopuşunu (ki Osmanlı gerileyişinin işaret fişeği sayılır) bir kenara koyarsak, Osmanlı’da parçalanma 1821’de Yunan milliyetçi hareketinin başarıya ulaşıp, ulus devletini kurmasıyla başladı. Öncesinde 1805’ten itibaren Mısır’ın son derece küçük düşürücü bir biçimde fiilen elden çıkıp, Kavalalıların yönetimine geçmesi aslında sonun başlangıcını ilan etmişti. 1870’ler ile geç 1910’lara dek parçalanma hızla sürdü.

Söz konusu olan sadece ulusların bağımsızlık mücadeleleri değil, sömürgeci müdahalelerdi de. Örneğin, zaten hiçbir zaman tam bir merkezî denetim tesis edilemeyen Cezayir, 1830’da resmen Fransız sömürgesi olmuştu. Benzer kaderi daha geç dönemlerde ve kimi coğrafyalarda daha karmaşık biçimlerde diğer Afrika ve Asya toprakları da yaşadı. Osmanlı sonrası “cetvelle çizilen sınırlar”  fenomenini burada uzun uzun anlatmaya gerek yok.

1918’e gelindiğinde artık Osmanlı İmparatorluğu bugünkü Türkiye Cumhuriyeti sınırlarından dahi bir miktar daha küçük ve daha da pay edilebilmeye açık vaziyetteydi, hâlâ iştah kabartıyordu. Ancak, Sevr planı başarılı olmadı, askerî elit, kalan son topraklarda son bir gayretle kendine yeni bir devlet kurmayı başardı. Ancak, bu noktada “yedi düvele karşı savaş” retoriğinin bir hayli abartılı olduğunu da söylemeden geçemeyeceğiz.

Zira Kurtuluş Savaşı, esasen Yunan kuvvetlerine karşı cereyan etmiş, emperyalist güçlerle sıcak çatışma pek gerçekleşmemiştir (Ermenilerle savaş da 1920 sonunda Gümrü’yle nihayete ermişti). Millî Mücadele’nin önemli olan ve fazla deşilmeyen bir diğer boyutu da aynı zamanda bir iç savaş şeklinde vücut bulmuş olmasıydı. Saltanat/ hilafet yanlısı ya da o zamanki konjonktüre göre daha doğru bir tanımla sarayın yönlendirdiği unsurlarla (bu çatışma Türkiye’nin bugün de ivmelenerek süren sosyal/ siyasal bölünmüşlüğünü belirledi), benzer motivasyonlara sahip bir takım yerel güçlerle, Pontoslu Rum milislerle, ayrı baş çeken Çerkes Ethem’le ve kısmen Kürt millî isyancılarıyla çatışmalar gerçekleşti.

Bu süreçte “geleneksel” İttihatçı unsurlarla (Kurtuluş Savaşı komuta kademesi de tabiî olarak İttihatçılık kökenliydi. Fakat, gerek İttihatçılığın son yönetim döneminde halkta oluşan soğuma, gerekse de Ermeni Soykırımı lekesi sebebiyle bu gelenek resmen sahiplenilmedi. Öte yandan artık “her şeyi kendinden başlatan” yeni bir tarih yazılmaktaydı zaten), Bolşevizme çeşitli düzeylerde yakın olan kesimler, daha muhafazakâr yahut liberal olan gruplar da tasfiye edildi. İkinci Meclis’te artık muhalefet yoktu, ülke çapında siyasal birlik sağlanmıştı.

Bu yoldan, bu öyküden Mustafa Kemal’in önderliğindeki Genç Cumhuriyet doğdu. Fakat, Cumhuriyet dönemi de biteviye yükseltilen milliyetçi dozla iç ulusal/ etnik sorunu süren bir ülkeydi. Zarf yeni ama mazruf aynıydı.

Her şeyin “Türk için, Türk’e göre olduğu” Türk cumhuriyetinde, bu problemlerin büyüyüp patlaması, yeni cerahatlara, yeni sancı ve bunalımlara yol açması kaçınılmazdı.

