Dost, düşman, çâre, kahır: “Halkımız”

Mahir, “sun’î denge” demiş. Bu sun’î dengenin kapattığı gözleri açmak da onun vârislerinin işi. Aksi takdirde bu sun’î denge bir “Sünnî denge”ye dönüşecek ve bir “çoğunluk diktatörlüğü”nün eli kolu bağlı tutsakları olarak kalacağız

Solun öteden beri en hararetli tartışma konularından biri halk ve halkçılık meseleleri. Öyle ki, “halkçılık” ve “işçicilik” başlı başına birer ayrım çizgisidir. Bu yazıda halkçı-işçici arasındaki tarihî polemiğin teorik tartışmasına girmeyeceğiz, sadece “halk”ın neliğiyle ilgileneceğiz.

Ankara Katliamı’ndan ve özellikle Konya’daki maç öncesi yapılan saygı duruşunda protesto rezilliğinden sonra, birçok kalem bu halk meselesine değinmek zorunda hisseti, yazılar yahut durum güncellemeleri, tivitler paylaştı. Benim yazılanlarda gördüğümse hep bir abartı ve gözü kapalılıktı, “halk”ın parlatılması ya da aşağılanmasından ibaret uzun-kısa meramlar. Bana göre- gerçeğe yaklaşan bir yazar arkadaşımızın yazdıklarındansa yine halkın aklanması, halk saflarındaki çürümenin kabahatinin tümüyle solculara kalması çıktı.

Burada enteresan olan nokta; minibüse, metrobüse binmeyen, bakkaldan alışveriş yapmayan, kötü işlerde çalışmayan bazı arkadaşların da “halk” hakkında çok iyimser olmalarıydı. (“Liberal sol” dediğimiz kesimde) bunun birden fazla örneğini görünce, oradaki durumun temelsiz bir iyi niyetten başka bir şey olmadığını, bu arkadaşların somut duruma dâir kara bağlamış tanılar (da) koyabilmeye çekindiklerini hissettim.

Oysa öncelikle belirtilmesi gereken, “halk gerçekliği” ile ilgili ifrat-tefritteki yorumların sağlıklı olmadığı olmalıydı. “Halk” kutsal bir toplam da, bütünüyle cühela birleşimi de değildir.

Halkın (büyük harflerle evet) çok ciddi bir bölümü bize düşman ve aslında bizimle beraber olması gereken yığınlar kolluk gücünün gönüllü yedeği. Ama bir diğer ciddi toplam da bizim ayakta durabilmemizi sağlıyor. Halk gerçekliğine nesnel yaklaşmak, olanı olduğu gibi koymak, aynı sınıfta olduklarımızı kazanmak için, kazanamadığımızı da tarafsızlaştırmak için çalışmak gerek. Eğer bu coğrafyada bir devrimden söz ediyorsak, devrimi de, isterseniz koyun bir kenara bir demokrasi mücadelesinden söz ediyorsak, malzeme bu. Bununla yapacağız ya da yapamayacağız hayal ettiğimiz her neyse.

Devrimcilerin, demokratların ne etse kazanamadığı halk unsurlarının safı bellidir. Aynılar aynı, ayrılar ayrı yerde kaderini çizecektir. Fakat, onları tamamen karşı tarafa almadan önce solun da üzerine düşen görevleri yapması gerek, yani önce ne edebiliyorsan, onu etmelisin. Öyle kafadan, “bu halktan bir şey olmaz!” demek yok. İşte bu apolitizmdir ve en anlamlı sonu Avrupa’ya kapak atmak yahut kendi köşesine çekilmek olacaktır.

“Halkımız!”

Var olan ve başımızı ağrıtan, canımızı sıkan, bizi öfkelendiren bu sorunun aynı zamanda bir hegemonya sorunu olduğunu da akıldan çıkarmamak gerek. Bazıları bundan, devrimciler binlerce silahlı militanla sokaklarda dolaşmaya başlayınca, halkın da (korkuyla) onları desteklemeye başlayacağını anlıyor ama öyle değil.

Tam tersi, devrimciler halkın içinde büyüdükçe, yukarıda yazdığımız olay ve benzerleri ancak olabiliyor. Eli silahlı on bin kişi de netice olarak o halkın içinden çıkacak, Uruguay’dan ithal edilmeyecek.

Öyleyse bizim devletin ideolojik aygıtları karşısında bugün ciddi bir hegemonya sorunumuz da var demektir. Şunu hep aklımızda tutalım; bundan otuz sene önce devrimcilerin “deli gibi” örgütlü olduğu yerlere bugün CHP dahi giremiyor. Hatta bırakın CHP’yi, Aydınlıkçılar bile! (Rize-Merkez’de basın açıklaması yaparken dayak yemişlerdi mesela. Hâlbuki, ’80’ öncesinde Rize-Merkez’de devrimciler, Rize’nin doğusundaki etnik Lazistan’a göre cılız bir varlık olarak bile olsa vardı: Kurtuluş, DY.)

Rize-Merkez’den çok daha “acıklı” örnekler bugün Antep’te, Maraş’ta, Adıyaman’da, Elâzığ’da, Erzincan’da, Malatya’da, Çorum’da, Tokat’ta, Ordu’da, Trabzon’da… gözlemlenebilir.

