“DİSKO” Kimin Eğlencesi ?!

Kafalarını kaldırmaları bile yasak olan bu gençlerden, gelecek namına iyi bir şeyler beklemenin ne kadar zor olduğunu anlamak için psikolog filân olmak da gerekmiyor hani. Şöyle bir tahayyül etsek yaşatılanları, çıkarsayabiliriz çoğu şeyi.

Bu yazıyı, bir askerlikten soğutma” yazısı olarak algılayacak olan ultra-milliyetçi şahsiyetlere tavsiyem, askerlikten kimin kimi ne şekilde soğuttuğu konusuna biraz olsun eğilmeleridir. Acaba insanları askerlikten soğutan, yazan çizen taife mi; yoksa bizzat askerlik ve askerler mi?! Vatanî sevgi duygularının sömürüsü üzerinden yükselen askerlik ve askercil kültür belki de her şeyden önce garip bir vak’a. Ortalama Türk erkeği, askerliği “sever” (?), onu kutsar. Hemen herkes askerlikle ilgili güzel şeyler söyler; anneler, babalar, kardeşler, akrabalar, dostlar, komşular, yakınlar asker olacak çocuğu davulla zurnayla, bir sürü gürültülü nümayişle yollar kışlaya. Hâlbuki askerliğini yapan herkes, askerliğin nasıl bir şey olduğunu, orada nasıl bir çarkın döndüğünü, nasıl ıstıraplar ve eziyetler yaşandığını da bilir. Herkes komutan dayağını bilir; ki askerliğini on beş ay er olarak yapıp da “ben dayak yemedim” diyene inanılmaz. Yine, en azından askerliğini yapmış olan her erkek, devrecilik rezilliğini bilir; saatlerce nöbetlerde donmayı, insanlık dışı cezaları, anlayışsızlığı, güvensizliği, hasreti, yalnızlığı ve çaresizliği bilir. Fakat askerliğini yapmış erkekler arasında, sanki adı konmamış gizli bir konsensüs var gibidir ve bu konsensüs sorunsuz sürdürülür. Hemen hemen hiç kimse askerlikle ilgili kötü anılarını anlatmaz, herkes askerliğin olumsuz yanlarına vurgu yapmaktan kaçınır. Tersine “tecrübeliler”, askerlikle ilgili kötü şeylerin, askere gidecek olan çocuğu “adam” edeceğini bile düşünür ve söyler. Ama inanır ama inanmaz.

 

Asker arkadaşlarımdan biri anlatmıştı. Bu arkadaşım askere gitmeden önce, babası bunu karşısına almış ve askerlikle ilgili öğütler vermiş. Öğütlerinden birinde de baba oğluna, askerde devrecilik diye bir şey olduğunu, yapılacak olanlara aylarca dişini sıkmasının gerektiğini, fakat sonra kendisinin üst devre olduğunda rahatlayacağını söylemiş. Yani bir baba, bile bile oğlunu önce ezileceği, sonra da ezeceği bir çarkın işlediği o garip dünyaya davulla zurnayla yolluyor. Hâlbuki ezilmeye göz yummak da ezmekten zevk almak da ayrı ayrı rezillikler. Ama söz konusu  “vatan borcu” olunca işler değişiyor tabii ki. “Emrettt Komutanımm!!!” deyip, yeri göğü inletmekten başka bir çare kalmıyor elde. Askerlikle ilgili bu genel girişten sonra, kışladaki “ceza”sistemine bir göz atabiliriz.

 

“Cezalandırılacaksın!”

 

Askerde ödül ve ceza sistemi geçerlidir ve mantık basittir: Komutanın hoşuna giden bir şey yaparsanız ödüllendirilirsiniz, yanlış görülen bir şey yaparsanız cezalandırılırsınız. Askerlikte ceza olayının çok sakat bir olay olduğu gerçeklik. Çünkü burada cezaların çoğu bireysel değil, toplu hâlde verilir. Tek bir kişinin yüzünden bütün bir bölüğün çarşısı kilitlenebilir, herkese sürünme veya komando dansı cezası verilebilir. Ya da istikamet yiyip, pestiliniz çıkana dek “yardır yardır” koşturulabilirsiniz de. Yani durup dururken, hiç bir suçunuz yokken muhatap olabilirsiniz bu cezalarla. Bu toplu cezaların sebebi de askerlerin içinde bir  otokontrol mekanizması yaratmaktır elbette. Böylece askerler, “hata” yapma potansiyeli olan arkadaşlarını, toplu hâlde ceza almadan, çeşitli şekillerde engellemek için uğraşacaklardır. “Hata”ya meyilli çocuk tecrit edilir, aşağılanır, dövülür, ezcümle tüm bu yöntemlerle “terbiye” edilmeye çalışılır.

 

Sürünme, komando dansı, dayak, ceza olarak kullanılan çeşitli sportif hareketler, istikamet vs. tüm bunlar asker ocağındaki küçük cezalardır. Bir de “disko”da (disiplin koğuşu)  ya da cezaevinde yatma gibi çok daha büyük cezalar söz konusu. Biz bu yazıda biraz da “disko”nun nasıl bir şey olduğunu anlatmaya çalışalım.

 

“Disko… Kafanı kaldırma lan!”