Yeni elit, yüzlerce yıllık mazisi olan, kendilerini de geçmişte nice yeise, hayal kırıklığına, öfkeye sevk etmiş yaşanmışlıklarından kendilerince dersler çıkarmış, bir daha olmaması için kendilerince yeni çözümler üretmişlerdi. Lâkin bu çözümler içinde yeni bir bakış açısı filan olmadığı ortadaydı. Kibirli ve fakat kompleksli Türk milliyetçiliğinin toplumun tüm hücrelerine zerk edilmesi hikayesi böyle başladı. Bu aşı, ülkeyi de, ülkenin çatışma, sürekli iç savaş durumu, olağanüstü hâl rejimi gerçeğini de şekillendirdi.

Kılık kıyafette, kültürde, yazıda vesairede yaşanan hızlı ve başarılı değişim, hayatî olan başka birçok alanda gerçekleşmedi. Ki, irade zaten bunun gerçekleşmemesi yönündeydi. Devletin kodu, bu değişmezliğin sürekliliğiyle şifrelenmişti.

Herkes Türk ama kimse Türk değil

Türk milliyetçiliği, geç ortaya çıkan fakat hızlı gelişip, iktidarı çabuk alan bir ideoloji. Türklük bilincinin yerleşmesi ise daha geç, az önce andığımız iktidar olma deneyiminin yaşadığı ağır bedelli fiyaskodan sonra tarih sahnesine çıkan Cumhuriyet dönemiyle birlikte yukarıdan yerleştirilmiş bir olgudur.

Bu yukarıdanlık ve yapaylık da doğaldır ki birçok sorunu beraberinde getirdi. Ülke sınırları içinde yaşayan farklı kimliklerin Türklük potasında eritilmesi planı büyük Kürt nüfusuna çarptı, bu çarpışmadan yeni ve iltihaplı yaralar çıktı.

‘20’ler ve ‘30’lardaki Kürt hareketleri sert bir biçimde bastırıldı, Kürt isyancılığı adına bu yıkıcı yenilginin uzun süre susmak gibi bir sonucu oldu. Fakat ’60’ların sonlarında sol hareketle kol kola büyüyen legal Kürt hareketinden ‘70’lerin sonlarına doğru hızla büyüyen silahlı hareketler doğdu. Bunların içinden PKK örgütsel sürekliliğini ve büyüme trendini korumayı başardı, çok ciddi ve Kürtlerin yaşadığı diğer ülkelerde de etkili olan bir ulusal hareket pozisyonunu kazandı.

Özetle ‘38’de bastırılan, çok daha güçlü ve yaygın olarak geri döndü. Türkiye’nin en büyük sorunu halini alan Kürt meselesi artık üstü kapatılması, inkar edilmesi mümkün olmayan bir noktaya gelmiş oldu böylece. Bugün de, ülke sınırları içinde silahlı çatışma durumu, “demir yumruk” yönetimiyle bir hayli gerilemiş olsa da, Kürtlerin ulusal bilinç kazanmış bir halk konumuna gelmiş olması, Kürt hareketinin siyasal/ sosyal etkisi dipdiri bir gerçek olarak ortada duruyor.

Artık “Türkiye’de Kürt yoktur” diyen kimse yok. Eskiden “hayal” gibi, “imkânsız” gibi görünen kimi kazanılmış basit etnik hakları da artık en faşist unsurlar bile dillerine dolayamıyorlar.

“Türk’üm diyemez olduk” safsatası da tamamen buradan kaynaklanıyor. “Türk’üm” diyemeyen yoktur, sadece “Türk değilim” diyebilenlerin açıkça var olması, herkesin Türk olması gerektiğini düşünenleri veya “ya Türk’sün, ya köle” psikolojisiyle donanmış olanları rahatsız ediyor. AKP’nin, İslamcıların alışılageldik pseudo-mağduriyet/ pseudo-mazlumiyet hikayelerine çok benzeyen bu milliyetçi “mağduriyet” draması bu mavralardan ibarettir tamamen.

Öte yandan halklar, diller üzerindeki baskının, kısıtlamaların eskiye göre daha yumuşamış olsa da sürdüğü aşikâr. Her an “eski normal”e dönülebilecek olduğu da…

Türkiye’de Türk kimliği, kendi içinde, yukarıdan bastırılmış olmasının ve Osmanlı’da çok geç dönemlere dek erk tarafından benimsenmemiş olmasının da etkisiyle biraz girift bir durumdur. Anayasaya göre herkes Türk’tür, etnik Türk olan yahut en azından uzak atalardan itibaren Türkçeden başka anadili olmayan nüfus hakim kalabalıktır ama kendine “Türk” adı verme noktasında bazı karmaşalar görülür.