Bu tablonun müsebbibi her şeyden önce yenilgi sonrası girilen feci travmatik durumdur. 12 Eylül yenilgisi bu ülkenin soluna tabanını kaybettirdi, bu kadar açık. Geriye solun az ya da çok tutunabildiği yerler olarak (Kürt hareketinin durumu elbet bir yana) doğuştan öteki ve dolayısıyla muhalif olan “Alevî halkımız” kaldı. Devrimcilerin kara gün dostu Alevîler.

Alevî yerleşimler dışında, solun var olduğu yerlerden söz ederken sadece bazı adacıkları anabiliyoruz, işte mesela kısmen Lazistan (Hopa, Fındıklı ve Pazar. Ardeşen’de ise çalışma yapsanız dayak yemezsiniz ama yine de orası da “gidenler” listesindedir.) gibi. Ya da Trakya’da bazı noktalar, Bandırma’da Çerkesler, Ege’de tek tük bazı yerler…

Daha iyimser olmak isteyenlerse haritayı açıp, CHP’nin çok oy aldığı yerleri işaretleyebilir, sosyalist solun daha kolay kazanabileceği bir taban olarak. Zaten yukarıda saydığımız yerlerde de -devrimci/Alevî mahalleler dâhil- CHP çok oy alıyor.

Halk gerçeğinin bugün bizim aleyhimize olması, teslim edilmesi ama orada bırakmadan savaşılması gereken bir vaziyet. Acımıza gülenler, ölümlerimize sevinenler, bizden nefret edenler, yaşamamızı istemeyenler maalesef ve sanırım ki çoğunluktadır. Bu “çoğunluk” meselesi elbette tartışmalı ve kabul edilmesi psikolojik olarak güç bir mevzu ama AKP’nin, MHP’nin aldığı oyları toplasak bile çoğunluk yapıyor. Ki bize düşmanlık besleyenler de AKP-MHP tabanından ibaret değil…

Hâl böyleyken, “ben halkın çoğunluğunun/ciddi bölümünün Ankara Katliamı’na sevindiğini sanmıyorum” demenin bir karşılığı yok. Evet, elimizde sağlam bir veri yok, çoğunluk mu bunlar bilemiyoruz ama en azından çok ciddi bir yekûn oldukları su götürmez. Kabul edelim.

Bunu görüp “biz ne zaman böyle bir ülke olduk ya!” diye naif naif hayıflanmanın da bir anlamı yok. Biz hep böyle bir ülkeydik, sadece ölmemizi isteyenler eskiden daha azdı ve biz bugünkü durumumuzdan daha güçlüydük. Daha önemlisi eskiden internet yoktu, karşıt kamplar çatışmalar dışında birbirlerine değmiyorlardı. Son 10 yıl içindeyse artık herkes herkesi görüyor. En yakınındaki insanı bile en fazla “solcu”, “ülkücü,” İslamcı” diye bilenler, bugün Facebook’ta, Twitter’da kimin neye nasıl tepki verdiğini izleyebiliyor. Kapı komşuları, çocukluk arkadaşları, akrabalar birbirlerini “siliyor”, böylece gerçek hayatta da birbirlerinden uzaklaşıyorlar… Olan bu: Artık birbirimizi daha net görüyoruz. Artık birbirimizden daha çok iğreniyoruz.

Hitler’vari bir propaganda aygıtının başında duran çeteye hayat suyu olanlardan tiksiniyoruz. Onlar da “neredeyse peygamber” olan sevgililerine düşmanlık besleyen bizden nefret ediyorlar. Bu kadar.

Adını anarken bile yüreğimizin titrediği önderimiz Mahir, “sun’î denge” demiş. Bu sun’î dengenin kapattığı gözleri açmak da onun vârislerinin işi. Aksi takdirde bu sun’î denge bir “Sünnî denge”ye dönüşecek ve bir “çoğunluk diktatörlüğü”nün eli kolu bağlı tutsakları olarak kalacağız, tükeneceğiz.

Bize düşman olan milyonlar da halktır, Twitter’da devrimci savaşçılara sevgilerini “tt” yapma cüretini gösterebilenler de. Halk hem o; hem budur. Kahır da çâre de halktır. Sen, ben, biz de halkız. “Halk” Konya’da ölülerimizi ıslıklayanlardan, tekbirler getirerek katliamı kutlayanlardan ibaret değil, Berkin’in ardından da İstanbul’da 3 milyon insan yürüdü, gönlümüzü ferah tutalım.

Ama yanılmayalım, abartmayalım da. Olanı olan üzerinden konuşalım.

Bir güç olabilmeyi tartışalım ve bir güç olabilmek için mücadele edelim.

Yorum’un Gazi Ayaklanması için yazdığı şarkıda dediğini, bizi seven ve sevmeyen “halklarımıza” söyleyelim:

“Omuz verirsen,

‘Kavga benimdir’ dersen,

Bu kıvılcım yangın olur!”.

Cennet, bir cinnete bakar, unutmayalım.

www.sendika.org