Enkaz

Acıyı öne sürerek suçluları unutturmak, tevekkül, kader, kaza söylemi, kurtarılan canların hikayelerinin medyada “magazinleştirilmesi”, “nasıl bu kadar kolay ölebiliyoruz?”, “bu kadar ölümün hukukî yaptırımı ne oldu?” sorularını görünmezleştirmeye yarıyor.

 

Bu kadar aleni pespayelikler cesaret işi. Tavandan tabana yayılan yozlaşma, yarattığı çöküntüyle hepimizi bir karanlığa mahkum etti. Ülkede mevcut olan ve -tıpkı gelir adaletsizliği gibi- durmadan büyüyen siyasal güçler arası orantısızlık sürdükçe de her gün başka bir anomaliyi, “normal” olarak hayatlarımıza sokmaya devam edecek.

Alışıyoruz ve bu tehlikeli.

İzmir’de meydana gelen ve gerçek şiddeti dâhi bağımlı medyaca hâlâ telaffuz edilemeyen deprem, bilindik manzaralarla bizi karşı karşıya bıraktı. Sadece Bayraklı’nın el verişsiz zemininde, dayanıksız, az sayıda evi yıkan depremin yarattığı bu tablo da elbette “daha büyük bir yıkımda hâlimiz ne olacak?” sorusunu bir kez daha akıllarımıza çaktı.

Ki ne yazık ki, ’99 depreminden beri ne olabileceğine dâir o korkunç fikre hepimiz alışkınız. Bunca yılda değişen hiçbir şey olmadı. Hatta deprem toplanma alanları AVM, “deprem vergileri nerede?” diye sormak ise yasak oldu. Bizi bu kolay ve yüzer yüzer, biner biner ölmelere alıştırdılar.

Ve daha da kötüsü var. Eskiden, zaten ölenler Kürt diye ya da “laikçi”(!) diye sevinenler görürdük. Bunların yanına “deprem vergileri nerede?” diye sorduğu için efendilerini rahatsız eden ve bu depremde can veren bir genç için “oh olsun!” diyebilecek bayağı bir insanı katabilmeyi de başarmışlar. Ki işlerine gelince “ölünün arkasından konuşulmaz” deyip, kötü insanların arkasından susmamızı “ahlâken” buyuranlar da aynı ahlâksızlardır.

Bizim ahlâkımız, onların pragmatik, riyakâr, köleci ahlâk anlayışına benzemez.

Bu deprem, aynı zamanda muhafazakâr-milliyetçi ahlâkla, liberal dünya görüşünün flörtünü, işbirliğini de gözler önüne sermiş oldu. Yakın vakitte AKP’nin neo-liberal olmadığını (hatta komünist olduğunu) savunan liberal zerzevat, bu kez de kopan sınıfsallık gündeminin üzerine atlayıverip, iktidarın yanına yedeklendiler. Sınıfsallığın tartışılmasının, sınıf bilincinin, radikalleşmenin kendi konfor alanlarına zeval vereceğini bilen işbu eşhas “açılın, biz okumuş adamlarız!” diye heyecanla ortaya atıldılar. Rezalet, akıl dışı fikirleriyle arz-ı endâma soyunan bu çevrenin kendi kendini teşhiri iyi olduysa da, -sanırım “fosil”(!) gibi görünmeme kaygısı taşıyan- çok “farklı” kimi “solcu”ların bunlarla siperdaş olma atağı da ibretlikti gerçekten.

“Her şey sınıfsaldır” yaklaşımı ve gerçeğini dümdüz okuyan ve karikatürize eden bu kafaya -tabiî bizim cenahta da bu meselede karikatürler olduğunu kabul etmek gerek- her şeyin sınıfsal olmasının, her şeyin sadece ve sadece sınıfsal olduğu anlamına gelmediğini anlatma çabası nafiledir. Ki öte yandan, nasıl berbat ve akıl almaz bir sınıflar tahliline sahip olduklarını da bir defa daha bu vesileyle görmüş bulunduk.

Solcular içinde de bu acayip fikirlere göz kırpanların olması şaşırtıcı değil. Biteviye zayıflayan ve kendi ideolojik meşruiyetine güvenini yitiren sol, (ulusalcılıkla birlikte) liberal tesire fazla açık hâle gelmiştir. Bu arkadaşların mesaisi de tıpkı liberaller gibi kendini ululayıp, sosyalistleri aşağılamaktan ibaret olmuştur artık.

Türkiye’de konut fiyatlarının zaten çok yüksek olduğuna bile bakmadan, İzmir’de ev fiyatlarına gelen zam haberini normal karşılayan, insanların otuz, otuz beş yıl çalışarak ancak mezbeleler satın alabildikleri gerçeğini göremeyen liberallerle bu benzeşme üzücü.

Buradan depremin önümüze koyduğu daha mühim sorunlara geçelim. Mesela, tutturulan birlik beraberlik, “Türküyem” türküleri fonda çalarken bir “ortak acı”dan bahsediliyor. Fakat bakıyoruz, aynı ’99 depreminde olduğu gibi egemenler fırsat bu fırsat deyip kolları sıvamışlar bile. Genç ve 50 yaş üstü çalışanları tam köleleştirecek (kıdem tazminatı ve emeklilik haklarını buharlaştıran) yasa teklifi meclise getiriliyor. “Ortak acı” ha?

Acıyı öne sürerek suçluları unutturmak, tevekkül, kader, kaza söylemi, kurtarılan canların hikayelerinin medyada “magazinleştirilmesi”, “nasıl bu kadar kolay ölebiliyoruz?”, “bu kadar ölümün hukukî yaptırımı ne oldu?” sorularını görünmezleştirmeye yarıyor.

Bir sonraki kolay ölümler için “sıra hangimizde?” sorusunun değil, bu enkazdan çıkmak, yaşam iradesini kuşanmak için artık “sıra bizde!” diyebilmek zamanı. Hepimizin bildiği, sevdiği, tüylerimizi diken diken eden o sloganı tersinden okuyalım: Örgütsüz bir toplumu her kuvvet yener.

Yengi iklimi için yoksulları birleştirmeli, açların, fukaranın öfkesine önsöz olunmalı…

Depremde yakınlarını kaybeden insanlarımıza güç, sabır diliyorum. Halkımızın başı sağ olsun.

 
İsmail Güney Yılmaz

www.sendika.org