Bir “üst kimlik” ya da dışa karşı konumlanma açısından “Türklük”, resmen azınlık sayılan Gayri Müslimler ve Kürt nüfus büyük ölçüde hariç geniş bir kesimin ortak paydasıdır –bu Cumhuriyet ideolojisinin bir başarısıdır -. Fakat, zaten farklı ulusal kimlikler olan Laz, Gürcü, Çerkes, Boşnak, Arap, Arnavut, Hemşinli, Çingene, Pomak, Abhaz, Zaza gibi çok sayıda unsuru bir kenara bıraksak dahi, Türkçe anadilli nüfusta da “emik” (içeriden) tanımlamayla “Türk” adlandırmasına çok az denk gelinir.

Klasik Türkmen, Abdal, Tahtacı, Yörük, Avşar, Çepni gibi erken Türkmen yerleşiminden bakaya isimler az sayıda olan ama net “alt kimlikli” nüfusları işaret eden adlandırmalar. Fakat bu toplulukların dışında kalan büyük Türk/ Türkçe anadilli nüfus da kendilerince ve komşularınca “Türk” olarak değil muhtelif yerel adlandırmalarla anılıyorlar: Aboş, Gakkoş/ Harputlu, Yerli, Kıvırcık, Dadaş, Rizeli (ya da Horum)… Her hâlükârda “Türk” adının bir etnik ad olarak gündelik hayatın, karşılıklı sosyal ilişkilerin içinde pek yer edinemediği açıktır.

Bu açıdan bakıldığında memlekette sadece üstten dikte edilen bir Türk kimliği olarak değil, yerel sosyolojik bir adlandırma olarak da bir “Türk sorunu”nun olduğu söylenebilir. Öte yandan meselenin bir de “zaten herkes Türk’ken”, birilerinin “ayrıca Türk”, “daha bir Türk” oluşu boyutu duruyor.

Etnik kimlik kolektif bir bilinçtir. Tarihseldir, sosyolojiktir. Ama aynı zamanda inşa edilmiştir de.

Hatta kimi vakit görüldüğü gibi “bireysel inşa” hikayeleri de söz konusu olabilmekte.

Eğer gerçekten tarihsel bir dayanağı varsa, bir art niyet söz konusu değilse bu kimlik beyanını tuhaf bulmamak gerekiyor. Örneğin, kırım geçmişi olan bu ülkede birilerinin sonradan kendi Ermeni, Rum kimliğini keşfetmiş olması ve ama duygusal ama bilinçli buna bağlanması son derece normaldir. Ya da bu ülkenin bugünkü etnik kompozisyonuna uzun tarih dikkate alındığında geç sayılabilecek bir vakitte erişmiş olması da (2) yine kendini tarihle referanslayan beyanlara yol açabilmektedir. Örneğin, kuşaklardan beri Rumca ya da Türkçe anadilli olduğu hâlde antik çağdan referans alarak kendini Laz olarak tanımlayan Trabzonlu ve Gümüşhaneli, az çok okumuş, etmiş az sayıda insanla karşılaşmak da olasıdır. Bu insanlar bölgenin (Pazar’ın batısının) m.ö. 6. Yüzyıldan itibaren önce Yunanlaşıp, sonra Osmanlı’yla birlikte Türkleşen Laz toprakları olduğu tezine inanmaktalar (burada kast ettiğimiz şey “Laz” adının bir “lakap” ya da “yerel ad” olarak Orta ve Doğu Karadeniz’de benimsenmesi değil, çok daha farklı bir durum).