 

En başta belirteyim ki, benim üç günlük dahi olsa bir disko tecrübem olmadı; sadece bir kez yaptığım bir “yanlış” üzerine, o gün kışla âmiri olan yüzbaşı tarafından bir hafta hapis cezasıyla tehdit edildim. Bu ceza türü hakikaten, üç gün olsun ya da bir hafta olsun, küçümsenecek bir durum kesinlikle değil. Buraya düşen askere katiyen insan muamelesi yapılmamakta; her türlü eza, zulüm, tahkir reva görülmektedir. Siz oraya cep telefonu kullandığınız için düşseniz de fark etmez. Oraya düştükten sonra senin kim olduğun ya da hakikaten suçlu olup olmaman önemli değil. Bu cezayı çeken pek çok arkadaşım olduğu için, onlardan duyduklarımı burada okuyucuyla paylaşmaya çalışacağım. Bire bir yaşamış olanlardan dinlediğim için, “disko” meselesini gayet yakından bildiğimi söyleyebilirim.

 

“Disko” tecrübesi yaşamış olan tüm arkadaşlarımın anlatımlarında -bir kısa dönem arkadaşım hariç- ortak olarak, cezalarını çekecekleri yere gider gitmez, bir hoş geldin dayağı yedikleri gerçeği var. Bu “hoş geldin dayağı ” da genel olarak “ızbandut gibi”astsubaylarca atılmaktaymış.

 

Cezayı çekecek olan askerlerin, kamuflajlı elbiseleri alınır ve yerlerine siyah şapka, gömlek ve pantolon verilir. Askerlerin intihara kalkışmalarını önlemek için botlarının bağcıkları alınır. Artık cezaları başlamış olan askerlerin, orada çekecekleri ceza süresince, kelimenin tam anlamıyla analarından emdikleri süt burunlarından getirilir. Tek bir kelime dahi  konuşmaları yasaktır, sigara kullananlar günde  sadece -o da hak ederlerse ya da sorumlunun canı isterse- üç tane sigara içebilirler. Verilen yemekler genelde lezzetsizdir ve  kirli tabaklarda, soğuk bir şekilde sunulur.

 

Cezalı askerler, kışlada yapılması gereken en zor iş hangisiyse hemen ona koşulurlar. İtiraz etmek, yeterince dinlenmek şansları yoktur. Onca iş yaparken sohbet dahi edemezler. Zaten sohbet bir yana bu çocukların kafalarını kaldırıp sağa sola bakınmaları bile yasaktır. Bir tanesi kafasını kaldıracak olursa eğer, hakaretlerin en büyüklerine muhatap olur, muhtemelen de temiz bir sopa yer. Ben bu cezalı askerleri ilk gördüğümde, sanırım acemiliğimin ikinci haftasıydı, tam anlamıyla şoke olduğumu söylemeliyim. Üç tane “mahkûm”, baştan ayağa siyah giyinmiş, kafaları önde, nizamî adımlarla demir bir çubuğa yerleştirilmiş üç kazanı taşıyorlardı. Sessiz ve ürkektiler. Korkak ve tam anlamıyla kimsesiz.

 

Suçu her ne olursa olsun, bir komutanın imzasıyla bir askere yukarıda yazdığım insanlık dışı muamelelerin tümünün ve daha fazlasının reva görüldüğü ve tüm bunların çoğunlukça normal karşılandığı bir ülkedeyiz. Kafalarını kaldırmaları bile yasak olan bu gençlerden, gelecek namına iyi bir şeyler beklemenin ne kadar zor olduğunu anlamak için psikolog filân olmak da gerekmiyor hani. Şöyle bir tahayyül etsek yaşatılanları, çıkarsayabiliriz çoğu şeyi. O kapıların ardında neler olduğunu hepimiz biliyoruz. Ama susuyoruz, unutuyoruz ya da unutmuş gibi yapıyoruz. Kimimiz orada yaşadıklarımızın etkisini ömrümüz boyunca beynimizde ya da vücudumuzda taşıyoruz.

 

Ama unutmamak gerek yaşananları. “Ben yaptım, bitirdim, artık umurumda olmaz”dememek lâzım. Çünkü askerlik gerçeği, senin bitirmenle bitmiş olmuyor. Senden sonra da askerlik yapacak erkek çocukları. Kardeşin gidecek; amcaoğlun, teyze oğlun gidecek; arkadaşın gidecek; oğlun gidecek. O da komutanların küfürlerine ve aşağılanmalarına maruz kalacak; o da istikamet yiyecek; o da sürünecek karda, yağmurda, çamurda; ona da saatlerce nöbetler takılacak ve hiçbir rütbelinin umurunda olmayacak, ki zaten bu muhtemelen bir rütbeli sayesinde olmuş olacak. O da üst devreleri tarafından ezilecek. Dayak, küfür yiyecek; insandan sayılmayacak; angarya iş verilecek; uyutulmayacak… O da belki “disko”lara gönderilip, bir daha ömrü boyunca göremeyeceği zulümle karşılaşacak. Ona da “yat lan!” diyecekler, “kalk lan!” diyecekler, o da yavaş yavaş insanlığından çıkmaya başladığını hissedecek. O da anaya, babaya, kardeşe, arkadaşa, bir sıcak sohbete hasret kalacak… Ama umurunda olduğu söylenemez öyle değil mi? Unuttun çoktan her şeyi sen… Unutuşun kolay ülkesindeyiz* çünkü!..

 

 

 

 

* Onat KUTLAR

 

Not: Askerlikte  kötü muameleye dair şikâyet ve dilekçeleriniz için [buraya] başvurabilir, bu siteden yapmanız gerekenlerle ilgili bilgi alabilirsiniz.

KronikMuhalif.Com – 06.08.2011 / Okmeydanı-İstanbul