Kaçış ve sahiplenme arasında: “Diğer” etnik kimlikler

Türkiye’de aynı zamanda siyasal da bir kimlik durumuna evrilen “Kürtlük” ile Gayrı Müslim Ermeni, Rum, Yahudi, Süryani, Ezidi kimlikleriyle inançsal bir kimlik olarak Alevi kimliğinin “belalı” kimlikler olduğu tarihsel/ sosyolojik bir vaka. Bunların yanına dışlanan bir grup olarak Çingeneler katılabilir. İşin “aşağılanma” boyutuyla da Araplık (özellikle Arap Aleviler) ve Lazlığı da (3) bu listeye iliştirebiliriz.

“Biz eskiden kim Kürt, kim Alevi bilmezdik” masalının da, “mahallemizde birkaç yaşlı Rum, Ermeni vardı, çok iyi insanlardı” sakil güzellemelerinin de tarihsel dayanağı tüm bunlardan doğan kötü bir hikaye ve olumsuz vaziyettir. İnsanlar kendi kimliklerini saklama, hatta kimilerinde kendinden utanma, nefret etme pratikleri göstermişlerdir, gösteriyorlar. “Uslu olmak”, “çıkıntılık yapmamak”, “biat etmek”, “kendini belli etmemek”, “benzemek” motivasyonlarıyla kimlikler hırpalandı, eksildi, kan kaybetti.

Diller Türkçe karşısında – işin “doğal” boyutu bir yana, baskı ve tahkirle de – biteviye geriledi, geriliyor. Türkiye zenginliğiyle sadece bir diller bahçesi değil, çok sayıda yok olan ve yok olmaya doğru giden dillerle de bir diller mezarlığı olmaya adaydır.

Tarihin hemen her döneminde, bu asimilasyon politikalarına karşı daha donanımsız, daha zayıf, daha az olan Laz, Çerkes, Gürcü gibi kimlikler taşıyan az sayıdaki insandan bir karşı çıkış vâkiyse de, bu karşı çıkışlar hep cılız kaldı, kaybın önüne geçilemedi. Bu üç unsuru özellikle saydık, zira bu kimlikler hem devletle, toplumla en iyi şekilde kaynaşmış, Türk kimliği içine en kolay dahil olmuş unsurlardır fakat hem de kendi öz kimliklerini de belli düzeyde korumuş, sahiplenmiş, etnik hakları için epey eski sayılabilecek bir mücadele mazisine sahip halklardır.

Örneğin Arnavut, Boşnak, Pomak gibi, yine az önce saydığımız halkların nüfusuna yakın bir nüfusa sahip olan ve devletle, toplumla kaynaşmış, Türklükle de bir sorunu olmayan halklarda bu tip hassasiyetler pek az görülür (aksi yönde Pomaklar biraz kıpırdanma var).

Zazalar içinse bu hususta ayrı bir paragraf açmak gerekir. Sadece egemen Türklük üzerinden değil, Kürt kimliği üzerinden de bir bunalım yaşayan bu kimlik, Sünni ve Alevi sahiplerince yine cılız kalan bir “öz kimlik” hareketine sahiptir. Bilhassa Alevi unsurların ayrılıkçılık da dahil çeşitli saiklerle oluşturduğu örgüt, dergi çevresi gibi çalışmaları 12 Eylül sonrasında – kimliklere duyulan ilginin de artmasıyla (4) – söz konusudur.

Türkler ve Kürtlerden sonra en büyük halk olan Araplar da, Arapça gibi yaygın, güçlü bir dil konuşmaları açısından avantajlı görünseler de asimilasyondan nasiplerini aldılar. Özellikle Arap Alevilerde (5) dil son derece zayıflamış, Türkçe karşısında gerilemiş durumdadır. Devrimci/ sosyalist bir mirasa sahip olan Arap Alevilerin aksine devletle araları çok daha iyi olan Sünnî Araplarda ise – belki de bir tezat gibi değerlendirebiliriz bunu – Arapçanın durumu çok çok daha iyidir (bilhassa Urfa ve Mardin’de).

Arap kimliğine politik açıdan sahip çıkma noktasındaysa, Suriye savaşının da etkisiyle Arap Aleviler daha ileridedir (pek bir eser, hafıza, hatıra kalmamış olsa da bu grubun geçmişinde bir Arap milliyetçiliği/ devrimciliği zaten vardır).

Türkiye’yi Türklerden ibaret görmek bir sorunsa, Türkler ve Kürtlerden ibaret görmek başka bir sorun, başka bir kaçış. Bu eğilim, kolaycılık Kürt hareketinde de, sol harekette de zaman zaman gözlemlenebiliyor. Kürt hareketi kaynaklı diğer unsurlara yönelik milliyetçi büyüklenme de, Kürt dışındaki unsurlara karşı soldan gelen “bir siz eksiktiniz!” “sitemleri” de sır değil. Kürt hareketinin diğer gruplara açılma, onları “sahiplenme” politikasına ya da Türkiye solunun etnik kimliklerin kendini açıklamaları, savunmaları yolundaki katkılarına karşın bu tip sapmaların da olduğu inkar edilebilir bir gerçek değil.

Türkiye gibi yakın tarihi ulusal sorunlarla devinip, kanamış ve hâlâ yıpranan, egemenlerin ideolojik operasyonlarıyla halkı kendine yabancılaşmış, kendi gerçeğini unutmuş ülkelerde kimlikler ve ulusal sorun meselesi daha çok, daha ciddi ilgilenilmeyi bekleyen bir alan olarak duruyor. Halkların yaraları, azınlık kimlik sahiplerinin hassasiyetleri, acıları, itilip, kakılmışlıkları, bu eziyetli hakikatten yeni bir ülke yaratabilecek iradenin neliği üzerine düşünmek, tartışmak gerek. Kibirle, gizil üstünlük zehriyle savaşabilmek kendini solda tanımlayanların başat gündemlerinden biri olmalı.

Yekpâre kılma, betonlaştırma aşkına karşın çeşitliliğini koruyan kimliklerimiz bu topraklara rengini, kokusunu veren gerçeklerimiz. Şovenizme bulaşmadan bunlarla barışık olmak, bunları sürdürmek, geliştirmek temel bir hak. Bu kimlikleri sahiplenip, desteklemek de tarihsel, siyasal bir görev.

Kaybedilenler çok ama kurtarılacak olanlar da hâlâ bu topraklarda duruyor. Kurtaracak olanlar da.

 

İsmail Güney Yılmaz

 

 

(1) Osmanlı’nın en geniş sınırlara ve gücünün doruklarına ulaştığı Kanunî dönemi egemenler için gurur, şaşa, zenginlik, halk içinse çırılçıplak bir açlık dönemidir. Kasıtlı kötü yönetim sebebiyle Anadolu’da kıtlık yaşanmıştır. Bu kıtlıklar, ağır vergiler ve halk açısından eskisine göre daha kötüleşen düzen uzun süren Celalî ayaklanmalarının da motivasyonlarından biri oldu. Biz hanedanın ya da bir avuç saray çevresinin değil, açlık çeken halkın torunlarıyız. Milliyetçiliğin manipüle ettiği başlıca hususlardan biri budur.

(2) Türklerin XI. yüzyılın başlarından itibaren bugünkü Türkiye sahasına yerleşmeye başlamalarından evvel bu coğrafyada, Anadolu ve Trakya’da, Karadeniz sahillerinde Lazistan’a kadar Rumlar, bugünkü Doğu Anadolu’nun özellikle kuzeyinde olmak üzere büyük bölümünde, Çukurova’da ve Doğu Karadeniz’de parça parça Ermeniler (birçok yerde daha Ermeni nüfus bulunuyordu), bugünkü Doğu Anadolu’nun ya da etnik Kuzey Kürdistan’ın güney yarısında Kürtler, buranın güneyinde dağınık olarak Süryaniler, Aramiler, Asuriler, Araplar, Lazistan’da (Pazar-Batum) Lazlar ve Artvin’den güneye Erzurum kuzeyiyle, Kars’ın kuzeyine dek Gürcüler yaşıyordu.

Bilhassa İstanbul ve Kürdistan’da bir Yahudi nüfus mevcuttu.

(3) Bir halk olarak Lazların kim olduğu nettir: Doğu Karedeniz’in doğusunda, Pazar ilçesinden itibaren üç bin yıldan uzun süredir varlığını sürdüren, kendine özgü bir anadili olan Güney Kafkasyalı bir halk. Gürcistan’ın batısındaki Megrellerle aynı halktır. Fakat “Laz” adlandırması kimi karmaşalara hâlâ yol açabilmekte. Yani tüm Karadenizlilere Laz denilmesi sorunu. İşin bir diğer boyutu da Orta ve özellikle Doğu Karadenizlilerin birçoğunun da bu adı “yöresel bir adlandırma” olarak benimsemiş olması. Bu durum üstelik sadece Türkiye’yle, Türklerle ve yakın tarihle de sınırlı değil. Bu birkaç bin yıllık bir Helen algısı ve adlandırmasının mirası. “Laz” diyerek “aşağılamak” da yine aynı tarihsel “miras”a dayanıyor. Helenler de Doğu Karadeniz’dekileri topluca “Laz” diyerek kendilerince tahkir eder, hatta Trabzon İmparatorluğu’yla “Lazların krallığı” diye dalga da geçerlerdi. Ne ki tüm bu aşağılamalara karşın Pontoslu Rumlar da Laz adını benimsemişlerdir. Bugün hâlâ Yunanistan ve diasporadaki Pontos Rumlarına “Lazoi” (Lazlar), “Lazoameriganoi” (Laz Amerikalılar) deniliyor Yunanlarca. Çoğu Pontoslu da bu isimleri gurur duyarak benimsiyor.

Burada kimlik mevzuuyla ilgili ilginç bir anektod olarak Trabzon’da kimi ilçelerde 50-60 köyde hâlâ Rumca konuşan nüfusla ilgili de bir parantez açabiliriz. Bu insanlar kendilerini Rum olarak anmazlar – malum sebeplerden bu anlaşılabilir -, dahası kendilerine dair herhangi bir etnik ada da sahip değillerdir. Azınlık bir kısmı da anadiline Rumca (Romeyika) demez, Lazca der (Lazca bir Güney Kafkas dilidir. Hint-Avrupa dilleriyle bağlantısızdır).

Buna karşın, Batı grubu Türkçe, doğu grubu Hemşince (Batı Ermenicesi lehçesi) anadilli Hemşinlilerde ise Hemşinli etnik kimliği nettir. Bu grupta da – doğal olarak – Ermenilikle ilgili bir “sorun” söz konusudur, kabul edilmez, hatta batı grubunda Hemşinli kökenini Orta Asya Türklüğüne bağlayanlar vardır. Yine de sol geleneğin güçlü olduğu Hopa’da Ermeni kimliğine (daha doğrusu kökenlere) atıf yapan Hemşinlilere, Hemşin’e göre daha çok rastlanabilir.

(4) “Kimliğe dönüş” tek başına olumlu bir fenomen değildir. Aynı zamanda bir yenilgi psikolojisinden ve soldan ıramadan köklerini almıştır, sakat doğmuştur. Türkiye’de kimlik alanı liberalliğe, pragmatizme teşnedir.

(5) Türkiye’de Araplar üç gruba ayrılıyor: Sünnî Araplar, Arap Aleviler ve az sayıdaki (18 bin?) Hıristiyan Arap. Aynı ulusal kimliği paylaşan Arap Sünnî – Arap Alevi nüfusların birbirleriyle ilişkisi yoktur, zira her iki kutup başka bir dünyadır. Hıristiyan Araplarla Arap Alevilerin ilişkileri gelişmiştir.

Arap Hıristiyanların çoğu Antakya Rum Ortodoks Kilisesi’ne bağlı. Bu Arap Ortodoks nüfus Türkiye’de Rum okul ve kiliselerinin ayakta kalmasını sağlamıştır. Zira Rum (Helen) nüfus Türkiye’de 2 bin kişi kaldı. Arap Hıristiyanların bir bölüğünün kendini Rum etnik kimliği içinde gördüklerini fakat Rumlar tarafından Arap Ortodokslara karşı geleneksel ön yargılar olduğunu da belirtelim.

Arami/ Süryani kökenli oldukları iddia edilen Arapça anadilli Mahalmi/ Mıhellemi nüfus da kendini Arap kimliği içinde tanımlıyor. Mardin merkez ve Hasankeyf’te yaşayan Becirmaniler de (Seyyidler) kendilerini Kürt değil, Arap olarak görüyorlar.

Bir de, olumsuz şartlara karşın Türkiye’ye hızla entegre olan yeni Suriyeli nüfus gerçeği var tabii.